|
Küreselleşme nedir?
Emekçi sınıflar
ve ezilen ulusların bakış açısıyla ele alındığında küreselleşmenin
temelinde sömürgecilik ve kültürel emperyalizmin bulunduğu açıkça
görülmektedir.
Yunan-Roma eksenli
imparatorluk geleneğinin temel karakteri anlaşılmadan, günümüz
küresel emperyalizmi anlaşılamaz.1
Yunan devletinin temel mayası durumundaki
kölelik, sonradan batının üstünde yükseldiği zemini oluşturmuştur.
Sistem, esirleştirme üzerine kurgulanmış ve bu zemin üzerinde
yükselmiş, büyümüş ve bir canavara dönüşmüştür.2
(...) Egemenlik köleliğe; kölelik ticarete;
ticaret denizaşırı arayışlara; sömürgeleştirme fetih ve işgal
hareketlerine yol açmış; işgal hareketleri küreselleşmeyi
kaçınılmaz kılmıştır.3
Yunan köleci sistemi, Roma imparatorluğunda
emperyalist bir karakter kazanmış, 15. yüzyıldan sonra daha da
çeşitlenmiştir. Bir başka deyimle, kölecilik, içerden dışarıya
taşırılmış, dünya köleleştirilmiştir.4
(...) Sömürgecilik köleliği dünya sathına yaymış, insanlığı
köleleştirmiştir. O halde küreselleşen dünya köleleşmiş demektir.5
Roma geleneği üzerinde yükselen kapitalizmin
sermaye birikimini savaşlarda, ganimetlerde ve sınırsız
soygunlarda elde ettiği açıktır.6
İnsanlık,
emperyalizme ulaşıncaya kadar birbiri ardına farklı toplumsal
sistemlerden geçmiştir. İlkel komünal, köleci ve feodal sistemleri
yaşayan insanlık, feodalizmin son döneminde ortaya çıkan burjuvazi
adındaki yeni bir toplumsal sınıfın öncülüğünde burjuva demokratik
devrimleri gerçekleştirerek kapitalist sisteme geçmiştir. İlerici
barutu henüz tüketmediği bu dönemde burjuvazi, aristokrasinin
karşısına ulusçuluk ideolojisi ile çıkmış, ulus-devlet ve ulusal
kültürü yaratarak ulusal pazarları oluşturmuştur. Burjuvazi
dünyada kapitalist sistemi egemen kılmıştır ve kapitalizm,
tekelleşme ile bir üst aşaması olan emperyalizme ulaşmıştır.
Küreselleşme ise
emperyalizmin 21. yüzyıl başındaki adıdır.7
Küreselleşme ve emperyalizm iki ayrı kavram
değildir, “küreselleşme” emperyalizmi zararsız hatta sevimli
göstermek için ona takılan yeni bir isimdir.8
Marks ve Engels,
Komünist Manifesto’da kapitalist küreselleşmenin olağanüstü ve
kahince bir tanımlanışını içeren şu öngörüde bulunmuşlardı:
“Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek, üretim ve tüketimi, her
ülkenin kozmopolit bir meselesi haline getirdi. Muhafazakarların
pişmanlıkları karşısında, endüstrinin ulusal tabanını ortadan
kaldırdı (...) Eski günlerin kendi kendine yeterliliği ve bölgesel
ve ulusal yalıtılmışlığı, yerini, uluslar arasında yaygın bir
dolaşım ve karşılıklı bağımlılığa bıraktı. Bu, maddi üretim kadar
entelektüel üretim için de geçerlidir.”
9
V.İ. Lenin ise,
“dünya kapitalizminin üretici güçleri ulus ve devletin sınırlı
çerçevesinin dışına taşmıştır” saptamasını 1915’te yapmıştı.10
(…) Uluslararası
rekabet piyasalarının şartlarına bağlanan ekonomi artık ulusal
değildir.11
(...) Sermayenin artık ulus-devletin korumasına ihtiyacı kalmamış,
tam tersine, kendisi ulus-devletin eylemlerini yönlendiren bir
aşamaya gelmiştir. İhtiyaç duyulduğunda ise yine ulusal pazarın
korunması adına ulus-devletin meşruiyet şemsiyesine sığınmaktadır.12
(...) Küresel ölçekli ekonomi ulusun
sınırlarını aşmıştır. Ancak hala kendi “egemen”inin siyasal
rehberliğine ihtiyacı vardır.13
Küreselleşme, ulus-devleti dar görüşlü taşralı bir yapı olarak
görmektedir.14
Küreselleşmeyi, en
kısa ve doğru biçimde, Batı’nın, altyapısıyla ve üstyapısıyla tüm
dünyaya yayılmasıdır biçiminde tanımlayabiliriz.15
Batı’nın denizler ötesi keşiflere
girişmesiyle 1490’dan sonra ortaya çıkan Birinci Küreselleşme’ye
teknoloji ve denizcilikteki gelişmeler olanak vermişti. Batılı
fetihçilerin kullandığı yöntem, kaşiflerin ardından, üstün silah
teknolojisinin yardımıyla askeri işgali devreye sokmaktı. İşgaller
sırasında yapılan değerli maden yağmasını ve katliamları kendi
halklarının gözünde haklı gösterebilmek için Batılı ülkeler bu
“putperest” topraklara “Hıristiyanlık değerlerini taşıdıklarını”
söylediler.16
Batı’nın ikinci
yayılması anlamına gelen İkinci Küreselleşme ise 1870’den sonra
başladı ve 1890’da kurumsallaştı. Bu yayılmanın ardında sanayi
devrimi bulunuyordu. Yöntem, misyonerlerin ardından ticaret
şirketlerinin, onların ardından da Batılı devletlerin giderek bu
toprakları askeri işgale uğratması biçiminde oldu. Bu işgalin
bizzat kendisi ve insanlık dışı davranışları bu sefer yalnızca
“Hıristiyanlık götürmek”le değil, “Beyaz adamın boynunun borcu” ve
“Uygarlaştırma görevi” gibi ırkçı kavramlarla gerekçelendirildi.
Irkçı teoriler, emperyalizmin bir sonucu olarak doğmuştu.17
1990’ların temsil
ettiği Üçüncü Küreselleşme, “Bilgi Çağı” diye anılan üçüncü sanayi
devriminin sonucu ortaya çıktı ve onar yıl arayla birbiri ardına
gelen şu üç gelişmenin sonucu muazzam etkili oldu: 1)1970’lerden
başlayarak, Çokuluslu Şirketlerin dünya ekonomisine egemen olması;
2)1980’lerde Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları,
bilgisayarlar, internet gibi teknolojik buluşları devreye sokarak
yarattığı İletişim Devrimi; 3)1990’larda SSCB’nin dağılması sonucu
güç dengesinin ortadan kalkması ve Batı’nın yeniden tek güç odağı
konumuna gelmesi.18
Küreselleşme,
hangisinden bahsedilirse bahsedilsin, temel olarak aynı şeydir:
Batı kapitalizminin zaman zaman yeniden yapılanma gereksinmesini
duyması ve bu sırada pazarını mümkün olduğunca genişletme çabasına
girişmesi anlamına gelir. Bu açıdan, 1890 ile 1990 temelde aynı
şeyin farklı zamanlardaki farklı görünümleridir.19
Sadece, İkinci
Küreselleşme, 1930’larda dünya ekonomik bunalımının ve
Nazizm-Faşizm’in Batı’yı meşgul etmesi, 1950’lerde ise
Sovyetler’in Batı’ya karşıt-ağırlık oluşturması nedeniyle yaklaşık
1930-1980 yılları arasında 50 yıl kadar “tatil”e çıkmış, sonra
Üçüncü Küreselleşme adıyla daha güçlü olarak tekrar “işbaşı”
yapmıştır.20
(...)
