...................
...................
ÇERKESLER: BİR HALK TÜKENİYOR MU?
Seral Çelik
Halk Gerçeği, 22 Nisan 1990, Sayı: 1 
                         
...................
 
...................

"Gitmek mi zor, kalmak mı zor", işte bu soru Türkiye'de yaşayan bir milyonu aşkın Çerkes'in gündeminde.

Çeşitli panellerde, oturumlarda, sohbetlerde tartışılıyor, çözüm önerileri getiriliyor. Böylece Çerkesler önemli bir karar arifesini yaşıyorlar. Kimi anavatanları olan Kafkasya'ya dönmenin, kimi de Türkiye'de alınacak demokratik hakların sorunlarına çözüm getireceğine inanıyor.

Gitme ve kalma arasında genişleyen yelpazede farklı sesler, farklı görüşler de var. Her an giderek canlanan tartışmaların nedeni sorulduğunda Çerkeslerin verdiği yanıt: "Yok oluyoruz."

"Dönüşçü" gruptan Bülent Tan görüşünü "Dönüşü savunmayan Çerkes aydını değildir" diyerek formüle ediyor. "Çünkü tam bağımsızlık koşulları bir coğrafik bütünlükte olabilir. Bizim için bunun sağlanacağı tek yer Kafkasya'dır. Filistinlilerin İsviçre Kongresi'nde aldıkları kararlar şunlardı: Önce anavatana dönüş hakkı, sonra kendi kaderini tayin hakkı. Çerkes sorunu da buna benziyor. Ben Çerkes’im deyip ulusal gelecek arayan herkes dönüşü düşünmelidir. Bunun karşısında olanlar da asimilasyonu savunanlardır."

Oysa karşıt görüştekiler böyle bir yaklaşımın "ütopik" olduğunu savunuyorlar. Murat Özden tarihin geri dönülmez, tarifi imkansız hatalarla dolu olduğunu düşünüyor. Ona göre, bu hatalardan biri de Çerkes sorunu. "Anavatan'a dönüş, bence çocuksu bir hayal. Amerika'ya giden ilk Avrupalıların geri dönüş düşlerine benziyor bu. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsrail'e dönen Yahudileri Hitler'in tırpanı götürdü. Oysa Türkiye'de buna benzer bir olay yaşanmıyor" diyor. Kendini "Enternasyonalist" olarak nitelendiren Özden, Türkiye'deki Çerkeslerin sorununun demokratik mücadeleler sonucunda çözüleceğini savunuyor.

Yalçın Karadaş bu tür mücadelenin Türk demokrasisini ve kültür zenginliğini geliştireceğini düşünüyor.


"Öğretmenim, Ben Çerkes'im"

İlkokul birinci sınıfta öğretmen, öğrencilerine yazmaları için fiş dağıtır. Fişte "Türküm, doğruyum, çalışkanım" yazmaktadır. Arka sıralardan minik bir parmak kalkar.

"Öğretmenim ben Çerkes'im. Bunu yazacak mıyım?" Sınıftaki bütün gözler bu minik öğrencinin üzerine çevrilir, öğretmen de şaşırmıştır.

Niyazi Kutay, oğlunun bu sorusunu gülümseyerek anlatıyor. "Ona Çerkes olduğumuzu, ailemizin nereden ve nasıl geldiğini anlatmıştım. Bu tür bir soru sorması çok normal. Ne yazık ki benim çocuğum, kendi dilini bilmiyor. Ben bile tam anlamıyla konuşamıyorum. Bu gidişle bizden sonrakiler, sanırım hiç konuşamayacak" diyor.

