MENÜ





 

.

.

MARJE ve GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Necdet Hatam
Maykop, 06.02.2005

.

.

Marje'yi duyalı çok uzun zaman oldu. Hep, çok sayıda üyesi olduğu yararlı tartışmaların yapıldığı söylendi. Değer verdiğim arkadaşlarca üye olmam önerildi. Kimi konularda tartıştığımız kimi arkadaşlarımın Türkiye’nin yapısını bilmediğimi, en azından unuttuğumu düşünmelerine rağmen nelerle karşılaşabileceğimi tahmin ettiğim için epeyce süre uzak durdum    

.

Israrlara dayanamadım, iki aya yakındır bir Marje üyesiyim, yazılanları takip etmeye çalışıyorum. Kuruluş aşamasını kaçırdığım için daha önce açıklandı ise bilmiyorum ancak okuduklarımdan platformun ne amaçla oluşturulduğunu, ilkelerini anlayamadım.

Benim izlediğim süre içerisindeki Marje sanırım Londra’daki, rahatlamak isteyenlerin gidip nutuk attığı parka benzetilebilir. O kadar sorumsuzca şeyler söyleniyor, o kadar gülünç durumlara düşülüyor, geçilen yararlı kimi mesajlara o kadar beklenmez yanıtlar gelebiliyor ki, iyi niyetli olduklarını bildiğim, üretime dönük çalışmayı tercih ettiklerini bildiğim kimi arkadaşların, bu sorumsuz üyelerin rahatlama aracı olmayı sürdürmelerini anlayamıyorum.

Evet Marje, bir çağrı. Belirli bir amaç için bir çağrı. Belirli bir hedef için bir çağrı. Canhıraş bir çağrı. Hedefe varmak için bir yakarı, gücün son damlasına kadar harcanmasını isteyen bir yakarı. Platformu oluşturan arkadaşlar bu güzel adı herhalde anlamını bilmeden vermemişlerdir. Yani ulaşmak istedikleri bir hedefleri var ve bu hedefe varmak için canhıraş bir çağrıda bulunuyorlar. Birlikte olmak birlikte hedefe varmak için de, kendi hedeflerini hedef bilenlere seslenmişlerdir herhalde.…

Ama hedef ne? Hedef sadece tartışmak olabilir mi bizler için?

Durumu bilmeyen biri Marje’deki yazıları temel aldığında ilk olarak ''Türkiye Çerkeslerinin tüm ulusal sorunlarının çözümlendiğini, çözümlenmemiş sorunları kalmadığı için de anavatandaki sorunların çözümünü kendilerine görev edindikleri'' yanlış sonucunu çıkarır.

Sanki, Türkiye’de köylerimiz boşalmıyor, başka halklar tarafından doldurulmuyor, sadece kentlere yerleşenlerin değil köylerde de anadil hızla unutulmuyor. Sanki tüm derneklerin üye toplamı, Türkiyeli Çerkes sayısına (her kim uydurduysa 6-7 milyon deniyor) göre “devede kulak” bile değil.
Ki, bu konuların da tartışılması gereğini dile getirenler de olmuyor değil. Ancak yine de platform Türkiye Çerkeslerinin sorunlarının irdeleneceği, eyleme dönük girişimlerin olabileceği umudunu vermiyor.

Hararetle Kafkasya’yı gündeme getirenlerin konuya ilgi, dünya olaylarına ilişkin bilgi düzeyini, insan hakları anlayışını kavramakta da zorlanıyorum. Bulunduğu, yaşadığı, vatandaşı olduğu ülkeden bir talepleri olmayan muhacerette yan gelip yatanların Anavatanı bugünlere getirenlere, var olma mücadelesi verenlere acımasız eleştirilerini, hakaretlerini ise; bırakın politikayı, insan haklarını, ''insan'' olmakla bağdaştıramıyorum. Bunlar, değerli yazarımız Uıtıj Boris’in anavatan-muhaceret ikilisinin iş bölümüne ilişkin sözlerini anımsatıyor bana:

