Israrlara dayanamadım, iki aya
yakındır bir Marje üyesiyim, yazılanları takip etmeye çalışıyorum.
Kuruluş aşamasını kaçırdığım için daha önce açıklandı ise
bilmiyorum ancak okuduklarımdan platformun ne amaçla
oluşturulduğunu, ilkelerini anlayamadım.
Benim izlediğim süre
içerisindeki Marje sanırım Londra’daki, rahatlamak isteyenlerin
gidip nutuk attığı parka benzetilebilir. O kadar sorumsuzca şeyler
söyleniyor, o kadar gülünç durumlara düşülüyor, geçilen yararlı
kimi mesajlara o kadar beklenmez yanıtlar gelebiliyor ki, iyi
niyetli olduklarını bildiğim, üretime dönük çalışmayı tercih
ettiklerini bildiğim kimi arkadaşların, bu sorumsuz üyelerin
rahatlama aracı olmayı sürdürmelerini anlayamıyorum.
Evet Marje, bir çağrı. Belirli bir amaç için bir çağrı. Belirli
bir hedef için bir çağrı. Canhıraş bir çağrı. Hedefe varmak için
bir yakarı, gücün son damlasına kadar harcanmasını isteyen bir
yakarı. Platformu oluşturan arkadaşlar bu güzel adı herhalde
anlamını bilmeden vermemişlerdir. Yani ulaşmak istedikleri bir
hedefleri var ve bu hedefe varmak için canhıraş bir çağrıda
bulunuyorlar. Birlikte olmak birlikte hedefe varmak için de, kendi
hedeflerini hedef bilenlere seslenmişlerdir herhalde.…
Ama hedef
ne? Hedef sadece tartışmak olabilir mi bizler için?
Durumu bilmeyen biri Marje’deki yazıları temel aldığında ilk
olarak ''Türkiye Çerkeslerinin tüm ulusal sorunlarının
çözümlendiğini, çözümlenmemiş sorunları kalmadığı için de
anavatandaki sorunların çözümünü kendilerine görev edindikleri''
yanlış sonucunu çıkarır.
Sanki, Türkiye’de köylerimiz boşalmıyor, başka halklar tarafından
doldurulmuyor, sadece kentlere yerleşenlerin değil köylerde de
anadil hızla unutulmuyor. Sanki tüm derneklerin üye toplamı,
Türkiyeli Çerkes sayısına (her kim uydurduysa 6-7 milyon deniyor)
göre “devede kulak” bile değil.
Ki, bu konuların da tartışılması gereğini dile getirenler de
olmuyor değil. Ancak yine de platform Türkiye Çerkeslerinin
sorunlarının irdeleneceği, eyleme dönük girişimlerin olabileceği
umudunu vermiyor.
Hararetle Kafkasya’yı gündeme getirenlerin konuya ilgi, dünya
olaylarına ilişkin bilgi düzeyini, insan hakları anlayışını
kavramakta da zorlanıyorum. Bulunduğu, yaşadığı, vatandaşı olduğu
ülkeden bir talepleri olmayan muhacerette yan gelip yatanların
Anavatanı bugünlere getirenlere, var olma mücadelesi verenlere
acımasız eleştirilerini, hakaretlerini ise; bırakın politikayı,
insan haklarını, ''insan'' olmakla bağdaştıramıyorum. Bunlar,
değerli yazarımız Uıtıj Boris’in anavatan-muhaceret ikilisinin iş
bölümüne ilişkin sözlerini anımsatıyor bana:
1994 yılı. Sürgün etkinliklerine katılmak üzere DÇB adına,
Ueşhamafe Dergi’si genel yayın yönetmeni, şimdilerde DÇB başkan
yardımcısı, ünlü yazarımız Uıtıj Boris’in de yer aldığı bir grup
oluşturmuştuk. Etkinlikler sonrası akşam yemeği için bir sosyal
tesisteyiz. Çoğunluğunuz katılmıştır böyle yemeklere. Bol
ulusalcılık yapılan, katılan diaspora insanına, halkına ve
anavatanına karşı görevlerini yerine getirdiği duygusunu, bir
dahaki yemeğe kadar yaşatan yemekler. Ama o akşam, genellikle
olduğu gibi tek büyük bir masa değil de küçük masalarda yemeğimizi
yemiş sohbet etmiştik. Uzun çok uzun bir süre sabırla, bir
yemeklik Çerkeslerden anavatandakilerin neler yapmaları
gerektiğini dinleyen Boris sonunda dayanamamış şunları söylemişti:
“Değerli arkadaşlar, bizlerin kardeş olduğumuz doğru. Vatanımızın
sizin de vatanınız olduğu da doğru. Yapılacak işler de çok.