“Küreselleşme” eğilimi kapitalist kesimin iddia ettiği gibi
yepyeni bir olgu olmayıp, esas olarak kapitalizmin emperyalist
aşamaya sıçramasıyla ortaya çıkmıştır ve emperyalizmden bağımsız,
onu geride bırakan farklı bir aşama değildir. Yeni değildir, çünkü
bu gelişmeler birden ortaya çıkmamış, 20. yüzyılın başlarından
beri gelişerek bugünkü durumuna ulaşmıştır.21
Küreselleşme son
derece karmaşık bir niteliğe sahiptir. Çünkü hem siyasal, hem
ekonomik, hem de kültürel öğelerden oluşmaktadır. Küreselleşme
siyasal anlamda, ABD’nin siyasal liderliği ve dünya jandarmalığı
demektir. Ekonomik açıdan, dünyada uluslararası sermayenin
egemenliği anlamına gelmektedir. Kültürel yönden
değerlendirildiğinde ise, tekdüze tüketim kültürünün bütün dünyaya
yayılmasına ve azınlıkların yükselen taleplerine yol açmaktadır.22
Bugün dünyada bir
gericilik dönemi yaşanmaktadır.23
Dünyada dehşet dengeleriyle kurulan bir “küresel barış” yalanı
egemendir. Sözüm ona “Soğuk Savaş” bitmiştir ancak bitenin yerini
alan “Yeni Dünya Düzeni”nin sıcak barışıdır!..24
ABD’nin siyasal liderliği ve dünya jandarmalığı, işgal
hareketlerinde ifadesini bulmaktadır. Uluslararası topluma rağmen
gerçekleşen Afganistan ve Irak işgalleri bunun en açık
göstergeleridir.
Geçtiğimiz
yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında devletleri arkalarına
alarak dünyayı fethe çıkan büyük firmalar söz konusuydu. Yüzyılın
sonunda ya da Üçüncü Bin Yıl’ın arifesinde, her biri ortalama bir
ülke ekonomisinden daha büyük işlem düzeyine ulaşmış transnasyonal
şirketler, artık devletleri önlerine katıp kovalayabilecek bir
güce ve etkinliğe ulaşmış durumdalar.25
Kapitalist
toplumda metalaşma ve “şeyleşme” süreçleri büyük hız kazanırken,
kapitalist toplumun şekillendirip, sürüleştirdiği insanlar
üretimden çok tüketimle, toplumsallıktan çok bireysellikle ve
emekten çok metayla ilgilenen tüketici yaşamın tutsakları
kılındılar.26
İnsan toplumları,
temel olarak dört eşmerkezli katmandan oluşan sistemlerdir. Bu
sistemin merkezinde “ekonomik ilişkiler” bulunur. Onun dışında
ikinci olarak “toplumsal ilişkiler” katmanı, üçüncü olarak
“siyasal ilişkiler” katmanı, en dışarıda da “kültürel ve ideolojik
ilişkiler” katmanı yer alır. 1490 ve 1890’daki küreselleşme
akımları bunların hepsini teker teker vurmak, etkilemek
zorundaydı. 1990’dan itibaren başlayan Üçüncü Küreselleşme’nin ise
yalnızca en dıştaki katmanı, kültür katmanını etkilemesi yetiyor.
Örneğin, bacağına 501 Blucin ya da ayağına Caterpillar marka bot
geçirmeyen gencin karşı cinse çekici görünmeyeceğine ilişkin bir
kültürel referans çerçevesi yaratıldığı anda, en merkezdeki
ekonomi katmanı bile otomatik olarak etkileniyor. Batı’nın güçlü
üstyapısı, azgelişmiş ülkenin zayıf altyapısını belirleyebiliyor.27
Küreselleşmenin
etkisi olarak, Batı’nın tekdüze tüketim kültürü yaygınlaşırken,
kitleler tepkisizleşiyor. Çünkü, “bireyin ekonomik tatmini onu
siyasete karşı duyarsızlaştırmakta, ulusal kimliğini
nötrlemektedir.”
28
Sanayi devrimi ve
üretimin toplumsallaşarak artış göstermesi her ne kadar dünyanın
belli bölgelerinde ekonomik tatmini yükseltmişse de dünya
genelinde büyük bir yoksulluk hüküm sürmektedir. Gelir
adaletsizliği, sermaye ve emek kesimlerinin üretimden aldığı pay
oranlarındaki dengesizlik, işsizlik vb. pek çok ekonomik sorun
insanlığın temel problemleri arasındadır.
Nitekim yapılan
bazı hesaplar dünyanın geri kalanının (kabaca Üçüncü Dünya’nın)
insanlarının da ortalama bir Amerikalı kadar üretip, tüketip, yok
edip kirletmesi durumunda bu ‘seviyeye’ dünya kaynaklarının ancak
yedi gün dayanabileceğini ortaya koyuyor...29
Dünyadaki gelir
dağılımı küreselleşme sonucu korkunç biçimde bozulmaktadır.30
Dünyanın en zengin üç adamının servetinin değeri 48 ülkenin
GSYİH’dan daha fazla... Bunun anlamı, üç kişinin servetinin dünya
nüfusunun yaklaşık üçte birinin gelirinden daha büyük olmasıdır.
Bu yüzden 1,3 milyar insan günde 1 dolardan az gelirle yaşamaya
çalışıyor. 3 milyar insan da günde 2 dolardan az gelire sahip.
Dünyadaki ekonomik olarak aktif nüfusun 1 milyarı ya açık işsiz ya
da düzenli bir gelire sahip değil...31
Özetle, Fidel Castro’nun belirttiği gibi, “globalleşme” kavramı,
bugünkü ABD egemenliğine bağlı dünyada “yoksulluğun ve
haksızlıkların küreselleşmesi” anlamına geliyor.32
Elbette rakamları
ve oranları çoğaltmak mümkündür. Ama bunlar sorunun ekonomik,
sosyal ve insani boyutuyla ilgili göstergelerdir. Bir de ekolojik
yıkım sorunu var; ve giderek, insanlığı hızlı bir tempoyla
kolektif intiharın eşiğine yaklaştırıyor...33
Küreselleşme
kavramının içinde birtakım dikotomiler*
saptamak mümkün. Küreselleşme, Batı etkisinin her tarafa yayılması
demek olduğundan bir tekdüzeleşme sağlıyor. Ama aynı zamanda her
çeşit farklılığı, hatta bölünmeyi getiriyor. (Etnik çatışmalar,
farklı kültürlerin güçlenmesi vs.) Batı üstyapısında bulunan insan
ve azınlık haklarını gündeme getirirken, bu hakların antitezi olan
güçlü iktidar özlemlerini, hatta güçlü iktidarın kendisini
peşinden sürüklüyor. Bireyi yüceltiyor ama aynı anda aşiret, etni,
kan bağına dayanan klan gibi toplumsal birimleri güçlendiriyor.
Yerel dilleri, özellikle kaybolma tehlikesi yaşayan sözlü yerel
dilleri teşvik için büyük fonlar tahsis ediyor. Diğer yandan,
İngilizce’yi gerçek bir Esperanto (dünya dili) haline sokarak bu
yerel dilleri fiilen öldürüyor. Ulusal devleti durmadan
zayıflatıyor. Diğer yandan, uluslararası sermayenin korunması için
bu devletin en azından polis işlevini kuvvetlendiriyor.34
Küreselleşme
sürecinde yaratılan imge karmaşıklığından da bahsetmek gerekir.
“Kapitalist toplumun kendini sürekli kılmak için imgelere dayanan
bir kültüre gereksinim duyduğu artık iyi bilinen bir gerçektir.
Toplumu uyuşturmak ve tüketimi kışkırtmanın yolu buradan geçer.