1994 yılı. Sürgün etkinliklerine katılmak üzere DÇB adına, Ueşhamafe Dergi’si genel yayın yönetmeni, şimdilerde DÇB başkan yardımcısı, ünlü yazarımız Uıtıj Boris’in de yer aldığı bir grup oluşturmuştuk. Etkinlikler sonrası akşam yemeği için bir sosyal tesisteyiz. Çoğunluğunuz katılmıştır böyle yemeklere. Bol ulusalcılık yapılan, katılan diaspora insanına, halkına ve anavatanına karşı görevlerini yerine getirdiği duygusunu, bir dahaki yemeğe kadar yaşatan yemekler. Ama o akşam, genellikle olduğu gibi tek büyük bir masa değil de küçük masalarda yemeğimizi yemiş sohbet etmiştik. Uzun çok uzun bir süre sabırla, bir yemeklik Çerkeslerden anavatandakilerin neler yapmaları gerektiğini dinleyen Boris sonunda dayanamamış şunları söylemişti: “Değerli arkadaşlar, bizlerin kardeş olduğumuz doğru. Vatanımızın sizin de vatanınız olduğu da doğru. Yapılacak işler de çok. Sizlere göre anavatanın bekçiliğini yapmak bizim görevimiz. Anavatanın nüfusunu arttırmak bizim görevimiz, dili kültürü yaşatıp geliştirmek bizim görevimiz. Geleceğimize ilişkin her çalışmayı yapmak bizim görevimiz. Peki geleceğimize ilişkin size düşen görev sadece bu masalarda kadeh tokuşturmak mı?... Bu iş bölümünde sizce de bir haksızlık yok mu?''

Anavatan eleştirilerini akılla, mantıkla, sağlıklı değerlendirme ile bağdaştırmak çok güç. Hep merak ederim. Kuzey Kafkasya’nın sınırlarını değiştirmeye kalkanların;

Acaba kaçınız anavatanınızı gördünüz?
Acaba kaçınız bir Avrupa gezisi yerine anavatanınızı tercih ettiniz?
Acaba kaçınız anadilinizi biliyorsunuz?
Acaba kaçınız anadilinizde üretilmiş literatürü takip edebiliyorsunuz?
Acaba kaçınız anadilinizde üretebiliyorsunuz?
Acaba kaçınız kültür değerlerimizi yaşamaya geliştirmeye çalışıyorsunuz? Acaba kaçınız anadilinizi öğrenek okur yazar olmak çabası içindesiniz? Acaba kaçınız Abhazya’da şehit düşenlerin yetim çocuklarının eğitimi için, harcamalarınıza göre devede kulak kalacak yıllık 120 dolarlık programa katıldınız?

Mali durumu el vermediği için bu programa katılamayanlardan; kaçınız, ekonomik durumu elverdiği halde bu programı katılmayanları eleştirdiniz? Acaba kaçınız her güzelliği üreten kültür işçilerimizin kimi bölgede 50 doları, hiçbir bölgede 100 doları bulmayan aylık gelirlerine katkıyı düşündünüz?

Zevkle dinlediğiniz, kasetlerini birbirinize aktardığınız müzikler için kaçınız telif ücreti ödemek gereğini duydunuz? Acaba kaçınız çevirisi yapılan hemen hiçbir kitabın yazarının izninin alınmadığını, hemen hiçbir yazara telif ücreti ödenmediğini, dahası eserlerinde değişiklik yapıldığını biliyorsunuz? Bunları bilenlerden kaçınız bu medeni olmayan davranışa tepki gösterdiniz, bunu yapanı en azından kınadınız?…

Bu sorulara alacağımız yanıtların çok yüz güldürücü olmayacağını sizler de biliyorsunuzdur. Göstergeler, Bağımsız Birleşik Kafkasyacılar bir yana Anavatana Dönüş’ü savunanların çoğunluğunun da bu çaba içersinde olmadığının kanıtı. Durum buyken görmediğiniz, görmek çabası içinde olmadığınız, başka birçok ülkeyi yöreyi kendisine tercih ettiğiniz anavatanınızın kaderi üzerine ahkam kesmek sağduyu ile bağdaşır mı?