Sizlere göre anavatanın bekçiliğini yapmak bizim görevimiz.
Anavatanın nüfusunu arttırmak bizim görevimiz, dili kültürü
yaşatıp geliştirmek bizim görevimiz. Geleceğimize ilişkin her
çalışmayı yapmak bizim görevimiz. Peki geleceğimize ilişkin size
düşen görev sadece bu masalarda kadeh tokuşturmak mı?... Bu iş
bölümünde sizce de bir haksızlık yok mu?''
Anavatan eleştirilerini akılla, mantıkla, sağlıklı
değerlendirme ile bağdaştırmak çok güç. Hep merak ederim. Kuzey
Kafkasya’nın sınırlarını değiştirmeye kalkanların;
Acaba kaçınız
anavatanınızı gördünüz?
Acaba kaçınız bir Avrupa gezisi yerine
anavatanınızı tercih ettiniz?
Acaba kaçınız anadilinizi
biliyorsunuz?
Acaba kaçınız anadilinizde üretilmiş literatürü
takip edebiliyorsunuz?
Acaba kaçınız anadilinizde
üretebiliyorsunuz?
Acaba kaçınız kültür değerlerimizi yaşamaya
geliştirmeye çalışıyorsunuz? Acaba kaçınız anadilinizi öğrenek
okur yazar olmak çabası içindesiniz? Acaba kaçınız Abhazya’da
şehit düşenlerin yetim çocuklarının eğitimi için, harcamalarınıza
göre devede kulak kalacak yıllık 120 dolarlık programa katıldınız?
Mali durumu el vermediği için bu programa katılamayanlardan;
kaçınız, ekonomik durumu elverdiği halde bu programı
katılmayanları eleştirdiniz? Acaba kaçınız her güzelliği üreten
kültür işçilerimizin kimi bölgede 50 doları, hiçbir bölgede 100
doları bulmayan aylık gelirlerine katkıyı düşündünüz?
Zevkle dinlediğiniz, kasetlerini birbirinize aktardığınız müzikler
için kaçınız telif ücreti ödemek gereğini duydunuz? Acaba kaçınız
çevirisi yapılan hemen hiçbir kitabın yazarının izninin
alınmadığını, hemen hiçbir yazara telif ücreti ödenmediğini,
dahası eserlerinde değişiklik yapıldığını biliyorsunuz? Bunları
bilenlerden kaçınız bu medeni olmayan davranışa tepki gösterdiniz,
bunu yapanı en azından kınadınız?…
Bu sorulara alacağımız
yanıtların çok yüz güldürücü olmayacağını sizler de
biliyorsunuzdur. Göstergeler, Bağımsız Birleşik Kafkasyacılar bir
yana Anavatana Dönüş’ü savunanların çoğunluğunun da bu çaba
içersinde olmadığının kanıtı. Durum buyken görmediğiniz, görmek
çabası içinde olmadığınız, başka birçok ülkeyi yöreyi kendisine
tercih ettiğiniz anavatanınızın kaderi üzerine ahkam kesmek
sağduyu ile bağdaşır mı?
Anavatanı bugüne getirenlere, bugünlere getirmek için
sıkıntılara katlananlara onların temsilcilerine hakaret etmek
kendilerini onlardan daha Çerkes, daha yiğit, daha halkının
düşüneni saymak doğru olur mu?
Sol-sağ herhangi bir düşünceyi savunduğu için yaşamını yitiren
yüzlerce insanımıza karşın ulusalcı olduğu için zindanlarda
çürütülen, yaşam hakkı elinden alınan sürülen tek bir kişi
yetiştirmemiş sayısı milyonlara varan diasporanın, ulusalcı
oldukları için yüzlercesi, binlercesi zindanlarda çürütülen,
kurşuna dizilen, vatan savunmasında şehit olan ve sayıları da yüz
binlerle ifade edilen anavatanı, vatanını, halkını sevmemekle
suçlaması için çatlamamış ar damarının kalmamış olması gerekir.