Sürekli imge imal edilmesi sayesinde toplumun değişiminin yerini
imgelerin değişimi alır. Bu ise yönetenlere yeni bir yönetim
ideolojisi sağlar.”35
Küreselleşmeyle birlikte yaratılan bu imge karmaşıklığı; egemen
güçler tarafından uygulanan ve kapitalizmin sürekliliğini
sağlamaya yönelik, bilinçli ve iradi bir taktik olarak
algılanmalıdır.
Küreselleşme ve
Ulus-devlet
Küreselleşme,
uluslararası sermayenin dünya üzerindeki egemenliği anlamına
geldiğinden, ulus-devlet ve ulusal kültür bu süreçten önemli
ölçüde etkilenmektedir. (...) Uluslararası sermayenin
yönlendirdiği bugünkü ekonomik gelişmeler, ulus-devleti bir alt
sistem haline getirmiştir. Güncel tartışma kapitalizm ile ulus ve
dolayısıyla ulus-devlet arasındaki tarihsel bağın kopmakta olduğu
üzerinden yapılmaktadır.36
(...) Küresel ölçekli kurumsal değişimin dayatmaları, bazıları
için ulus-devletin sonunun geldiğinin habercisidir.37
Küreselleşme
olgusu, ulus-devletin yeterliliğinin ve özerkliğinin temellerini
aşındırmaktadır. Hükümetlerin politik etkileri azalmakta, bu da
devletin ve otoritenin meşruiyetini yeniden düşündürmektedir.
Küreselleşmenin paradoksu aynı zamanda ulusal duyguları yeniden
canlandırmasıdır. Ancak yine de küreselleşmenin devletlerin
faaliyet alanlarını ve vektörlerini önemli ölçüde değiştirmiş
olduğu inkar edilemez.38
Küreselleşme
ulus-devlet kavramının temellerini sarsmış ve onu bilinmeyen bir
yöne sürüklemek için ilk adımları atmıştır. Sermayenin hareket
yasaları, bu hareketin önündeki engelleri her geçen gün daha da
zorlar ve üstyapısal birtakım değişiklikleri dayatır. Küreselleşme
adını alan yeni emperyalizm, dünya ekonomisini tepeden organize
edip yürütmek için, IMF, Dünya Bankası, OECD ve Dünya Ticaret
Örgütü gibi kurumları kullanıyor. Bu ekonomik düzenlemenin bir
uzantısını da kuşkusuz kapitalistlerin gerek gönüllü gerekse
ekonomik zora dayalı politik düzenlemeleri oluşturuyor.
Emperyalizmin günümüzde ulaştığı düzey bunları da aşan
uluslararası yapılanmaları, kalıcı hukuki düzenlemeleri burjuva
ulus-devletlere dayatıyor. Ve bütün bunların sonucu olarak,
sermayenin, ulus-devletin sınırlarını aşan çıkarlarını ve hukukunu
güvenceye alacak üst birlikleri oluşturma eğilimi tüm dünyada
kendini hissettiriyor.39
Bununla birlikte,
ulus-devlet yok olacak gibi de değildir. Aksine, Soğuk Savaş’ta
küreselleşmenin öncüsü ABD’nin kazandığı zafer milliyetçiliğin
canlanmasına yol açmıştır.40
Yeni oluşum
modelinde ulusal irade, uluslar-üstü ve uluslar-altı yönetim
mekanizmalarının uydusu ve demokrasi adına meşrulaştırıcı aracı
olacaktır.41
Ulusal devletin
karar verme yetkisi bir yandan uluslarüstü düzeye, bir yandan da
ulusaltı düzeye devir olununca, sonuçta ulusal devletin hukuksal
egemenliği azalıyor.42
(...) Ulusal devlet üç yöne doğru güç yitiriyor. 1) Yukarıya doğru
(Uluslararası örgütler gibi devlet-üstü kuruluşlara), 2) Aşağıya
doğru (Yerel yönetimler ve özellikle de belediyeler gibi
devlet-altı kuruluşlara), 3) Yana doğru (NGO’lar gibi devlet-dışı
kuruluşlara).43
(...) Ulus,
ulusaltı çözülmektedir. Paradoksal biçimde küçük grupların da bir
ulus (dolayısıyla ulus-devlet) olma arzusu, ulus modelini bir
entegrasyon aracı olarak zayıflatmış olsa da, ulus bir siyasal
kurgu olarak gücünü korumaktadır.44
Boğaziçi
Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ziya Öniş’in belirttiği gibi,
“küreselleşme süreci devlete gereksinimi daha da artırıyor.”
Benzer şekilde Prof. Dr. Çağlar Keyder de “devleti küçültmek
değil, değiştirmek gerek”liliğinden söz ediyor.45
Baskın Oran ise
konu hakkında, “(...) Genel işlevler açısından ulusal devlet kilit
pozisyonunu koruyor. Uluslar üstü siyasal örgütlenme
halkçı-demokratik meşruiyet kazanana kadar da koruyacağa benziyor.
Hatta (...) küreselleşmenin (ÇUŞ’ların) yatırımlarının
korunabilmesi için devletin en azından polis gücünün
kuvvetlenmesine gerek var” şeklinde yazmıştır.46
Küreselleşme ve Kültürel Emperyalizm
Günümüzde
küresel kültür akımlarının yoğunluğu ve hızı, dünyayı aynı anda
kültürel bütünleşme ve çözülme süreçlerinin yaşandığı tek bir
alana dönüştürmektedir. Çünkü küreselleşme; ekonomik, sosyal,
kültürel oluşumların ve bunların sonuçlarının ulusal sınırları
aşarak dünya geneline yayılmasıdır. Küreselleşmenin dinamikleri,
böylece, kültürler arası iletişimin koşulları olmakta, bu
kültürlere ait bireylerde değişik ilgi, bilgi, yönelim, tutum ve
davranış değişiklikleri yaratmakta, yerel-geleneksel ve ulusal
kültürleri uluslararası etkileşime açık hale getirmektedir.47
Yukarıda sevimli
ve iyi niyetli bir şeymiş gibi anlaşılma yanılgısına düşülebilecek
şekilde verilen küreselleşmenin amacı tüm toplumları birbirlerine
yakınlaştırmak değil, aynılaştırmak ve “üstün” Anglo-Amerikan
kültürüne bağımlı hale getirmektir. Bu çaba iletişim araçlarının
tümünde kendini göstermekte ve giderek sinsice yaygınlaşarak tüm
kültürleri ve dilleri tehdit etmektedir.48
Kitle iletişim
araçları, kültürel emperyalizmi gerçekleştirmede Anglo-Amerikan
kültürünün hizmetindedir ve onu hakim kılmak için dünyanın her
yanında propagandasını sürdürmesindeki en önemli aygıttır.49
Küresel
saldırının en önemli ayaklarından biri de dil ve kültürü içine
alan “eğitim”dir. Küresel bir eğitim yaratma ve kendi dilsel,
kültürel özelliklerini başka uluslara taşıma, bu yolla onları
dilsiz, kültürsüz daha doğrusu kimliksiz ve kişiliksiz hale
getirmek ve düşünsel yetilerini yok ederek verilen ve gösterilenle
yetinmelerini, başka bir deyişle avunmalarını sağlamak
amaçlanmaktadır.50
Küreselleşme
gittikçe önemini artırırken, Anglo-Amerikan yayılmacı kültürünün
dilini diğer diller üzerinde bir tahakküm aracı olarak
kullanmaktadır. Ulus-devletler kendi dillerini bir yana koyarak
İngilizce’yi hakim kılmak için gerekli tüm çabaları harcamaktadır.