Anavatanı bugüne getirenlere, bugünlere getirmek için sıkıntılara katlananlara onların temsilcilerine hakaret etmek kendilerini onlardan daha Çerkes, daha yiğit, daha halkının düşüneni saymak doğru olur mu?

Sol-sağ herhangi bir düşünceyi savunduğu için yaşamını yitiren yüzlerce insanımıza karşın ulusalcı olduğu için zindanlarda çürütülen, yaşam hakkı elinden alınan sürülen tek bir kişi yetiştirmemiş sayısı milyonlara varan diasporanın, ulusalcı oldukları için yüzlercesi, binlercesi zindanlarda çürütülen, kurşuna dizilen, vatan savunmasında şehit olan ve sayıları da yüz binlerle ifade edilen anavatanı, vatanını, halkını sevmemekle suçlaması için çatlamamış ar damarının kalmamış olması gerekir. Yukarıda saydığımız şeyleri gerektiği gibi ve gerektiği oranda yerine getirmeyenler bir yana, ekonomik ya da başka bir sıkıntıdan dolayı anavatandan kaçabilecek olan
-ki bunun örnekleri de az değil artık- biz anavatana dönmüş olanların bile eleştirilerimizde kantarın topuzunu kaçırmamaya özen göstermemiz gerekemez mi? Cepheye hiç gitmediği için, cephedekilerin neler çektiğini bilmeyen ya da cephedeki en küçük sıkıntıdan kaçanların cephede kalanları bu kadar acımasız eleştirmesi nasıl bir mantıktır?

Şimdi bu paradigma ile yazılanları değerlendirdiğimizde seçilmiş ya da artık atanıp yerel parlamentoların onaylayacağı yöneticilerimizi Putin’in kapıcısı diye niteleyen, sayın Hatice hanım ve bezerlerinin yaptığı en basit deyimi ile kendini bilmezlik değil de nedir? Siz insan hakları savunucusu sözde sürgünlerin, istediği yerde yaşama, istediğiyle evlenme, istediğinden çocuk sahibi olma, istediğine aşık olma istediği ile flört etme hakkı varsa bırakın anavatandakilerin de kimin kapıcısı olacağı, kimin kölesi olacağı hakkı olsun. Sizler gibi halkını severmiş, vatanını severmiş gibi yapan, gıyabi milliyetçilere “Lütfen herkes kendi sahasında oynasın! Lütfen hariçten gazel okumayın! Lütfen yakamızdan düşün! Gölge etmeyin başka ihsan istemez!” deme hakkı olsun.

Hatko Kemal, kardeşim; bir çok işi yanında muhaceretteki çoğunluk dil bilmezler için de çeviri yapan, anavatan haberlerini siz çoğu anavatanı bilmezlere ulaştıran İbrahim Çetaw’ı ne kadar rahat suçlayabiliyorsunuz. Yazılanlar içerisinde en az önemliyi ön plana çıkartarak, çoluk çocuğu ile anavatanına yerleşen, iş kuran, anavatanda yaşanabileceğinin örneğini veren Çetaw’a teşekkür edecek yerde dil uzatabiliyorsunuz. Hem de terimi düzeltiyorum diyerek bizce daha yanlış bir terim öneriyorsunuz.

Bizler burada Kafkas-Rus savaşları değil Rus-Kafkas hatta Rusya-Kafkasya savaşları terimini tercih ediyoruz. Savaşları çıkartanların yönetimler olduğunu halkları birbirine düşman edenlerin de dost yapanların da yönetimler olduğu evrensel gerçeğini göz önünde bulundurarak. Sizler de bunların hükümet ve parlamento gazetesi olan Adige Mak’tan bir çeviri olduğunu gözden uzak tutuyorsunuz. Adige Mak’ın de Adige Psalhe’nin de resmi gazete niteliğini belki bilmiyorsunuz. Halbuki Çetaw’ın yazdığı uzun olmayan bir yazıda muhaceret insanını düşündürecek epeyce şey vardı bana göre.