Yukarıda saydığımız şeyleri gerektiği gibi ve gerektiği oranda
yerine getirmeyenler bir yana, ekonomik ya da başka bir sıkıntıdan
dolayı anavatandan kaçabilecek olan
-ki bunun örnekleri de az değil artık- biz anavatana dönmüş
olanların bile eleştirilerimizde kantarın topuzunu kaçırmamaya
özen göstermemiz gerekemez mi? Cepheye hiç gitmediği için,
cephedekilerin neler çektiğini bilmeyen ya da cephedeki en küçük
sıkıntıdan kaçanların cephede kalanları bu kadar acımasız
eleştirmesi nasıl bir mantıktır?
Şimdi bu paradigma ile yazılanları değerlendirdiğimizde
seçilmiş ya da artık atanıp yerel parlamentoların onaylayacağı
yöneticilerimizi Putin’in kapıcısı diye niteleyen, sayın Hatice
hanım ve bezerlerinin yaptığı en basit deyimi ile kendini
bilmezlik değil de nedir? Siz insan hakları savunucusu sözde
sürgünlerin, istediği yerde yaşama, istediğiyle evlenme,
istediğinden çocuk sahibi olma, istediğine aşık olma istediği ile
flört etme hakkı varsa bırakın anavatandakilerin de kimin kapıcısı
olacağı, kimin kölesi olacağı hakkı olsun. Sizler gibi halkını
severmiş, vatanını severmiş gibi yapan, gıyabi milliyetçilere
“Lütfen herkes kendi sahasında oynasın! Lütfen hariçten gazel
okumayın! Lütfen yakamızdan düşün! Gölge etmeyin başka ihsan
istemez!” deme hakkı olsun.
Hatko Kemal, kardeşim; bir çok işi yanında muhaceretteki
çoğunluk dil bilmezler için de çeviri yapan, anavatan haberlerini
siz çoğu anavatanı bilmezlere ulaştıran İbrahim Çetaw’ı ne kadar
rahat suçlayabiliyorsunuz. Yazılanlar içerisinde en az önemliyi ön
plana çıkartarak, çoluk çocuğu ile anavatanına yerleşen, iş kuran,
anavatanda yaşanabileceğinin örneğini veren Çetaw’a teşekkür
edecek yerde dil uzatabiliyorsunuz. Hem de terimi düzeltiyorum
diyerek bizce daha yanlış bir terim öneriyorsunuz.
Bizler burada
Kafkas-Rus savaşları değil Rus-Kafkas hatta Rusya-Kafkasya
savaşları terimini tercih ediyoruz. Savaşları çıkartanların
yönetimler olduğunu halkları birbirine düşman edenlerin de dost
yapanların da yönetimler olduğu evrensel gerçeğini göz önünde
bulundurarak. Sizler de bunların hükümet ve parlamento gazetesi
olan Adige Mak’tan bir çeviri olduğunu gözden uzak tutuyorsunuz.
Adige Mak’ın de Adige Psalhe’nin de resmi gazete niteliğini
belki bilmiyorsunuz. Halbuki Çetaw’ın yazdığı uzun olmayan bir
yazıda muhaceret insanını düşündürecek epeyce şey vardı bana göre.
Bizler, bir halk ozanımızın Tewtsuej Tsığu’un doğumunun 150. yıl
kutlamaları için Kültür Bakanlığı’nın komisyon kurduğunu
okuduğunuzda sizlere, Türkiye’nin kaderini etkilemiş bir çok
Çerkes için böyle bir kutlamanın yapılmadığını, dahası
Çerkesliklerinin sadece bizler tarafından bilindiğini
düşündüreceğini, içinizi sızlatacağınızı umuyoruz. Bir yazarımızın
köyünü anlatan kitabı ile ilgili haberi okuduğunuzda birilerinize
öyküsü anlatılmamış yüzlerce köyümüzün öykülerinin
anlatılabileceğini düşündürteceğini sanıyoruz.
Değerli halk araştırmacısı Wınerıkhue Raya’nın, Adige Halk
Şarkıları incelemesinin Moskova’da basıldığı haberini sizleri de
mutlu eder diye veriyoruz. Hele incelemenin, basım giderinin
yazarı ya da kar amacı güden bir yayıncı tarafından değil de
bilimsel bir kurulun onayı ve Federasyon ödeneği ile
yayımlandığını bilirseniz mutluluğunuz daha da artar diye
düşünüyoruz.
