...................
...................
ABHAZYA KAFKAS CUMHURİYETİ
Prof. Dr. Yılmaz Altuğ
Türkiye Gazetesi, 13-20 Temmuz 1992
                         
...................
 
...................

Memleketimizde milyonlarca Kafkasyalının yaşadığı bilinmektedir. Bunlar arasında kısaca Abaza dediğimiz Abazhalar da önemli bir yekun tutar. Bunların anayurdu Kafkas sıra dağları ile Karadeniz arasında sıkışmış sahil boyunca dar bir şerit olarak uzanan küçük bir ülkedir. Abhazlılar günümüzde haklı olarak varlıklarını devam ettirmek ve eriyip gitmek veya asimile olmak istememektedirler. Gürcistan'ın istikrarsızlığı ve orada devamlı kan dökülmesi haklı olarak bu halkı tedirgin etmiştir ve etmektedir. Halkımızın bir kısmını teşkil eden Abazhaların endişelerini kamuoyu-muza duyurmak ve Dışişlerimizin zaten hassas olduğunu bildiğimiz Kafkas politikasında bu kardeşlerimize de dikkat etmesini dilemek bakımından bugünkü yazımı kaleme alıyorum. Aşağıdaki bilgiler Abaza kardeşlerimizden derlenmiştir: "Abhazya'da halkın bir kısmı Müslüman bir kısmı da Hıristiyandır. Ülkenin doğusunda Gürcistan Cumhuriyeti, batısında eski Çerkesya ülkesinin sınırları dahilinde kurulmuş olan Krasnedar Eyaleti (Rus Federasyonu) yer alır.

Abhazya Cumhuriyeti'nin nüfusu 580.000 yüzölçümü ise 8700 km2'dir. Önemli şehirleri, başkent Sohum (120.000), Gagra, Gudouta, Oçançira, Tukarçal ve Gal’dır. Cumhuriyetin resmi dili Abhazca-Gürcüce ve Rusça'dır.

İklimi ılıman ve bol yağışlıdır. Kuzey rüzgarlarına doğal bir set oluşturan Kafkas sıra dağları nedeniyle yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır.
Ekonomisini büyük çoğunluğunu turunçgillerin oluşturduğu tarım ürünleri ve turizm ayakta tutmaktadır. Ayrıca dünyanın en iyi kalitedeki kömürlerinden birinin üretildiği Tukarçal kömür havzasına ve değerli mermer yataklarına sahiptir. En eski ipek yolla-rından biri de Kuzey Kafkasya üzerinden gelip Abhazya'da denize ulaşmaktadır. Ormanlarının çeşitliliği bu ülkede ağaç sanayiini de geliştirmiş ancak son yıllarda doğal dengenin korunabilmesi için ormanlar koruma altına alınmıştır.

Abhazlar antik çağlardan beri sözünü ettiğimiz bu küçük ülkede yaşamaktadırlar. Onların bu ülkeye, bir başka yerden geldiklerini gösteren en küçük bir kaynak mevcut değildir. Abhazya hem olağanüstü güzelliği hem de yukarıda sözünü ettiğimiz ipek yolunun ağzında bulunması nedeniyle binlerce yıldır sayısız defalar istila edilmiş ancak hiç bir istilacı güç bu ülkenin uzun süreli sahibi olamamıştır. Yunanlıların meşhur 'Altın Post' efsanesinde sözü geçen Kolhide ül-kesi de burasıdır. MS. sekizinci yüzyılda bölgesinde güçlü bir devlet de kuran Abhazlar Celalettin Harzemşah'ın onüçüncü yüzyılda Güney Kafkasya'yı istila etmesinden ve peşinden gelen Moğol istilasından sonra küçük ülkelerine çekilerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1455 yılında Fatih'in Sohum'u işgal etmesiyle Osmanlılarla ilişkiye giren Abhazlar ondokuzuncu asra kadar bu imparatorluğun So-hum sancağı olarak hayatlarını sürdürmüşler, Osmanlı tarihine birçok vezir, paşa hatta sadrazam kazandırmışlardır.