Tarih 13 Aralık 1989. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin kabul günü. Türkiye'de yapılan bir toplantıya ilginç bir bildiri sunuldu. Konu "Çerkeslerdi. Yaşadıkları çeşitli sorunlar bir dava örnek gösterilerek anlatılmıştı. Düzce Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülen bu davada Jan Berslen ve Jane isimlerinin değiştirilmesi isteniyordu. Uzayıp giden işlemler sonunda çocukların babası Zeki Devrim, davayı kazandı. Çerkesler arasında bu tip isim davalarına sık sık rastlanıyor, özellikle Yargıtay'a kadar giden "Gubse" isminin, içtihat kararı oluşturması, sevinçle karşılandı. Buna benzer örnekler verilen bildiride şöyle deniliyor: "1982

Anayasasıyla getirilen diller yasağına göre, Türkiye'nin diplomatik ilişkide bulunduğu ülkelerin birinci resmi dilleriyle eğitim yapmak mümkün. Rusça eğitim yapmak serbesttir de Gürcüce, Çerkesce, Tamilce, Uygurca eğitim yapmak mümkün değildir. Birçok engelin bulunduğu bir ülkede demokrasi nasıl gelişecektir? Demokrasinin olmadığı bir Türkiye nasıl AT'na üye olacaktır?" İşte Çerkeslerin yanıt beklediği soru. Araştırmacı yazar İzzet Aydemir bu durumu "çifte standart" olarak nitelendiriyor. 'Bizim yaklaşımımız asla milliyetçi olarak değerlendirilmemeli. Anadolu'nun kültür mozaiğinin bir parçasıyız. Yüzyıllardır geliştirdiğimiz zengin kültürümüzü geliştirmek, korumak, yaşatmak istiyoruz. O kadar” diyordu.

Hemen hemen bütün Çerkesler bu konuda hemfikirler. Ne var ki "yok oluş”un yalnızca siyasal nedenlerinin olmadığını, Türkiye'deki dağınık yerleşmeyle birlikte günümüzde yaşanan hızlı kentleşme sürecinin etkileyiciliğinden bahsediyorlar. Böylece gittikçe artan korkuları, bazılarını anavatanlarına dönme düşüncesini gerçekleştirmeye zorlamış.

12 Eylül öncesinde 200 kişinin dönüş başvurusu var. Fakat 80'li yıllar bu başvuruların takibini imkansız hale getirmiş. Bülent Tan Sovyet bürokrasisinin yavaş çalışmasının da payı olduğunu belirtiyor. Çerkesler "Kafkasya'da üç ayrı bölgede yaşıyorlar. Bu özerk yönetimler bir üst kuruma bağlanmış, bu kurum da Sovyetlere. Böylece uzun işlemler gerektiriyor" diyor. Ancak dönüşü kişisel olarak gerçekleştirenler de yok değil. Kadir Öztürk ve Hançeri Jane iki örnek. Şu anda Çerkes-Karaçay bölgesine yerleşmişler ve vatandaşlıkları kabul edilmiş. Fakat toplu halde gitmek isteyenlere de umut ışıkları yanıyor. Geçtiğimiz yıl, Suriye'deki 26 Çerkes ailesi, Çerkes bölgelerine göç etmiş, Sovyetler Birliğindeki Çerkesler bunu örnek alarak “Göçmen Komitesi” oluşturma yolunda girişim içindeler. Ekim'89'da ise Sovyetler Birliği'ndeki Kabardeyler, Adigeler, Çeçen-İnguşlar, Çerkesler toplanarak yeni bir halk cephesi kurdular. Adı "Dağlılar'ın Dayanışması". Bir gazete de çıkarttılar. Bütün bu gelişmeler ve Gorbaçov politikaları, dönüşü savunan Çerkesler için "yeşil" ışığın yanacağının göstergesi.

Ünlü Çerkesler
Çerkes Ethem.
Rauf Orbay (TC’nin ilk Başbakanı).
İhsan Sabri Çağlayangil (Politikacı).
Orhan Kemal (Yazar).
Keriman Halis Ece (İlk dünya güzelimiz).
Yaşar Doğu (Güreşçi).
Mustafa Dağıstanlı (Güreşçi).
Özdemir Erdoğan (Besteci-şarkıcı).
Süleyman Seba (BJK Başkanı).