Wınerıkhue Raya’nın Türkiye’de de dört yaz derleme yaptığını
anımsar, bu incelemede Türkiye’den derlenenlerin de yer aldığını
tahmin eder ve içinizden de olsa bu çalışmalara ön ayak olanlara
bir teşekkür gönderirsiniz diye umuyoruz. Durumu iyi olanlara
benzer çalışmalar katkıyı düşündürür diye umuyoruz.
Bizler diğer her bir haberi de sizleri sevindirecek,
tartıştıracak, sizlere “biz de üretelim” dedirtecek yönlerini
göreceğiniz beklentisi ile yazıyoruz. Belki o ters çıkışı
yapmasaydınız Çetaw gazetenin sonraki sayılarından bir haber daha
verecekti size. En önemli yazarlarımızdan Adigey’in çağdaş ilk
şairi sayılan Hatko Ahmet haberini de verecekti. Ve siz iki
wınekhueşınızın, Türkiye’de Türkçe’nin arınması çabalarının önde
gelen ismi Ömer Seyfettin ile anavatanında halkının gelişimi
çabalarına katkıda bulunan Hatkhue Ahmet’in emek verdikleri
ülkelerdeki değerlendirilme farkını görecektiniz… gibi… gibi…
Bir de sizler gibi terminoloji hassasiyeti gösterenlerin
Türkiye’deki kavram kargaşasını gündeme getirmemesi tuhaf değil
mi? Türkiyeli Çerkesler, Çerkes isminin kabul edilmeyeceği
düşüncesi ile yıllarca Çerkes Dernekleri için Kuzey Kafkasya adını
kullanmadık mı? “Devlet izin verir hale geldiği halde daha muğlak
olan Kafkasya adının bırakılmamasının nedeni ne olabilir” diye hiç
düşündünüz, kafa yordunuz mu?
Sizce Çerkes kavramı üzerinde bir
birlik var mı? “Çerkesler bütün Kuzey Kafkasyalıların genel
adıdır” dersek doğru olur mu örneğin? Abhazlar kapsamın dışında
kalmaz, “Batı'daki Abhazlar nasıl oluyor da Kuzey Kafkasya
halkları arasında sayılıyor” anlamında soru soran Gürcüler çıkmaz
mı? Bilmeli Çerkes’in Abaza, Adige, Wubıh halkalarının ortak adı
olduğu değil mi ya da Çerkes sadece Adige karşılığı mı?
Peki hep birliktelikten bahsedenler, Adigelerin, Çeçenistan-İçkeriya
için savaşmadığını sorgulayanlar, savaşa beş kala İnguşların neden
Çeçenlerden ayrıldığını da sorguladınız mı? Baba ana bir
kardeşlerinden ayrılmakla, Rusya Federasyonu'ndan bağımsızlığını
istememekle İnguşlar da yanlış mı yaptı sizce? “İnguşlar birliğe
ihanet etmedi ise İnguşetiya’nın ayrılması doğru idiyse
birleşmemek neden yanlış olsun” diye düşündünüz mü? Çeçenya’nın
bağımsızlık kararı Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’nin ortak bir
kararı mıydı sizce?
Azınlık hakları konusunda bir devletin buna izin vermediği
dönemler bir yana bir devlet organının “azınlık hakları raporunu”
yayımlamasından sonra bile raporun desteklediğinin belirtildiği
cılız bir tepkinin dışında bir girişim oldu mu? Kurumlara bu yönde
eleştiri var mı? Adigece tv yayını konusunda platforma hiç
yazılmaması, geliştirilmesi gerekliliğinin, haberlerle kalınmaması
gerekliliğinin, anavatandan paket programlar getirilebileceğinin
hiç dile getirilmemesi ilginç değil mi? Bu konuda devletten
istekler var mı? Girişimler var da haber değeri mi yok bu
girişimlerin?
Siz, sözde sürgünlere; evlerinde oturur, ülkelerinde yaşar,
vatandaşlıklarını korurken Rusya Federasyonu Vatandaşı olma
hakkını tanıyan ve on yıl yürürlükte kalan Rusya Federasyonu
Vatandaşlık Yasası'ndan Türkiye’den tek bir kişinin bile neden
yararlanmadığını düşündünüz mü? Bu konuda yeterli çaba göstermeyen
kurumlarınızı sorguladınız mı? Gürcü-Abhaz savaşı çıkıncaya kadar
1,5-2 milyon olarak ifade edilen Türkiye’deki Çerkes sayısının on
yılda 7 milyona çıkartılmasının nedenlerini düşündünüz mü?