İdealize edilen bir küreselleşmenin önündeki engellerin başında
kuşkusuz dil gelmektedir. İletişim sistemleri küreselleştiğinden
beri dil engellerinden kaynaklanan sorunlar had safhaya
ulaşmıştır. Çoğunluk bu sorunların bir ortak iletişim dili ya da
geçer dilin (lingua francanın) oluşmasıyla ortadan kalkacağını
sanmaktadır. İngilizce engelleri aşmak adına hem gerçek hayatta,
hem de siber uzayda (Cyberspace) dünya çapında hakim konumdadır.
Bu da küresel bilgi toplumunda pazarlara giriş, kariyer, refah ve
bilgiye ulaşmak için İngilizce’ye iyi derecede vakıf olmanın ön
şart oluşturduğu anlamına geliyor. İngilizce’nin iktidarı, primer
konuşucularının dünya çapındaki sayısından değil, onu ikinci dil
olarak öğrenmek zorunda kalanların sayısının gittikçe artışından
kaynaklanmaktadır. Bir dilin bu bakımdan üstünlüğü daha çok gücün,
iktidarın bir göstergesidir. Bugün İngilizce 60’ın üzerinde ülkede
resmi ya da yarı resmi dil durumundadır, altı kıtanın hepsinde de
güçlü bir yaygınlık kazanmıştır. Pek çok kitabın, gazete ve
derginin dili İngilizce’dir. Hava alanlarının, uçuş güvenliğinin,
uluslararası konferansların ve akademik toplantıların, bilimin,
tekniğin, tıbbın, diplomasinin, sporun, pop müziğin, reklamların,
kısaca uluslararası rekabetin dili İngilizce’dir. Bilim
adamlarının üçte ikisinden fazlası İngilizce yazmaktadır.
Gönderilen her mektup ve postanın dörtte üçünden fazlası
İngilizce’dir.51
İngilizce’nin
bir dünya dili olarak gelişimi onu öğrenmek zorunda olanlarca her
zaman iyi bir şekilde algılanmıyor. Dilin yayılmasına katkıda
bulunur görünen şartlar İngilizce’nin ortak iletişim dili olarak
başarı kazanmasına karşı kuşku, güvensizlik hatta düşmanlık
yaratabilmektedir. En büyük problem ve endişe kaynağı,
İngilizce’nin çıktığı kültüre (hepsinden önce Amerikan kültürüne)
eğitimde, bilimde, her alanda dürüst ve hakça olmayan görülmedik
bir avantaj sağlaması, dil yayılmasının kültür yayılmasını da
beraber getirmesidir. Çünkü Küreselleşme ile el ele yürüyen Anglo-Amerikanlaştırma
siyaseti İngilizce sayesinde kitle iletişim araçları yoluyla tüm
sınırlardan içeri rahatlıkla girmekte ve diğer ülkelerin inanç,
davranış ve değerlerini baskı altına alarak yozlaşmış Amerikan
kültürünü empoze etmektedir. İngilizce burada karşımıza bir dil
olarak değil, emperyalizmin halklara karşı kullandığı bir
propaganda aracı (bir anlamda silah) olarak çıkmaktadır. Fakat
“küreselleşen dünya” gerekçesiyle İngilizce unsurların diğer
dilleri istila edişi ve bütün insanların İngilizce öğrenmek
mecburiyetinde kalışı da dile müdahaledir. Çağdaşlık adına dil
bakımından standartlaşmanın insanlık dışı olduğunu, dil
çeşitliliğinin de tıpkı biyolojik çeşitlilik gibi saygı duyulması
ve korunması gereken bir kıymet olduğunu düşünenler bu konuda
farklı bir tutum ortaya koymaktadırlar. Bunlar dilin, kimlik,
kültür ve milletin ortak hafızası ile sıkı bağlantısına dikkat
çekmektedir.52
M.Bernard
Chantebaut; “...soykırımların, totalitarizmin ve milyonlarca
cesedin bedeliyle 20. yüzyılın olağanüstü ışıkları altında devlet
ölüyor. Ama onun yıkıntıları üzerine neyi inşa edebiliriz?...”
diye sormakta ve eklemektedir; “...toplumları kültür anarşisinden
ve Amerikanizasyondan artık kimler koruyacak?”
53
“Yeni Dünya
Düzeni” zorbalığıyla ekonomisi talan edilen, siyasal açıdan
köleleştirilen insanlık, kültürel açıdan da bir soykırıma mahkum
ediliyor. Globalleşmenin Kuzeyli tek tip düzenlemesi, kültürel
soykırıma ivme katıyor.54
(...) Kuzeylilerin geçmişten bugünlere uzanan ve gündelik
hayatlarında yerleşikleşmiş “köpek Çinli”, “aşağılık sarı ırk”,
“pis zenci”, “miskin Hintli” vb. nitelemelerini anımsamamak mümkün
mü?55
Liberalizm: Tarihin Sonu mu?
20. yüzyılın
gördüğü en büyük ve en ilerici tarihsel atılım 1917 Ekim
Devrimi’ydi. Ezilmişler, horlanmışlar, yoksullar tarihte ilk kez
ayaklanmıyordu. Ama (1871 Paris Komünü’nün 70 küsur gün süren kısa
baharı bir kenara bırakılırsa) mülksüzler tarihte ilk kez iktidara
yükseliyor, yönetmeye hak kazanıyor, toplumu insanın insana
kulluğunu ortadan kaldıracak biçimde yeniden düzenlemek için
kolları sıvıyordu. 20. yüzyıl, Ekim Devrimi’nin yarattığı tarihsel
sarsıntının çocukları olan bir dizi başarılı devrimle çalkalandı.
II. Dünya Savaşını ve faşizmin yenilgisini izleyen dönemde Çin’de,
Vietnam’da, Kore’de, Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, daha sonra
Küba’da kapitalizm darbe üzerine darbe yedi.56
1945 sonrası
döneme damgasını vuran olgular ve süreçler kabaca şöyle idi: 1)
ABD, emperyalist ülkeler hiyerarşisinde tartışmasız bir ekonomik,
askeri, ideolojik-politik hegemonik güç haline gelmiş ve piramidin
tepesine oturmuştu; 2) Emperyalist-faşist saldırıya rağmen Sovyet
sistemi, hem varlığını korumayı hem de etkinlik alanını
genişletmeyi ve prestijini artırmayı başarmıştı; 3) Sömürge
halkları, sömürgecilik statükosunu ortadan kaldırmak üzere tarih
sahnesine çıkmışlardı. Emperyalist ülkelerde, işçi sınıfı,
faşizmin yenilgisi temelinde moral ve reel bir pazarlık gücü
kazanmıştı... İşte böylesi bir uluslararası konjonktürde hegemonik
güç olan ABD, komünizmin önce genişlemesini, sonra da külliyen
ezilmesini amaçlayan bir strateji benimsedi ki bu, Türkçe’ye
“çevreleme liberalizmi” veya “kuşatma liberalizmi” olarak
çevirebileceğimiz Containment Liberalism’di. Gerçekten ister
savaşın tam bir harabeye çevirdiği Avrupa’nın işçi ve emekçi
kesimleri için olsun, isterse sömürgelerin bağımsızlıkları için
seferber olmuş mazlum halkları için olsun, Sovyet sistemi bir
çekim merkezi haline gelmişti.57
ABD’nin
komünizmi kuşatma, “hür dünya”yı “kızıl tehlike”den kurtarma
stratejisinin başarılı olabilmesi, dünyanın geri kalanında
yoksulluğun ve sefaletin daha fazla derinleşmemesini, mümkünse
kısmi iyileşmeleri zorunlu kılıyordu. Bu da, daha sonraları Üçüncü
Dünya denilecek olan ülkelerde korumacı önlemlere, içe dönük
sanayileşmeye, devletin daha büyük ekonomik ve sosyal roller
üstlenmesine vb. göz yummayı, değilse kerhen de olsa sineye
çekmeyi gerektiriyordu. Dolayısıyla, savaş sonrasında Üçüncü
Dünya’da ‘ulusal kalkınmacı’ bir model geçerli olacaktı. Elbette
bu durumu, sadece ABD’nin eseri saymak son derece yanlış olurdu.