Wubıhca Rüya Gören Tek İnsan

Bir tesadüf; satır aralarına sıkışan bir iki cümle yokolmaya yüz tutan binlerce yıllık bir tarihi belgedir; son Wubıhları ve kendi dilini konuşan tek adamı; Tevfik Esenç’i.

Yıl 1987, yönetmen İsmet Arasan ünlü dilbilimci Georges Dumezil’in kitabında rastlar onlara. Dumezil, Güney Marmara'nın köylerinden birinde, kökleri milattan öncelere dayanan bir Çerkes kabilesinin, kendi dilini bilen son kişiden bahsetmektedir. Arasan çok etkilenir ve araştırmaya başlar. Aylarca izini sürer. Sonunda Balıkesir'in Manyas'a bağlı Hacıosman köyüne ulaşır. Görünüşü her zamanki gibi bir Anadolu köyüdür. Ne var ki insanları binlerce yıllık Wubıh kültürünün mirasçıları, Tevfik Esenç'e durumu anlatırlar. Köy halkı ve kendisiyle ilgili bir belgesel film yapılacaktır, bütün köy memnuniyetle kabul eder öneriyi. Böylece 22 gün sürecek yoğun bir uğraşın içine girer İsmet Arasan ve ekibi. Sonunda Wubıh halkının sürüklendiği Anadolu köylerinden birindeki yaşamları belgesel bir film olur. İsmet Arasan bu ürpertici, sessiz yokoluş filminin adını da "Son Sesler” koyar. Arasan yaşadıklarından çok etkilenmiş. Özellikle de Tevfik Esenç’ten. "Müthiş bir hafızası var. 6-7 bin sözcükten oluşan bir dağarcığa sahip. Wubıhca'yı ve Wubıh kültürü hakkında verebileceği hiçbir şeyi esirgemiyor. Çünkü o, herşeyin farkında" diyor.

İsmet Arasan'ı ve dilbilimci Georges Dumezil'i etkileyen Wubıhlar kimdi ve nereden gelmişlerdi?

Çerkeslerde en mağrur ve savaşçı kabile olarak biliniyor Wubıhlılar Anavatanları Kafkasya 18.yüzyıl ortalarında Çarlık Rusya'sı ve Kazak istilalarına karşı zorlanmaya başlayınca Has'e denilen mecliste karar alırlar. Artık komşu kabilenin dilini yani Abzeghce'yi konuşacaklardır. Uygulama hiç de zor olmaz. Çünkü Wubıhlar kendi dillerinin yanında Abzeghce'yi çok iyi bilmektedirler. Tarihin hiçbir döneminle eşine rastlanmayan bu karar, Wubıhca için ölüm tarihinin de başlangıcı olur. Daha sonra toplu olarak 30 bin Wubıhlı Osmanlı topraklarına göç eder ve Balıkesir civarına yerleşir. Gittikçe değişen hayat şartlarına Wubıhca diretemez. İlk keşfedildiklerinde dillerini konuşan 20 kişi bulunabilir. En genci de Tevfik Esenç'tir.

Wubıhları ortaya çıkaran ünlü dilbilimci, Hint-Avrupa dillerinde uzman Georges Dumezil'di. Dumezil ülkemizde hiç de yabancı olmayan simalardan. Çünkü 1925-34 arası İstanbul Üniversitesi'nde Dinler Tarihi konusunda öğretim üyeliği yapmıştı. Wubıhları da bir rastlantı sonucu 1958 yılında farketmiş. Araştırmaları onu Manyas'a kadar sürüklemiş. Manyas pazarını gezen Dumezil 14 ayrı Kafkas dilinin konuşulduğuna tanık olur. Hacıosman köyünde Kafkasya'nın en eski dillerinden birini konuşan Wubıhlarla tanışır, onlarla üç ay yaşadıktan sonra Wubıhca sözlük için çalışmalara başladı. Zekasından ve belleğinin zenginliğinden etkilenen Tevfik Esenç'le başlayan dostluğu ölümüne kadar sürdü. İkisinin 10 yıl süren azimli çalışması, 82 sessiz ve 3'ü sesli 85 fonemden oluşan dünyanın en zengin dilini gün ışığına çıkardı. Bugün Wubıhca sözlük, Dumezil ve Esenç imzasını taşıyor. Ayrıca Hititçe ve Sümerce'ye olan yakınlığıyla Wubıhca, bilim çevrelerinde büyük bir ilgi odağı haline geldi.
Ne var ki zamanın akışına dayanamayan Kafkasya'nın bu en zengin ve eski dili, bundan sonra yalnızca belgelerde yaşayacak. Anadolu'nun gizli bir hazinesi daha tarihin derinliklerinde silinip gidecek, geride hazin bir öykü ve anılar bırakarak...