Aynı kurumun belgelerinde bile farklı zamanlarda farklı
rakamlar verilmesini nedenlerini kurumlara sormak hiç aklınıza
geldi mi? Sürüldüğü anavatanına, halkını süren imparatorluğun
devamı devletin izni ile, dilekçe ile dönebilme şansını yakalayan
tarihte bir başka halkın olup olmadığını hiç düşündünüz mü? Bir
halk gidebildiği, görebildiği, oturma izni alabildiği süresinde
vatandaşı olabildiği bir ülke için “sürgün” olabilir mi? Bu
durumda olanlara “gönüllü sürgün” teriminin daha mı uyduğunu hiç
düşündünüz mü?
Sorulabilecek daha o kadar çok soru var ki… Örneğin dünyanın
hiçbir ülkesinde devlet memuru olarak değerlendirilmeyen
parlamenterlerin, Hat’ejıkhue Valera tarafından devlet memuru
olarak nitelendirilmesi ve hiç kimseden düzeltme gelmemesi sizce
de ilginç değil mi? Hat’ejıkhue Valera’nın, döneminde ulusal
bilinçlenme konusundaki çabalarını, Abhazya’nın bağımsızlık
savaşındaki yararlıklarını,
-Nihat Bidanuk ve ben de Hat’ajukhue’nin sözünü ettiği Abhazya’ya
varan ilk grupta kendisi ile birlikteydik- Kuzey Kafkasya halkları
arasındaki sorunların çözümü konusundaki çabalarını, Şenibe
Yura’nın tutuklanmasına bağlı çıkan olaylarda, karışıklığı
önlemeye yönelik basiretini, daha başka bir çok olumlu çabasını
görmemek için insanın kendi gözlerini oyması, hiç vicdanının
olmaması gerekir.
Ancak kişiler yaşam boyu aynı performansı gösteremeyebiliyor.
Dönem, dönem yanlış değerlendirmeler de yapabiliyorlar. Ben
Hat’ajıkhue’nin ABD tarafından finanse edilen Radyo Liberti’de
çalışmasını, ve Rusya Federasyonu’nun destabilizasyonu,
parçalanması için çalışan gruplarla, devletlerle birlikte olmasını
yanlış buluyorum. Rusya Federasyonu’nun parçalanmasının Adigelere
çok büyük zararlar getireceği Adigelerin sonu bile
olabileceğinden endişe ediyorum.
Hat’ejıkhue Valéra’nın bir de “DÇB devlete teslim edildi”
sözünü çok yadırgadığımı söylemeliyim. Değerli arkadaşlar
DÇB devletler karşıtı, Rusya Federasyonu karşıtı bir kuruluş
değildir. Başlangıçta devlet karşıtı iken sonradan devletin
eline geçmiş değildir. Bu Hat’ejıkhue Valera’nın DÇB de etkili
olduğu dönemlerde de böyleydi. DÇB bir Adige-Abaza derneği olarak
kurulmuştur. Ne kuruluş aşamasında ne de daha sonra diğer kardeş
halklardan üyelik talebi gelmemiştir. Diğer kardeş halklar
kendilerini Çerkes saymamaktadır. Dilin kültürün yaşatılması,
geliştirilmesi, diasporadaki kardeşlerimizden isteyenlerin
anavatana dönmesine yardımcı olunması amacı ile devletten destek
beklentisi ile kurulmuş bir örgüttür.
Kurulduğu ilk günden beri de bu desteği almaktadır. Genel
kurullarında giderlerin tamama yakını devlet tarafından
karşılanır.
1998 de gerçekleştirdiği 4.Genel Kurul'unun ev sahipliğini
Krasnodar valiliği yapmış bütün giderleri Krasnodar valiliği
karşılamıştır. Tüm delegeler gibi Türkiye’den gelen delegeler de
bunu görmüş, yaşamışlardır. Peki size sorarım; Rusya Federasyonu
karşıtı bir örgüt yerel yönetimlerimizden, Federasyon valiliğinden
destek görebilir miydi, görebilir mi?