Tam tersine bu durum, doğrudan uluslararası alandaki, lehte güç
dengelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Emperyalist
ülkelerdeyse “refah devleti”, “sosyal devlet”, “kayırıcı devlet”
de denilen bir model ortaya çıktı.58
Ancak, Sovyet
sisteminin yozlaşarak 1991 yılında çözülmesi, dünyadaki güç
dengelerini ezilenler aleyhine değiştirdi. Emperyalizm,
küreselleşme adını alarak daha da vahşileşti, yoksulluk, sefalet
ve işsizlik yaygınlaştı. Neo-liberal özelleştirme politikalarıyla
burjuvazi ulaşabildiği her yeri yağmaladı ve dünya genelinde bir
gericilik dönemi yaşanmaya başladı. (...) Kapitalizm, sosyalizme
karşıt olarak kullandığı “sosyal devlet” motifini de, artık
“tehlike” ortadan kalktığı için bir kenara attı.59
20. yüzyılın
son çeyreğinde “(...) sermaye sınıfının sorunu, devlet bürokrasisi
değil, emekçi sınıflar lehine elde edilmiş kazanımları tasfiye
etmekti. Ama yapılanlar ve yapılacak olanlara bir “bilimsellik”,
“gereklilik”, “zorunluluk” elbisesi giydirilmeden kitlelerin
bilincinde yanılsama yaratıp, ideolojik hegemonya sağlanamazdı.
Önce neo-liberal tezler oluşturuldu. Bu amaçla büyük sermaye
gruplarının yönetip finanse ettiği “bilimsel” vakıflar, enstitüler
vb. harekete geçirildi. Buralarda mayalandırılan “ideolojik
tezler” büyük üniversitelere (Chicago gibi) oradan büyük medya’ya
taşındı. O kadar ki, söz konusu safsatalar bir deterjan gibi
pazarlanarak neredeyse ‘ortalama insanın ortalama bilinci’ haline
getirildi.60
Sovyet sistemi
karşısında emperyalizmin zaferi beraberinde ABD’nin siyasal
liderliğini getirmişti. (...) Burjuvazi (...) “izm”lerin ve
“Tarihin Sonu”nu ilan eden ucuzluğa şehvetle sarıldı. “Teori”yi
Francis Fukuyama kotardı. 1989 yılında ‘The National Interest’
dergisinde, “bir hükümet sistemi olarak liberal demokrasinin
meşruiyeti üzerinde geçen birkaç yıl içinde bir konsensüs oluştu”
tespitini yapıp ekledi: “Liberal demokrasi insanın ideolojik
evriminin sonu ve en son yönetim biçimidir; liberal demokrasi
tarihin sonunu oluşturur”
61
(...) Francis
Fukuyama adlı ‘sözde’ düşünür, “tarihin sonu”nu ilan etmişti.
İnsanlar tarih denince genellikle geçmişi düşünür. Bu yüzden
Fukuyama’nın bu buluşu pek ünlenmişti, ama kullandığı çarpıcı
formül çoğu insanı yanıltıyordu: Biten geçmiş değildi, gelecekti!
Geçmişi kimse geri çeviremez; geçmiş yaşanmıştı ve tarih olmuştu.
Ama gelecek yoktu, çünkü şimdiki an ebedileşmişti. Fukuyama, bütün
dünyanın burjuvazisi adına, “liberal demokrasi”nin sonsuza dek
yaşayacağını ilan ediyordu. Yani gençlere ve artık çok genç
olmayanlara, “kapitalizmden başka geleceğiniz yok, beğenirseniz”
diyordu.62
Fukuyama’nın
bahsettiği zafer, batılı araştırmacıları bundan sonra siyasal
yaşamı yeniden nasıl kuracakları konusunda düşündürmektedir.
Siyasal pratiğin içindekilere göre aslında ne liberalizm zafer
kazanmış, ne de tarihin sonu gelmiştir. Dünyanın durumu çok açık
bir biçimde ortadadır. Bugünün sorunu, sürekli artan kitlesel
yoksulluk ve kıtaların sınırlarını ayıran refah düzeyleri
arasındaki dev uçurumdur. Asıl düşündürücü olan bu sorunlara ne
ekonomi, ne de son üç yüzyıldır politik bir rehber olan
ulus-devlet, tek başına umut vaat eden, ikna edici çözümler
sunamamaktadır.63
Jacques Sapir,
konuyla ilgili olarak, “Onun yerine, hangi sistemin geçeceğini
söyleyemiyor olmamız, kapitalizmin ‘tarihin sonu’ olduğunu iddia
etmeye hiç de olanak vermez” diye yazmıştır.64
Bir “Uygarlık
Krizi”ne denk düşen “Yeni Dünya Düzeni”, aynı zamanda “zırh
içindeki ölü”ye benzeyen eskinin direndiği, yeni-devrimci
alternatifin hala yaratılamadığı konjonktürel “geçiş süreci” ve
kriz halidir.65
Bu süreçte
küreselleşme karşıtı hareketler kapitalist sistemin egemen güçleri
tarafından gericilik, kapalılık ve totaliterlik şeklinde mahkum
edilmek istenmektedir.
Empoze edilmek
istenen her türlü lümpenleşmeye karşı, çılgınca tüketme kültürüne
karşı, “marka kültürü”ne karşı bütün gücümüzle direnmemiz gerekir.
Felsefi açıdan, bir insanın “tarikat üyesi” olması ile “marka
bağımlısı” olması arasında hiçbir fark yoktur. Birincisinde
emreden ve bu emri “sürü” tarafından derhal yerine getirilen
tarikat şeyhi bir özel kişidir, ikincisinde ise tüzel kişi. O
kadar. Bunlara karşı çıkmak yalnız bir numaralı yurtseverlik
değil, aynı zamanda bir numaralı insanlık görevidir.66
Sistemle etkili
bir şekilde mücadele edebilmek için aynı anda üç düzeyde hareket
etmek gerekir: yerel, ulusal ve küresel. Zapatista hareketi bu
diyalektiğin güzel bir örneğidir: yerli Chiapas toplulukları ve
bunların özerklik taleplerinde temellenmekte ama aynı zamanda neo-liberalizmin
dünya hegemonyasına karşı savaşmaktadır.67
Kurtulma
hareketinin temel ilkesi; “global düşünmek, yerel davranmak”tır.68
Her olgu (olay,
fikir, ideoloji vs.) bir etki yapar ve bu etki kendi tepkisini
yaratır. Sonunda ikisinden de farklı yeni bir olgu ortaya çıkar.
Diyalektik terimleriyle söylenirse bu sürecin adı tez, antitez ve
sentez üçlüsüdür.69
Küreselleşmeye
alternatif bir ideoloji şu anda yoktur, çünkü bu küreselleşme yeni
başlamıştır ve bıçağın kemiğe dayanmasına daha epey vardır. Ama
sömürü kavramı dünya yüzünde kaldıkça, onu ortadan kaldırmaya
yönelik alternatif ideolojilerin çıkacağı da, bırakınız diyalektik
mantığı, bizzat tarihin bize öğrettiği bir şeydir.70
Tarihte bir
“tez” ortaya çıkınca, bunun antitezi ancak zamanla oluşur. İkinci
Küreselleşme olan 1870 sonrası emperyalizme tepki ancak 20.
yüzyılın ikinci on yılında ortaya çıkmıştı. Bugünkü Üçüncü
Küreselleşme ancak 1990’dan sonra biçimlenmeye başladı. Bu
nedenle, nasıl bir “antitez” oluşturacağını şimdiden söylemek
ancak kahinliğe girebilir.71
Son yıllarda
küreselleşme karşıtı kesimlerin ortak eylemlerde bir araya
geldikleri gözlenmektedir. Bu kesimler arasında; sosyalistler,
işçi sendikaları, çevreciler, feministler, anarşistler vb.
sayılabilir. Artık sendikacılar ekolojik meselelerle ilgileniyor,
çevreciler de işçi mücadelesini dikkate alıyorlar. Marksistler,
feministlerden bir şeyler öğreniyor, feministler de
Marksistlerden. 21. yüzyılda evrenselci ve özgürleştirici bir
enternasyonalizm, bu farklı pozisyonların bir araya gelmesi ve
etkileşiminden çıkacaktır.72
Küreselleşme
karşıtı kesimlerin pratikteki birliği, zaman içerisinde geniş
kapsamlı bir küreselleşme karşıtı teorinin oluşmasına hizmet
edecektir.