Bizler, bir halk ozanımızın Tewtsuej Tsığu’un doğumunun 150. yıl kutlamaları için Kültür Bakanlığı’nın komisyon kurduğunu okuduğunuzda sizlere, Türkiye’nin kaderini etkilemiş bir çok Çerkes için böyle bir kutlamanın yapılmadığını, dahası Çerkesliklerinin sadece bizler tarafından bilindiğini düşündüreceğini, içinizi sızlatacağınızı umuyoruz. Bir yazarımızın köyünü anlatan kitabı ile ilgili haberi okuduğunuzda birilerinize öyküsü anlatılmamış yüzlerce köyümüzün öykülerinin anlatılabileceğini düşündürteceğini sanıyoruz.

Değerli halk araştırmacısı Wınerıkhue Raya’nın, Adige Halk Şarkıları incelemesinin Moskova’da basıldığı haberini sizleri de mutlu eder diye veriyoruz. Hele incelemenin, basım giderinin yazarı ya da kar amacı güden bir yayıncı tarafından değil de bilimsel bir kurulun onayı ve Federasyon ödeneği ile yayımlandığını bilirseniz mutluluğunuz daha da artar diye düşünüyoruz.

Wınerıkhue Raya’nın Türkiye’de de dört yaz derleme yaptığını anımsar, bu incelemede Türkiye’den derlenenlerin de yer aldığını tahmin eder ve içinizden de olsa bu çalışmalara ön ayak olanlara bir teşekkür gönderirsiniz diye umuyoruz. Durumu iyi olanlara benzer çalışmalar katkıyı düşündürür diye umuyoruz.

Bizler diğer her bir haberi de sizleri sevindirecek, tartıştıracak, sizlere “biz de üretelim” dedirtecek yönlerini göreceğiniz beklentisi ile yazıyoruz. Belki o ters çıkışı yapmasaydınız Çetaw gazetenin sonraki sayılarından bir haber daha verecekti size. En önemli yazarlarımızdan Adigey’in çağdaş ilk şairi sayılan Hatko Ahmet haberini de verecekti. Ve siz iki wınekhueşınızın, Türkiye’de Türkçe’nin arınması çabalarının önde gelen ismi Ömer Seyfettin ile anavatanında halkının gelişimi çabalarına katkıda bulunan Hatkhue Ahmet’in emek verdikleri ülkelerdeki değerlendirilme farkını görecektiniz… gibi… gibi…

Bir de sizler gibi terminoloji hassasiyeti gösterenlerin Türkiye’deki kavram kargaşasını gündeme getirmemesi tuhaf değil mi? Türkiyeli Çerkesler, Çerkes isminin kabul edilmeyeceği düşüncesi ile yıllarca Çerkes Dernekleri için Kuzey Kafkasya adını kullanmadık mı? “Devlet izin verir hale geldiği halde daha muğlak olan Kafkasya adının bırakılmamasının nedeni ne olabilir” diye hiç düşündünüz, kafa yordunuz mu?

Sizce Çerkes kavramı üzerinde bir birlik var mı? “Çerkesler bütün Kuzey Kafkasyalıların genel adıdır” dersek doğru olur mu örneğin? Abhazlar kapsamın dışında kalmaz, “Batı'daki Abhazlar nasıl oluyor da Kuzey Kafkasya halkları arasında sayılıyor” anlamında soru soran Gürcüler çıkmaz mı? Bilmeli Çerkes’in Abaza, Adige, Wubıh halkalarının ortak adı olduğu değil mi ya da Çerkes sadece Adige karşılığı mı?