Sözünü ettiğim Genel Kurul'da Valera en etkin delegelerden
biriydi. Sonradan ters düştükleri, DÇB’den uzaklaştırılmalarında
en büyük gayreti gösteren Akbaş Borisin (rahmetli) başkanlığa
yeniden seçilmesinde en etkin isimdi. Tek cümle ile DÇB dönüşe
öncelik veren, bunu da Rusya Federasyonu ile Çerkeslerin bulunduğu
ülkelerin desteği ile sağlayabileceğine, dönüşün Rusya Federasyonu
ile muhaceret ülkeleri arasında var olan iyi ilişkilerin
pekişmesine katkıda bulunacağına inanan bir Adige-Abaza
örgütüdür. Bu sizin kafanızda biçimlendirdiğiniz örgüt modeline
uymuyorsa, doğru olan örgütü yüklenmediği kimi sorumluluklar
konusunda eleştirmek değil kendi örgütünüzü kurmanız amacınız
doğrultusunda çalışmanız değil mi? DÇB yukarıda çizilen çerçevede
işbirlikçidir. Ama yineliyorum Hat’ejıkhuenin de etkin çaba
gösterdiği kuruluş günlerinden beri böyledir. Kendisinin
uzaklaştırılmasından sonra bu hale gelmemiştir.
Peki ne mi düşünüyorum?
Bence muhacerette sürgünün ilk günlerinden beri görüşleri
farklı iki temel grup var.
1) Rusları ezeli ve ebedi düşman bilen, zorla
çıkarıldıkları ülkelerine Kafkasya’ya zorla geri döneceklerini
Rusya’dan bağımsızlıklarını kazanacaklarını Birleşik Kuzey
Kafkasya’yı kuracaklarını söyleyenler. Rusya’nın sıcak denizlere
inme politikası, insanın olmadığı bir Kafkasya isteği, Osmanlının
ülkesine Müslüman nüfus çekme ihtiyacı, İngiltere’nin de bunları
desteklemesi sonucu ülkelerinden sürüldüklerini imparatorluğun
çeşitli bölgelerine dağıtıldıklarını bilenler. Çok acı da olsa
Rusya’ya karşı yenilgiyi kabul edenler.
2) Buna karşın halklar arasında ezeli düşmanlık olmadığını;
olmaması gerektiğini düşünenler. Ulusal kültürel değerlerin ancak
anavatanda yaşatılabileceğine inananlar. Bu güne kadar vatanımızı
koruyanlara, dilimizi kültürümüzü geliştirenlere teşekkür borcu
olduğuna inananlar. Onurlu ulusal yaşamın ancak Rusya Federasyonu
ile birlikte geliştirilebileceğine inananlar. Anavatana Dönüşün
ancak Rusya Federasyonu’nun izni Çerkeslerin bulunduğu ülkelerin
desteği ile gerçekleşebileceğine inananlar. Sorunlarını çözmüş,
demokrasinin geliştiği, insan haklarının önemsendiği, federatif
yapının özümsendiği, kendisine ve biz Ruslar dışındaki halklara da
güvenen bir Rusya Federasyonu’nun bizlerin çıkarına olduğuna
inananlar. Bunu da dış değil iç dinamiklerin sağlayabileceğine
inanlar. Elden geldiğince Rusya Federasyonu’nun tanımı yapılan
konuma gelmesi çabasını gösterenlere yardımcı olanlar.
Ben kendimi ikinci grupta görüyorum. Bu grubun yaklaşımını
daha doğru buluyorum. Muhaceretteki yapay birliktelikleri de
yanlış buluyorum. Görüşleri bu kadar taban tabana zıt iki grubun
aynı platformda tartışmasını bile gereksiz görüyorum. Her iki grup
üyeleri için de zaman kaybı, enerji kaybı olarak, havanda su
dövmek olarak değerlendiriyorum... Dahası çok uzun sürerse
tartışanların, kendi görüşlerinde samimi olmadıklarını da
düşüneceğim. Sonuç olarak eğer üretim düşünülüyorsa bu iki grubun
en kısa sürede tartışma platformlarını da ayırması gereğini
zorunlu görüyorum.
Sizce de çözüme yönelik üretim için temel kural, sorunları
ortak olan kişilerin, grupların bir araya gelmesi değil mi? Bence
de birlikte üreteceklerin, çıkış noktaları, paradigmaları aynı
olmalı. Rusları ezeli, ebedi düşman görenlerle Ruslarla birlikte
barış içerisinde yaşanabileceğine, Rusya Federasyonu’nun yardımı
ile sorunlarını çözülebileceğine inananlar nasıl bir arada
olabilir, üretebilir. Aksi; sağırlar diyalogu olmaz mı?