Çerkes Ethem: Bir "Hain" in Portresi

Ethem Bey anılarında kendisini şöyle tanıtır:

"Ben kimim? Ben emlak ve arazi sahibi, mesut ve müreffeh yaşayan ve aynı zamanda 'emeğinin hasmı' denecek kadar cömert bir ailenin evladıyım".

Ethem, 1886 yılında Balıkesir'in Bandırma ve Mihaliç ilçeleri arasındaki Emreköy'de doğmuştu. Ailesi, Kafkasya'dan Anadolu'ya göçeden Çerkesler'in Shapsugh oymağındandı. Babası, Ali Bey'in beş oğlundan en küçüğüydü. Ethem'in gençlik yılları, Osmanlıların son günleri yaşadığı, Mustafa Kemal'in kurtuluş ateşini yaktığı, çetin ve zor günlere rastgelir. Bu karmaşık günlerde herkese önemli görevler düşmektedir. Çerkes Ethem'e de Yunan işgaline karşı çete kurarak direnmek düşer. Bunun yanı sıra ardarda patlak veren iç isyanları bastırmayı da başarır. O sıralarda tek silahlı güç olan Kuvay-ı Seyyare'nin komutanı Çerkes Ethem sırasıyla Bolu, Düzce, Adapazarı, Anzavur ve Çapanoğlu (Yozgat) isyanlarını bastırır. Bu başarılarından sonra Ethem'in Ankara'ya gelişini Halide Edip şöyle anlatıyor: "Ethem Ankara'ya silahlı kuvvetleriyle girdiği zaman, halk sokakları doldurmuştu. Adamları arasında kadınlar da vardı. Dikkati çeken, Ethem büyük bir şevkle karşılandı. Mustafa Kemal Paşa otomobilini ona verdi. Bu, Ankara'da bulunan tek otomobildi. Ethem, Büyük Millet Meclisi'ne geldiği zaman coşkuyla alkışlandı.”

Ne var ki bir süre sonra Mustafa Kemal, tek otomobilini sunduğu Ethem'le düzenli ordu konusunda anlaşamaz. Farklı kaynakların, farklı biçimde anlattıkları olaylardan Ethem, Yunanlılara sığınır. 20 Ocak 1921'de Akhisar'daki kardeşleri Reşit ve Tevfik Beyler'e şu mektubu yazar:
"Yunanlarla akdettiğiniz iltica protokolü nefsime ağır geldiğinden dolayı sizi takip edemeyeceğim. Beni mazur görünüz, Kuvay-ı Seyyare efrad ve zabitlerini istedikleri herhangi bir tarafa gitmekle serbest bıraktım. Hepsini dağıttıktan sonra ben de karargahımla semt-i meçhule müteveccihen gidiyorum".

50 kişilik tarafları ile dağlara çekilir. Şubatın son günlerinde barınma şartlarının zorluğu nedeniyle Yunanlara teslim olur. Almanya'ya geçer. Cumhuriyetin 10. yıl dönümü dolayısıyla 150’likler için çıkarılan aftan, iki ağabeyi yararlanarak yurda döner, ama o reddeder. Ethem, ihanet suçlamasını içine sindiremez. Almanya'dan Mısır'a sonra da Ürdün'e gider ve 1948 de bir Çerkes topluluğu içinde ölür.