Peki hep birliktelikten bahsedenler, Adigelerin, Çeçenistan-İçkeriya için savaşmadığını sorgulayanlar, savaşa beş kala İnguşların neden Çeçenlerden ayrıldığını da sorguladınız mı? Baba ana bir kardeşlerinden ayrılmakla, Rusya Federasyonu'ndan bağımsızlığını istememekle İnguşlar da yanlış mı yaptı sizce? “İnguşlar birliğe ihanet etmedi ise İnguşetiya’nın ayrılması doğru idiyse birleşmemek neden yanlış olsun” diye düşündünüz mü? Çeçenya’nın bağımsızlık kararı Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’nin ortak bir kararı mıydı sizce?

Azınlık hakları konusunda bir devletin buna izin vermediği dönemler bir yana bir devlet organının “azınlık hakları raporunu” yayımlamasından sonra bile raporun desteklediğinin belirtildiği cılız bir tepkinin dışında bir girişim oldu mu? Kurumlara bu yönde eleştiri var mı? Adigece tv yayını konusunda platforma hiç yazılmaması, geliştirilmesi gerekliliğinin, haberlerle kalınmaması gerekliliğinin, anavatandan paket programlar getirilebileceğinin hiç dile getirilmemesi ilginç değil mi? Bu konuda devletten istekler var mı? Girişimler var da haber değeri mi yok bu girişimlerin?

Siz, sözde sürgünlere; evlerinde oturur, ülkelerinde yaşar, vatandaşlıklarını korurken Rusya Federasyonu Vatandaşı olma hakkını tanıyan ve on yıl yürürlükte kalan Rusya Federasyonu Vatandaşlık Yasası'ndan Türkiye’den tek bir kişinin bile neden yararlanmadığını düşündünüz mü? Bu konuda yeterli çaba göstermeyen kurumlarınızı sorguladınız mı? Gürcü-Abhaz savaşı çıkıncaya kadar 1,5-2 milyon olarak ifade edilen Türkiye’deki Çerkes sayısının on yılda 7 milyona çıkartılmasının nedenlerini düşündünüz mü?

Aynı kurumun belgelerinde bile farklı zamanlarda farklı rakamlar verilmesini nedenlerini kurumlara sormak hiç aklınıza geldi mi? Sürüldüğü anavatanına, halkını süren imparatorluğun devamı devletin izni ile, dilekçe ile dönebilme şansını yakalayan tarihte bir başka halkın olup olmadığını hiç düşündünüz mü? Bir halk gidebildiği, görebildiği, oturma izni alabildiği süresinde vatandaşı olabildiği bir ülke için “sürgün” olabilir mi? Bu durumda olanlara “gönüllü sürgün” teriminin daha mı uyduğunu hiç düşündünüz mü?

Sorulabilecek daha o kadar çok soru var ki… Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde devlet memuru olarak değerlendirilmeyen parlamenterlerin, Hat’ejıkhue Valera tarafından devlet memuru olarak nitelendirilmesi ve hiç kimseden düzeltme gelmemesi sizce de ilginç değil mi? Hat’ejıkhue Valera’nın, döneminde ulusal bilinçlenme konusundaki çabalarını, Abhazya’nın bağımsızlık savaşındaki yararlıklarını,
-Nihat Bidanuk ve ben de Hat’ajukhue’nin sözünü ettiği Abhazya’ya varan ilk grupta kendisi ile birlikteydik- Kuzey Kafkasya halkları arasındaki sorunların çözümü konusundaki çabalarını, Şenibe Yura’nın tutuklanmasına bağlı çıkan olaylarda, karışıklığı önlemeye yönelik basiretini, daha başka bir çok olumlu çabasını görmemek için insanın kendi gözlerini oyması, hiç vicdanının olmaması gerekir.