Bunlardan en meşhuru 1634'de ölen Abaza Mehmet Paşadır. Yeniçeri Ocağı çığırından çıktığı zamanki 2. Osmanlı Hotin savaşına giden Mehmet Paşa bunu bizzat görmüştü. Ocağın ortadan kaldırılması için ilk defa uğraşan ve bu yüzden devlete karşı ayaklanan bir Osmanlı veziridir. 4. Murat, Mehmet Paşanın açıklama ve cevaplarından ve hususiyle mert tavırlarından hoşlanarak suçunu bağışlamış ve kendisini Bosna valiliğine göndermiştir. Abaza Paşa Bosna sonra Belgrad daha sonra Vidin valiliklerinde iken savaşlarda yararlık göstermiş ve iyi bir asker olduğu hakkındaki ününü genişletmiştir. Abaza Mehmet Paşa çağının erkek giyimine yeni biçim getirmiştir. Kaftan, cepken, kavuk ve sarıklarında yaptığı değişiklikler başta 5.Murat tarafından tutuldu ve moda oldu. Bu ‘Abaza kesimi' diye hala anılır.

Ayrıca 1771'de ölen ikinci bir Abaza Mehmet Paşa, 1684'te ölen Hüseyin Paşa, İpşir Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa (Kafkasya 1821 - İstanbul 1890) küçük yaşta Kafkasya'dan İstanbul'a getirildi ve köle olarak önce Nakibüleşraf Kıbrıslı Tahsin beye satıldı sonra Tunus valisi Ahmet Paşa tarafından satın alındı. Tunus'ta fıkıh, Fransızca; Fransa'da hukuk, tarih ve matematik okudu. Bunlar ilk akla gelen Abhaz kökenli Os-manlı ileri gelenleridir. Türkiye'nin ilk başbakanı Hüseyin Rauf Orbay (Hamidiye kahramanı) da Abhaz kökenlidir.

Ondokuzuncu asra ülkelerinin tek ve gerçek sahipleri olarak ulaşan Abhazlar, bu asırda iyice güçlenen emperyalist Çarlık Rusyası'nın sıcak denizlere inme hevesi yüzünden soydaşları Çerkezlerle birlikte zor günler yaşamaya başladılar. Abhazya ve Çerkesya Ruslar için mutlaka ele geçirilmesi gereken topraklardı. Daha ondokuzuncu asrın başlarında Sohum Ruslar tarafından işgal edildi ve buraya bir Rus garnizonu kuruldu. Ancak Sohum'un işgali Abhaz direni-şinin bittiğini değil aksine yeni başladığını gösteriyordu. Bu arada Kuzey Kafkasya yoğun Rus saldırılarına maruz kalmaya başladı. Ancak, Çeçenistan ve Dağıstan'da Ruslar ağır kayıplara uğratıldılar. Direniş sonraki yıllarda Kafkasya'nın batısına Çerkesya'ya kaydı. Canla başla belki de dünya tarihinin en büyük gerilla savaşını veren Çerkezler tüm çabalarına rağmen sel gibi akan Rus birlikleri karşısında savaşı kaybettiler. 1864 yılının ortalarında Kuzey-Batı Kafkasya Ruslar tarafından tamamen işgal edildi ve halkı Osmanlı topraklarına sürüldü. Bu sürgünden Abhazya da nasibini aldı. Batı Abhazya halkının tamamı Anadolu topraklarına göçtü. İki yıl sonra Abhazya'nın dağlık bölgeleri de göç kervanına katıldı.

Nüfusunun yarısından fazlasını kaybeden Abhazya'nın bağımsızlık isteği yine de dinmemişti. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı esnasında daha önceden Anadolu'ya göçürülmüş olan Abhazlardan oluşan 1200 kişilik bir gönüllü birlik Abhazya'yı kurtarmak üzere Sohum'a çıktı. Ancak Osmanlılar, kısa bir sürede Sohum'u ve Abhazya'nın önemli bir bölümünü ele geçiren bu gönüllülere gereken yardımı yapamadılar ve dört ay süren bir direnişten sonra Abhazya tekrar Rusların eline geçti. Bu defa da gönüllü birlikle birlikte birçok Abhaz ailesi Anadolu'ya göçtü.