Sorunda ortaklığın bir ileri adımı Adige Abaza birlikteliğini
getirir, (Abazaca konuşan Wubıhları Abaza, Adigece konuşanlarını
Adige sayıyorum. Keşke hepimiz çok daha önce bir grubun
içerisinde eriyebilmiş olsaydık. Ya hepimiz Abaza, Bjedugh,
Kabardey, Shapsugh… birinden biri olsaydık. Belki bu sorunlar hiç
ortaya çıkmaz ya da çözümleri daha kolay olurdu.)
Ayrıca bizce Çerkes’in, Abaza-Adige halklarının ortak adı oluşu
yanında, bu iki kardeş halkı birlikte olmasını zorunlu kılan
sorunlarının da ortak oluşudur. Abaza ve Adige halklarının
muhaceretteki sayıları anavatandaki sayılarının en azından birkaç
katıdır. Anavatan’a dönüş yapan muhaceret Adige-Abaza'sı hem
ulusal kültürel değerlerini yaşama, geliştirme olanaklarına
kavuşacak hem de anavatandaki böylesi çalışmalara ivme
kazandıracaktır. Ama en önemli benzerlik, bu iki kardeş halkın
anavatana dönüşünün, ancak diasporanın yardımı ile çözebilecek
olmasıdır. Asetinler, Çeçen- İnguşlar, Dağıstanlılar için ise
anavatana dönüş için muhaceretin katkısı zorunluluk değildir.
Diasporanın anavatana dönmek istemesi halinde anavatan kesimi
bunun olanaklarını sağlayabilecek güçtedir. Peki hal böyleyken,
diaspora sorunu olmayanlarla en önemli sorunları diaspora olanlar
nasıl aynı çatı altında verimli çalışabilirler. Böylesi farklı
görüşte olanlar aynı platformda tartışsalar da birbirlerinin
sesini duyabilir birlikte üretebilirler mi?
Adige-Abazaların muhacerette de varlığını sürdürebilmesi için
güçlü bir anavatan desteği gereklidir. Bence güçlü anavatan da
yukarıda sözünü ettiğim yaklaşımların ancak ikincisi ile mümkün
olabilecektir. Dolayısı ile anavatana dönüş yapmayı en azından
şimdilerde düşünmeyen Adige-Abazaların da Anavatana Dönüşü
desteklemesi ve ikinci grupla birlikte olması gereğine inanıyorum.
Şimdilerde dönüşçüler içerisinde anavatana dönüş son hedef
değildir diyenler çıkmaya başladı. Ben Anavatana dönüşü, halkın
kaderini paylaşmayı, Rusya Federasyonu ile birlikte onurlu ulusal
yaşamı amaç edinenlerle, söylemedikleri daha başka amaçları olan
dönüşçülerin de ayrışması gereğine inanıyorum. Eğer sadece laf
değil iş üretilmek isteniyor, sonuç alınmak isteniyorsa bu
ayrışmaları, çıkış noktaları ayrı olan, paradigmaları ayrı olanlar
için zorunlu görüyorum. Birbirlerine yakın görüşte olanlar kendi
aralarında amaçlarını nasıl gerçekleştireceklerini, nelerin nasıl
yapılması gerektiğini tartışmalı, adımlar atmalıdırlar. Şimdiki
durumun devamı yukarıda söylediğim gibi zaman kaybı, enerji kaybı
olur. Günümüzde de zamanın çok kıymetli olduğunu bilmeyenimiz
herhalde yoktur.
Örgütler bazında Kafkas Dernekleri Federasyonu ilk genel
kurulda Adige-Abaza Dernekleri Federasyonu olarak yeniden
örgütlenmelidir. Gerçek adı kendisine verilmelidir. Şubelerden
Adigelerin çoğunlukta olduğu yerleşim yerlerindekiler Adige
derneği olarak, Abazaların çoğunlukta olduğu yerleşim
yerlerindekiler Abaza dernekleri olarak yeniden örgütlenmelidir.
Her iki halkın da yeter sayıda bulunduğu yerleşim yerlerindeki her
iki dernek de ayrı, ayrı kurulmalıdır. Örneğin İstanbul’da,
Adapazarı’nda …