Ancak kişiler yaşam boyu aynı performansı gösteremeyebiliyor. Dönem, dönem yanlış değerlendirmeler de yapabiliyorlar. Ben Hat’ajıkhue’nin ABD tarafından finanse edilen Radyo Liberti’de çalışmasını, ve Rusya Federasyonu’nun destabilizasyonu, parçalanması için çalışan gruplarla, devletlerle birlikte olmasını yanlış buluyorum. Rusya Federasyonu’nun parçalanmasının Adigelere çok büyük zararlar getireceği Adigelerin sonu bile olabileceğinden endişe ediyorum.

Hat’ejıkhue Valéra’nın bir de “DÇB devlete teslim edildi” sözünü çok yadırgadığımı söylemeliyim. Değerli arkadaşlar DÇB devletler karşıtı, Rusya Federasyonu karşıtı bir kuruluş değildir. Başlangıçta devlet karşıtı iken sonradan devletin eline geçmiş değildir. Bu Hat’ejıkhue Valera’nın DÇB de etkili olduğu dönemlerde de böyleydi. DÇB bir Adige-Abaza derneği olarak kurulmuştur. Ne kuruluş aşamasında ne de daha sonra diğer kardeş halklardan üyelik talebi gelmemiştir. Diğer kardeş halklar kendilerini Çerkes saymamaktadır. Dilin kültürün yaşatılması, geliştirilmesi, diasporadaki kardeşlerimizden isteyenlerin anavatana dönmesine yardımcı olunması amacı ile devletten destek beklentisi ile kurulmuş bir örgüttür.

Kurulduğu ilk günden beri de bu desteği almaktadır. Genel kurullarında giderlerin tamama yakını devlet tarafından karşılanır.

1998 de gerçekleştirdiği 4.Genel Kurul'unun ev sahipliğini Krasnodar valiliği yapmış bütün giderleri Krasnodar valiliği karşılamıştır. Tüm delegeler gibi Türkiye’den gelen delegeler de bunu görmüş, yaşamışlardır. Peki size sorarım; Rusya Federasyonu karşıtı bir örgüt yerel yönetimlerimizden, Federasyon valiliğinden destek görebilir miydi, görebilir mi?

Sözünü ettiğim Genel Kurul'da Valera en etkin delegelerden biriydi. Sonradan ters düştükleri, DÇB’den uzaklaştırılmalarında en büyük gayreti gösteren Akbaş Borisin (rahmetli) başkanlığa yeniden seçilmesinde en etkin isimdi. Tek cümle ile DÇB dönüşe öncelik veren, bunu da Rusya Federasyonu ile Çerkeslerin bulunduğu ülkelerin desteği ile sağlayabileceğine, dönüşün Rusya Federasyonu ile muhaceret ülkeleri arasında var olan iyi ilişkilerin pekişmesine katkıda bulunacağına inanan bir Adige-Abaza örgütüdür. Bu sizin kafanızda biçimlendirdiğiniz örgüt modeline uymuyorsa, doğru olan örgütü yüklenmediği kimi sorumluluklar konusunda eleştirmek değil kendi örgütünüzü kurmanız amacınız doğrultusunda çalışmanız değil mi? DÇB yukarıda çizilen çerçevede işbirlikçidir. Ama yineliyorum Hat’ejıkhuenin de etkin çaba gösterdiği kuruluş günlerinden beri böyledir. Kendisinin uzaklaştırılmasından sonra bu hale gelmemiştir.

Peki ne mi düşünüyorum?

Bence muhacerette sürgünün ilk günlerinden beri görüşleri farklı iki temel grup var.

1) Rusları ezeli ve ebedi düşman bilen, zorla çıkarıldıkları ülkelerine Kafkasya’ya zorla geri döneceklerini Rusya’dan bağımsızlıklarını kazanacaklarını Birleşik Kuzey Kafkasya’yı kuracaklarını söyleyenler. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, insanın olmadığı bir Kafkasya isteği, Osmanlının ülkesine Müslüman nüfus çekme ihtiyacı, İngiltere’nin de bunları desteklemesi sonucu ülkelerinden sürüldüklerini imparatorluğun çeşitli bölgelerine dağıtıldıklarını bilenler. Çok acı da olsa Rusya’ya karşı yenilgiyi kabul edenler.