Bu olaydan sonra önce Ruslar, sonra da Kafkasya savaşlarında Ruslarla birlik olan Gürcüler Abazalardan boşalan topraklara gelip yerleşmeye başladılar. Anavatanında kalabilen bir avuç Abhaz yine de kendilerine daha yakın buldukları Gürcüleri Ruslara tercih eder bir tutum içine girdiler. Özellikle de Migrel halkına daha sıcak davrandılar. Çünkü Migreller onların binlerce yıllık komşusu, kader ortağıydı.

1917 yılında Abhazlar (Türkçemizde Abaza dediğimiz vatandaşlar) ülkelerinde nüfus çoğunluğuna sahiptiler. Abhaz halkı ihtilal zamanında oluşan boşluktan yararlanarak Kuzey Kafkasya'da yaşayan dağlı soydaşları ile birlikte 1918'de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ni kurdu. Fakat bu devlet beyaz ve kızılorduların saldırıları sonucu uzun ömürlü olmayınca bu defa 1921'de Abhazya Sovyet Cumhuriyeti'ni oluşturdu. Bu sayede ülkenin demografik yapısını da koruyabileceklerini düşünüyorlardı. Belki de topraklarına sel gibi akan Gürcü, Rus, Ermeni vs. kolonyalistleri durdurabilirlerdi.

Kısa bir süre sonra yanıldıklarını anladılar. Çünkü devrede Stalin ve onun sadık adamı Beria vardı. Abhaz ülkesinin küçüklüğü ve nüfusunun azlığı bahane edilerek 1936 Sovyet anayasasında Lathali düşürülüp bir özerk cumhuriyet olarak Gürcistan'a bağlandı. Bu olaydan yüz bulan Gürcü resmi ideolojisi kolonyalizasyon ve asimilasyon çalışmalarını arttırarak sürdürdü. Bu arada Gürcistan'ın Karadeniz kıyılarında tarihi Migrelistan topraklarında yaşayan Migrel halkı da Gürcülerle aynı kökenden geldikleri, dolayısıyla da Gürcü sayılabilecekleri düşüncesiyle kayıtlara Gürcü olarak geçirilmeye başlanınca otomatik olarak Abhazya'da yaşayan Migrel-Laz halkı da Gürcü oluverdi ve Abhazya'da yaşayan Gürcü nüfus oranı üç kat arttı. Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti'nin Abhazya'da uyguladığı sistemli kolonyalizasyon ve asimilasyon çalışmalarını çok çarpıcı bir örnekle göstermek istiyorum. Abhazların büyük trajedisi olan büyük Rus sürgününden sonra Abhazya'da kalabilen Abhaz sayısı yalnızca 58.960 kişi idi. (1886 sayımı) Bu nüfusun yüzde 85.74 müteşekkil ediyordu. Bu tarihte Abhazya'da yaşayan Gürcü sayısı 3.989'du. Tam elli üç yıl sonra 1939 yılındaki nüfus sayımında ise Abhazların nüfusu artacağı yerde eksilmiş 56.197'ye düşmüştü. Oysa ki, Gürcü nüfusun 88.000 kişi artarak (tam 30 kat) 91.967'ye çıktığını görüyoruz. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra bile (1959) Abhaz nüfusunda yok sayılacak kadar bir artış olmasına karşılık (1959 sayımına göre Abhazlar 61.193 kişi) Gürcü nüfusunun 158.221'a ulaştığını görüyoruz. İşte bu tarihlerden sonra Stalin döneminin baskıları biraz gevşeyince, Abhaz halkı, kabuğunu kırmış, Gürcü asimilasyon politikalarına "hayır" demeğe başlamıştır. Tabi bu arada asimilasyon politikalarına bağlı olarak yirmi küsur yılda Abhaz alfabesinin dört kez değiştirildiğini ve dolayısıyla da halkın dört kez sıfırdan başlamak zorunda bırakıldığını belirtmek isterim.