Emek üzerindeki
sömürünün ve kültürel emperyalizmin her zamankinden daha fazla
vahşileştiği 21. yüzyıl başlarında, Karl Marks’ın oluşturduğu
antitez güncelliğini korumaktadır. Nitekim, Mehmet İnanç Turan,
kapitalizmin pisliklerine karşı sosyalizmin tek çözüm olduğunu
yazmıştır.73
Küreselleşme Karşısında Çerkes
Kültür ve Siyaseti
Çerkeslerde
ilkel komünal toplum yapısı oldukça uzun sayılabilecek bir
tarihsel süreç boyunca varlığını korumuştur. Öyle ki, komünal
yapının ancak 1400’lü, hatta 1500’lü yıllarda Çerkes ülkesi
genelinde ortadan kalktığı söylenebilir. Binlerce yıl boyunca
yaşantısını komünal sistemin kurallarıyla düzenleyen Çerkeslerde
ve bu halkın kültüründe, sınıfsız toplumun eşitlikçi ve demokratik
değerleri yoğun biçimde hissedilmektedir. Çünkü yukarıda da ifade
ettiğimiz gibi, Kuzeybatı Kafkasya’da komünal yapının çözülüşü
ancak 5-6 yüzyıl geriye gitmektedir.
İlkel komünal
toplum, sınıfsız toplumdur. Üretim ve tüketim kolektiftir, sınıf
ayrımı, dolayısıyla sömürü yoktur. Topluma eşitlikçi ve demokratik
bir düzen hakimdir.
Çerkes kültürü
daha çok komünal yapıda şekillenmiş, sahip olduğu demokratik
değerleri, halkın ilkel komünal sistemi yaşadığı dönemden
devralmıştır. Yani, bu demokratik değerler Çerkes kültürüne
eşitlikçi ve demokratik düzenin egemen olduğu ilkel komünal
dönemden miras kalmıştır.
(…) Çerkesler
arasında bağımsızlığın yitirildiği 1864 yılına değin eski
demokratik-eşitlikçi toplum düzeninin korunduğunu ve arkaik
demokrasinin büyük ölçüde yaşatıldığını da söylemek gerekecektir.74
Çerkes
toplumsal yaşamında çok önemli bir yer tutan Xase’ler doğrudan
demokrasinin uygulandığı halk meclisleriydi. Halk mahkemesi
işlevini de gören bu meclislerde köy, yöre, bölge veya tüm ülkeyi
ilgilendiren sorunlar tartışılır, çözüme kavuşturulurdu. Xase’lere
isteyen herkes katılabilir, söz alıp görüşlerini ifade edebilirdi.
A.Fonvill,
Kafkas-Rus Savaşları’nın son döneminde Adıgey’e gerçekleştirdiği
bir seyahat esnasında, ulusal sorunların tartışıldığı bir Xase’ye
konuk olmuş ve çok etkilenmişti. Fonvill’e göre bu “bir tür doğal
parlamentarizm”di.75
Xase’ler tüm halkın katılımına açık ve doğrudan halk
demokrasisinin uygulandığı halk meclisleri olarak geleneksel
anlamda 19. yüzyılın sonlarına dek varlığını sürdürmüştü.
Xase kurumu
sürgünden sonra da varlığını kısmen korumuştur. Örneğin;
Türkiye’deki Çerkes diasporasında “Vase” (başlık parası)
uygulamasına ve düğünlerde silah atılmasına son verilmesi gibi
toplumsal kararlar hep geleneksel Xase kurumunu andıran demokratik
toplantılarda alınmıştır.
Fahri Huvaj,
“Günümüz muhaceret koşullarında Xase dernek demektir. Geleneksel
Xase’nin günümüz muhaceret koşullarındaki karşılıkları,
derneklerimizin yaptığı danışma toplantıları, açık oturumlar,
paneller, konferanslar, kongreler vb. etkinliklerdir” demektedir.76
1989 yılında
Adıgey’de kurulan “Adıge Xase” adlı sivil toplum örgütü ise
geleneksel Xase’nin ulaştığı en çağdaş biçim olarak
değerlendirilebilir. Bir ulusal uyanış hareketi, yok oluşa tepki
olarak başlayan Adıge Xase, zaman içerisinde Adıgey Özerk
Bölgesi’nin statüsünün yükseltilerek Adıgey Cumhuriyeti’nin
kurulmasını sağlamış, Adıge ulusal yaşamında temel itici güç
durumuna gelmiştir.
Çerkes
diasporasında faaliyet gösteren Kafkas dernekleri ve anayurttaki
“Adıge Xase” türü sivil toplum örgütleri geleneksel Xase kurumunun
günümüz koşullarına uyarlanmış biçimi olarak düşünülebilir.
Ortaçağ
başlarına kadar süren sınıfsız Adıge toplumunun en temel özelliği
insana verilen değer ve insana duyulan saygıdır. Adıge kültürü
insan merkezli, insanı merkeze alan, demokratik, eşitlikçi ve
özgürlükçü değerleri yoğun biçimde içeren yüksek bir kültürdür.
Kültürün bu temel özellikleri konusunda verilebilecek en güzel
örnek, bulunulan ortama yaşı ve sosyal statüsü ne olursa olsun bir
insan girdiğinde ortamdakilerin tümünün bir saygı göstergesi
olarak ayağa kalmasıdır. Oldukça basit gibi görünen bu gelenek
aslında insana verilen değeri ve duyulan saygıyı ifade eder.
Çerkeslerin
Milat öncesinden gelen (…) bir kültürleri vardır. Buna değinen
yabancı gözlemcilerden bazıları Çerkesler için “belki de Asya’nın
en uygar kabile kültürüne sahip” halkı gibi deyimler de
kullanmışlardır. Sovyet kaynakları da benzeri görüşlere sahiptir…
Tarih, Çerkeslerin yüksek kültürlerini ortaya sermektedir.77
M.Ö. 5000’li
yıllardan beri yaşam tarzları bilinen Çerkes halklarının,
Kafkas-Rus Savaşları’nı kaybedip anavatandan sürüldükleri 1864’lü
yıllara kadar, hiçbir zaman suçluların barınacağı hapishaneleri
olmamıştır. Zira eğitim, yaşam ve cezalandırma sistemi insanların
hapsedilmesine gerek bırakmazdı. Bir insanın kendi toplumu
tarafından dışlanması, kendisiyle konuşulmaması, hatta selam dahi
verilmemesi, onurunu her şeyin üstünde tutan bir Çerkes için,
hapsedilmekten çok daha ağır bir cezaydı. O nedenle, toplumu
tarafından ayıplanan, dışlanan bir insan olmamak için herkes
kurallara sıkı sıkıya uyar ve huzursuzluk yaratmamaya çalışırdı.