2) Buna karşın halklar arasında ezeli düşmanlık olmadığını; olmaması gerektiğini düşünenler. Ulusal kültürel değerlerin ancak anavatanda yaşatılabileceğine inananlar. Bu güne kadar vatanımızı koruyanlara, dilimizi kültürümüzü geliştirenlere teşekkür borcu olduğuna inananlar. Onurlu ulusal yaşamın ancak Rusya Federasyonu ile birlikte geliştirilebileceğine inananlar. Anavatana Dönüşün ancak Rusya Federasyonu’nun izni Çerkeslerin bulunduğu ülkelerin desteği ile gerçekleşebileceğine inananlar. Sorunlarını çözmüş, demokrasinin geliştiği, insan haklarının önemsendiği, federatif yapının özümsendiği, kendisine ve biz Ruslar dışındaki halklara da güvenen bir Rusya Federasyonu’nun bizlerin çıkarına olduğuna inananlar. Bunu da dış değil iç dinamiklerin sağlayabileceğine inanlar. Elden geldiğince Rusya Federasyonu’nun tanımı yapılan konuma gelmesi çabasını gösterenlere yardımcı olanlar.

Ben kendimi ikinci grupta görüyorum. Bu grubun yaklaşımını daha doğru buluyorum. Muhaceretteki yapay birliktelikleri de yanlış buluyorum. Görüşleri bu kadar taban tabana zıt iki grubun aynı platformda tartışmasını bile gereksiz görüyorum. Her iki grup üyeleri için de zaman kaybı, enerji kaybı olarak, havanda su dövmek olarak değerlendiriyorum... Dahası çok uzun sürerse tartışanların, kendi görüşlerinde samimi olmadıklarını da düşüneceğim. Sonuç olarak eğer üretim düşünülüyorsa bu iki grubun en kısa sürede tartışma platformlarını da ayırması gereğini zorunlu görüyorum.

Sizce de çözüme yönelik üretim için temel kural, sorunları ortak olan kişilerin, grupların bir araya gelmesi değil mi? Bence de birlikte üreteceklerin, çıkış noktaları, paradigmaları aynı olmalı. Rusları ezeli, ebedi düşman görenlerle Ruslarla birlikte barış içerisinde yaşanabileceğine, Rusya Federasyonu’nun yardımı ile sorunlarını çözülebileceğine inananlar nasıl bir arada olabilir, üretebilir. Aksi; sağırlar diyalogu olmaz mı?

Sorunda ortaklığın bir ileri adımı Adige Abaza birlikteliğini getirir, (Abazaca konuşan Wubıhları Abaza, Adigece konuşanlarını Adige sayıyorum. Keşke hepimiz çok daha önce bir grubun içerisinde eriyebilmiş olsaydık. Ya hepimiz Abaza, Bjedugh, Kabardey, Shapsugh… birinden biri olsaydık. Belki bu sorunlar hiç ortaya çıkmaz ya da çözümleri daha kolay olurdu.)

Ayrıca bizce Çerkes’in, Abaza-Adige halklarının ortak adı oluşu yanında, bu iki kardeş halkı birlikte olmasını zorunlu kılan sorunlarının da ortak oluşudur. Abaza ve Adige halklarının muhaceretteki sayıları anavatandaki sayılarının en azından birkaç katıdır. Anavatan’a dönüş yapan muhaceret Adige-Abaza'sı hem ulusal kültürel değerlerini yaşama, geliştirme olanaklarına kavuşacak hem de anavatandaki böylesi çalışmalara ivme kazandıracaktır. Ama en önemli benzerlik, bu iki kardeş halkın anavatana dönüşünün, ancak diasporanın yardımı ile çözebilecek olmasıdır. Asetinler, Çeçen- İnguşlar, Dağıstanlılar için ise anavatana dönüş için muhaceretin katkısı zorunluluk değildir. Diasporanın anavatana dönmek istemesi halinde anavatan kesimi bunun olanaklarını sağlayabilecek güçtedir. Peki hal böyleyken, diaspora sorunu olmayanlarla en önemli sorunları diaspora olanlar nasıl aynı çatı altında verimli çalışabilirler. Böylesi farklı görüşte olanlar aynı platformda tartışsalar da birbirlerinin sesini duyabilir birlikte üretebilirler mi?