Stalin döneminin baskıları kalkınca Abhazlar bir soluk almışlar ve yaklaşık bir asırdır özlemini çektikleri tabii gelişimlerini kısmen de olsa yakalamışlardır. Bir örnek verirsek: yetmiş küsur yılda yalnızca ikibin ikiyüz otuzüç kişi artabilen bu küçük halk onbir yılda 16.000 kişi artmış ve 77.000 kişiye ulaşmışlardır (1971 nüfus sayımı). Bu arada Gürcü kolonyalizasyonu da durmamış aynı süre içinde Gürcü nüfusu da 200.000 (iki yüzbin)'e çıkmıştır.

Bugün Abhazya'da beş etnik grup birbirine yakın nüfus oranları ile yaşamaktadır. Hiçbir halkın salt çoğunluğu yoktur. Bu halkların arasında yüzde 41 civarında bir nüfus oranıyla Gürcüler ön sıradadır. Ancak Gürcü halkı tüm Gürcistan'da olduğu gibi Gürcüler ve kayıtlara Gürcü olarak geçirilen Gürcülere yakın Migrel (Laz), Svan, Acara vb. hakların birlikte oluşturduğu bir mozaiktir. Mesela, Abhazya'da yaşayan ve kayıtlara Gürcü olarak geçen halkın % 80'i Laz (Migrel)'dir. Bu da genel nüfusun % 25'i demektir. İkinci sırada tüm asimi-lasyon çalışmalarına rağmen % 18 nüfus oranı ile Abhazlar gelir, Ruslar % 15 ile üçüncü, Ermeniler % 13 ile dördüncü Rumlar ise % 10 ile beşinci sıradadır.

Bu halklar (Gürcüler dışında) büyük bir uyum içinde hayatlarını sürdürmektedir. Gürcüler de aslında huzur istemekte fakat Tiflis'in ırkçı kışkırtmaları karşısında sağlıklı politika-lar üretememektedirler. Bugün Abhazya'da demokratik seçimlerle başa getirilmiş bir iktidar ve parlamento vardır. Ancak Tiflis'in direktifleri ile parlamentoya devam etmeyen Gürcü milletvekilleri ve parlamento kararı ile görevden alınmış eski iç işleri bakanının, Abhazya'nın resmi ordusuna alternatif olarak oluşturmaya çalıştığı milis ordusu bu küçük cumhuriyette gerginliğin tırmanmasına neden olmuştur. Bu yetmiyormuş gibi Güney Osetya'yı kan gölüne çeviren Gürcistan ordusu Abhazya sınırına gelmiş ve en küçük bir fırsatta Abhazya üzerine gitmek ve Abhaz halkını kırmak hesapları içine girmiştir.

Sonuç olarak:

İnsanoğlunun tabiatında bulunan kişisel hırsların milli seviye kazandığı oluşumlar toplam hayatının en tehlikeli dönemleridir. Böyle dönemlerde toplumsal sağduyu yerini kör şovenizme bırakır.

Yaşadığımız bu hassas dönemde, binlerce yıldır Gürcü ve Abhaz halklarının her zamankinden fazla mantığa ve sağduyuya ihtiyaçları vardır. Çünkü her iki ülke de içinde bu-lundukları problemleri çözmenin yanında çağı yakalamak zorundadırlar. Bu ve buna benzer sayısız nedenlerle aralarındaki kördöğüşünü bir kenara bırakıp yüz yıl kadar önce rafa kal-dırdıkları, kökü binlerce yıl öncesine dayanan dostluk ve kardeşliklerine sarılmalıdırlar. Sanırım bu, hem onlar için, hem de onları kaygı ve üzüntü ile izleyen bölge halkları için en iyi çözüm olacaktır.

İnsan sevgisinin ve sağduyunun galip gelmesi dilek ve temennisiyle.