Eğer bir Çerkes ayıplanmasını, dışlanmasını gerektiren bir kusur
işlemişse, sadece o fert değil, mensup olduğu ailenin tüm fertleri
o kişiye yeterli eğitim vermemiş olmaktan dolayı kınanır, ancak
cezanın ferdiliği ilkesine dayanılarak toplumdan uzaklaştırılıp
başka bir Çerkes yöresine gönderilen kişiyle birlikte, isterse
ailesi de gidebilirdi.78
Buna sosyal boykot (P’ın) denirdi.
Geleneksel
Çerkes hukukunda ölüm cezası yoktu. Çerkes insanının kişilik
yapısı, geleneksel olarak kendi haklarına saygı bekleyen herkesin,
başkalarının hakkına saygı göstermesi ilkesine göre biçimlendiği
için, açık bir savaş ortamı dışında geleneksel Çerkes sosyal
yaşamında öldürmeyi gerektirecek düzeyde gerginlik ve çatışma pek
az görülürdü.79
(...) Ürdün
prensi Ali bin Al Hüseyin, Çerkeslerin anavatanlarına geri
dönüşlerini sembolize etmek üzere gerçekleştirdiği atlı yürüyüş
sırasında Kayseri’de, bir soru üzerine basına verdiği demeçte;
“Giderek değişen, kötüleşen, çirkinleşen, paranın egemenleştiği
bir dünya yerine, tarihlerinde hiç hapishane yapıları olmamış
Çerkes halklarının medeni yaşamının örnek alınacağı yeni bir dünya
hayatına olan ihtiyaç, her gün biraz daha artmaktadır. Bu hususa
vurgu yapmak ikinci amacımdır” demiş ve şaşkınlıkla karşılanmıştı.80
M.Ö. 8-6.
yüzyıllarda Karadeniz’in Kafkasya kıyılarında kurulan Yunan
kolonileri aracılığıyla Yunan ve Çerkes halkları yoğun bir
kültürel etkileşim içine girdiler. Yunanlılar özellikle
mitolojilerini Çerkes mitolojisinden yararlanarak
zenginleştirdiler. Kendilerine mal ettikleri söylenceler oldu.
Yunanlıların kendilerine mal ettikleri bu söylenceler arasında en
önemlisi hiç kuşkusuz Nart Sawsurıkho/Nart Nesren Jake’nin tanrı
Pakue’den ateşi çalmasıdır. Nart Sawsurıkho/Nart Nesren Jake
motiflerinin Yunan mitolojisindeki karşılığı Prometheus, zalim
tanrı Pakue’nin karşılığı Zeus ve Nart Peterez’in karşılığı ise
Herackles motifleridir.
Nart Sawsurıkho/Nart
Nesren Jake, ateşi insanlardan saklayarak onları karanlığa mahkum
eden tanrı Pakue’den ateşi çalmış ve insanlığa hediye etmiştir. Bu
iyilikseverliğinin bedelini ise Pakue tarafından Kafdağı’na (Elbruz
Dağı) zincirlenerek ödemiştir. Pakue’nin görevlendirdiği bir
kartal her gün Nart Sawsurıkho/Nart Nesren Jake’nin ciğerini
gagalayarak ona acı çektirir. Kartal, iyiliksever Nart’ın yaraları
kapandıktan sonra ertesi gün yine gelir ve aynı işkence devam
eder. Onu bu işkenceden Nart Peterez kurtarır.
Sınıfsız toplum
eposu olan Nartlar, Adıgelerin tarih içinde almış oldukları yolun
söylencesidir. Nart Eposu’nda insanlığın iyiliği, mutluluğu ve
aydınlığı için tanrılarla savaşmaktan çekinmeyen kahramanların
söylenceleri yer almaktadır. Adıge mitolojisindeki bu hümanist
anlayış Adıge kültüründeki demokratik, özgürlükçü ve insancıl
değerlerin sözlü edebiyata yansımasıdır.
Nart
Destanları’nda ana unsur olarak, insan yaşamını daha mutlu, daha
renkli kılacak olan, insan onurunu yüksek tutacak “insan sevgisi”
dile getirilmektedir. Batı dünyasında hümanizmin düşünce ve sanata
yansıyarak Yeni Çağ’ı başlattığını göz önüne alacak olursak, Kuzey
Kafkasyalılarda yaşamın ve edebiyatın binlerce yıl önceden beri
hümanizme yönelik gerçeğini de kavramış oluruz. Bu bir yerde
Çerkeslerin tarih süreci içerisinde ulaştıkları uygarlık düzeyini
ve ölçüsünü de gösterir.81
Çerkesler aynı
zamanda yüzlerce yıl süren bir anti-kolonyalist özgürlük
mücadelesi sonucu oluşarak kültürel dokularına nüfuz eden bir
direniş geleneğine sahiptirler. Hun, Moğol, Bizans, İran, Arap,
Kırım, Osmanlı ve Çarlık Rusya’sının bin yıllara yayılan işgalci
saldırıları halkın yoğun direnişiyle karşılaşmış ve savaş adeta
halkın yaşam biçimi olmuştur. Buradaki savaşın anlamı elbette bir
özgürlük mücadelesidir; Çerkeslerin toplumsal bilincinden, kültür,
dil, giyim-kuşam tarzı ve geleneklerine kadar hemen her üstyapı
öğesinde yoğun biçimde hissedilmektedir.
Büyük ozan
Lermontov, Çerkeslerden, “Tanrıları özgürlüktür” şeklinde
bahsederken, aslında Çerkes kültür ve sosyal yaşamındaki
demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü değerleri ifade etmeye
çalışmıştır.
Çerkesya’ya
yönelen en kanlı ve kalıcı işgal Çarlık Rusya’sının işgaliydi. 17.
yüzyılın başlarında Kuzey Kafkasya üzerindeki kolonyalist
hedefleri açığa çıkan Rus Çarlığı yaklaşık 3 yüzyıl boyunca,
bölgeye yönelik uzun vadeli askeri yatırımlar ve amansız bir
vahşet ile işgal politikaları uyguladı. Çerkes halklarına imha
dayattı, onları soykırıma tabi tuttu. Dünyanın en despot
rejimlerinden birine sahip olan “milletler hapishanesi” Çarlık
Rusya’sı, 21 Mayıs 1864’te Kuzey Kafkasya’daki son direnişi de
kırarak bölgeyi tamamen işgal etmiş oldu. Bu tarih Çerkes halkı
açısından özgürlüğün kaybedildiği tarihti. Ancak soykırım
bitmemişti. Rus Çarlığı aynı tarihte Çerkesleri kitlesel olarak
vatanlarından sürdü, Çerkesya’yı yerli halkından %90’lara varan
oranlarda arındırdı. 1856 ve 1860 yıllarında Rusya ile Osmanlı
Devleti arasında imzalanan gizli anlaşmalar gereğince sürülen
Çerkesler Osmanlı topraklarına, Rusya sınırlarından uzak olmaları
şartıyla ve dağıtılarak iskan edildiler. Dolayısıyla 21 Mayıs 1864
tarihi özgürlükle birlikte vatanın da kaybedildiği tarih oldu.
21 Mayıs
1864’te Çerkeslerin yok oluşuna start verildi, Çerkes halkı için
önü alınamayan bir asimilasyon süreci başladı. Bu tarihte ulusal
sorunun ortaya çıkması günümüze kadar sürecek bir ulusal
mücadelenin, yeni bir özgürlük hareketinin tohumlarını attı. Bu
özgürlük hareketinin adı Anayurt Kafkasya’ya Dönüş’tü.