Adige-Abazaların muhacerette de varlığını sürdürebilmesi için güçlü bir anavatan desteği gereklidir. Bence güçlü anavatan da yukarıda sözünü ettiğim yaklaşımların ancak ikincisi ile mümkün olabilecektir. Dolayısı ile anavatana dönüş yapmayı en azından şimdilerde düşünmeyen Adige-Abazaların da Anavatana Dönüşü desteklemesi ve ikinci grupla birlikte olması gereğine inanıyorum.

Şimdilerde dönüşçüler içerisinde anavatana dönüş son hedef değildir diyenler çıkmaya başladı. Ben Anavatana dönüşü, halkın kaderini paylaşmayı, Rusya Federasyonu ile birlikte onurlu ulusal yaşamı amaç edinenlerle, söylemedikleri daha başka amaçları olan dönüşçülerin de ayrışması gereğine inanıyorum. Eğer sadece laf değil iş üretilmek isteniyor, sonuç alınmak isteniyorsa bu ayrışmaları, çıkış noktaları ayrı olan, paradigmaları ayrı olanlar için zorunlu görüyorum. Birbirlerine yakın görüşte olanlar kendi aralarında amaçlarını nasıl gerçekleştireceklerini, nelerin nasıl yapılması gerektiğini tartışmalı, adımlar atmalıdırlar. Şimdiki durumun devamı yukarıda söylediğim gibi zaman kaybı, enerji kaybı olur. Günümüzde de zamanın çok kıymetli olduğunu bilmeyenimiz herhalde yoktur.

Örgütler bazında Kafkas Dernekleri Federasyonu ilk genel kurulda Adige-Abaza Dernekleri Federasyonu olarak yeniden örgütlenmelidir. Gerçek adı kendisine verilmelidir. Şubelerden Adigelerin çoğunlukta olduğu yerleşim yerlerindekiler Adige derneği olarak, Abazaların çoğunlukta olduğu yerleşim yerlerindekiler Abaza dernekleri olarak yeniden örgütlenmelidir. Her iki halkın da yeter sayıda bulunduğu yerleşim yerlerindeki her iki dernek de ayrı, ayrı kurulmalıdır. Örneğin İstanbul’da, Adapazarı’nda …

Sonuç: Halkımızın geleceğinden, anavatanımızın geleceğinden kendisini de sorumlu olduğunun bilincinde olanları, diaspora sorunu olanları, “Ulusal Sorunun çözümü Anavatana Dönüştür” diyenleri, Anavatana Dönüş’ün barışçıl yollarla ilgili ülkelerin desteği ile gerçekleştirilebileceğine inananları, sadece Ruslar değil bugün tarihi topraklarımızda yerleşik bütün halklarla birlikte barış içerisinde yaşamakla mutlu olabilecekleri, zaman ve enerji israfına son vermeye, üretime yönelik kendi platformlarını oluşturmaya çağırıyorum. Marje… Marje… We Marje…

Ekte Rusya Federasyonu çevresinde geçen olayları iyi tahlil ettiğini düşündüğüm bir makale sunuyorum. Okuyup anlayabilenler içeriğinin sizlere yazdığım ile uyuştuğunu göreceklerdir.

Tüm platform üyelerinin, halkı için bir şeyler üretebilmiş olmanın mutluluğunu tadabilmeleri dileği ile kalın sağlıcakla…



EK-1
Demokrasi şebekesi, NGO işgali, demokratik tiranlar

.

.

.