Dönüş, bir
düşünce olarak sürgünle birlikte ortaya çıkmıştı. Soçi’de silahını
son kez havaya sıkarak gemiye binen sürgün Çerkes, geriye,
vatanına bakmış, Kafkas bozkırlarında barış ve dostluğa özgürce at
sürdüğü günleri özlemişti. Yüreği özlemle dolu olan Çerkes o an
köyüne dönmeyi düşlemişti. Hatta pek çok Çerkes sürgün
hazırlıkları sırasında Osmanlı ülkesinde güçlendikten sonra geri
dönüp vatanlarını kurtarabilmeyi ümit ediyordu. Demek ki Dönüş hep
vardı... Dönüş, vatanı işgal etmeye yönelen bir sömürgeci güce
karşı halkın zihninde oluşmuş ulusal bir bilinçti.
Çerkes Sürgünü;
Çarlık Rusya’sının sömürgeci politikaları, Osmanlı Devleti’nin
kolonyalist hile ve aldatmacaları ile Çerkes feodallerin ihaneti
sonucu eyleme geçirilmişti. Bilindiği gibi 1861 yılında Rusya’da
kölelik kurumu hukuken ortadan kaldırılmıştı. Feodaller, Rusya
bünyesinde kaldıkları takdirde toplumsal konumlarını
koruyamayacaklarını bildiklerinden, köleliğin devam ettiği Osmanlı
ülkesine gitmeyi tercih ettiler. Asimilasyon ve kimliksizliğe
gönüllü olarak ilk adımı attılar…
Sürgün
sırasında karşılaşılan her tür olumsuzluk en başta Çerkes
köylülerini etkilemişti. Anayurdu kendi istekleriyle terk eden
feodallerin aksine Çerkes yoksul halkı, emekçi ve köylüleri,
anayurda dönüş talebinde bulunan temel toplumsal kesimi
oluşturuyorlardı. Bu şekilde değerlendirildiğinde Dönüş
Düşüncesi’nin sınıfsal temeli de ortaya çıkacaktır. Bu düşünce,
Çerkes emekçi sınıflarının düşüncesidir.
Sürgünden sonra
Çerkes aydınları örgütlendikleri dernekler ve yayın organları
vasıtasıyla anayurda dönüşü savundular ve anayurtla ilişkiler
kurdular. Orada anadilde eğitim veren okullar açılmasına yardımcı
oldular, gelişen aydınlanma hareketlerine katkı sundular ve
anadilde gazeteler yayınladılar. Dönemin diasporalı Çerkes
aydınlarının sürgün ve anayurda dönüş konusundaki görüşlerini
Ğuaze gazetesinde yayınlanan “Hicret ve Avdet” adlı makale
özetlemektedir. Makalede, anayurda dönen bir gruptan
bahsedildikten sonra, “Keşke diğerleri de hep böyle yapsalardı.”
denmektedir.82
1961
Anayasası’nın getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda,
temelinde 21 Mayıs 1864 Sürgünü bulunan Çerkes ulusal sorunu yoğun
biçimde tartışılmış ve çözüm önerileri üretilmiştir. Bu dönemde
Dönüş Düşüncesi de demokratik açılımlarını yaparak son derece
ilerici bir niteliğe kavuşmuştur. Artık bir Dönüşçü, Kafkasya’ya
dönerek oradaki bütün Rusları kovmayı düşünmüyordu, intikam almaya
yönelik bir dönüş anlayışı terk edilmişti, çünkü artık Kuzey
Kafkasya’daki tüm halklar özgürdü, ulusal hakları verilmiş, ulusal
sorun Leninist anlamda self-determinasyon hakkının pratiği ile
çözülmüştü. Halkların kardeşliği ilkesi sağlam teminatlara
kavuşmuştu.
Ancak Çerkes
ulusal yaşamının geleceği halen belirsizdi. Çünkü anayurdun
demografik sorunları vardı ve Çerkesler anayurtlarında da azınlık
durumundaydılar. Bu durum sosyalizmin egemen olduğu anayurtta dahi
uzun vadede yok oluşu getirebilirdi. Diasporada ise halk faşist
politikalar ve asimilasyonla cebelleşiyordu, yok oluş
kaçınılmazdı. Bu sorunların yaşandığı 1960’lı, 1970’li yıllar ve
sonrasında Dönüş Düşüncesi hararetle savunuldu.
Sürgünden
günümüze kadar gelen Dönüşçü Düşünce aynı anda, tek bir eylemle
hem anayurdun demografik sorunlarını çözecek hem de diasporada
yaşanan asimilasyon sürecinden halkı kurtaracak bir çözüm
önerisidir. Ulusal soruna üretilmiş tek çözüm ve dünyanın en masum
taleplerinden biri olarak Anayurt Kafkasya’ya Dönüş, Çerkes
halkının kendi siyaseti, ulusal politikasıdır.
21 Mayıs
1864’te sürgünle birlikte kaybedilen vatan ve özgürlük kitlesel
bir Dönüş hareketiyle yeniden kazanılabilir. Dönüş, özgür bir
ulusal yaşam hedefinde olan kitleler için kaçınılmaz bir
eylemliliktir. Sürgüne isyan, sömürü ve ulusal baskılara
direniştir. Ulusal sorunu çözebilecek nitelikte güçlü bir Çerkes
ulusal politikasıdır.
İnsanlık, 21.
yüzyılın henüz başında olduğumuz bu dönemde bir gericilik dönemi
yaşamaktadır. Küreselleşme adı verilen bu dönemde emperyalizm daha
bir vahşileşmiş ve sınır tanımaz olmuştur. ABD’nin dünya
jandarmalığı ve siyasal liderliği, beraberinde, onun istediği
ülkeyi uluslararası toplumu hiçe sayarak işgal etmesini
getirmektedir. Emperyalist ülkelerin saldırgan ve işgale yönelik
politikaları dünyayı kan gölüne çevirmektedir. Rus işgalindeki
Çeçenya ile Afganistan ve Irak dünyanın en sıcak çatışmalarının
yaşandığı bölgelerdir.
Küreselleşme
sürecinde söz konusu olan sadece kanlı işgaller değildir. Süreç
aynı zamanda halklara kültürel emperyalizm ve kültürel yozlaşmayı
dayatmaktadır. Hızla bireyselleşen insan, bencilleşmekte, tek
tipleşmekte, kişisel çıkarlarını her şeyin üstünde görmekte ve
tekdüze bir tüketim toplumunun esiri haline gelmektedir. 21.
yüzyıl insanının dili de tıpkı diğer kültürel değerleri gibi
dejenere olmaktadır. İnsanlar kişiliksiz, kimliksiz ve güvensiz
aciz yaratıklar haline getirilmektedir.
Ancak,
küreselleşmeye ulusal kültür direnmektedir. Söz konusu olan ezilen
bir ulusun kültürüyse bu direniş daha büyük bir anlam ifade
etmektedir. Ezilen ulusun politikaları da bu kültürel direnişe yön
verebiliyorsa, ulus kendi içinde küreselleşme karşıtı bir
alternatif cephe yaratabilmektedir. Zapatista’ların mücadelesi
bunun en güzel örneği olarak karşımıza çıkmaktadır...
Zapatist Ulusal
Kurtuluş Ordusu’nun tarihi, silahlı bir başkaldırı hareketinin
nasıl sivilleşip “söz alarak” alternatif bir direniş deneyimine
dönüştüğünün hikayesidir. Güneydoğu Meksika dağlarında yeşeren ve
Zapatizm olarak kendini tanıtan bu son derece özgün deneyim, sivil
toplumla geliştirdiği farklı siyasal ilişkilerden ötürü çok kısa
bir zamanda uluslararası boyutta bir “öteki siyaset” seçeneği
haline gelebilmiş ve alternatif küreselleşme hareketinin temel
taşlarından birini oluşturabilmiştir. Zapatist “öteki siyaset”,
farklı tekilliklerin çoklu birlikteliğine köprü görevi görmek gibi
hedefler koymuştur önüne. Ancak kendisini örnek alınacak bir model
ya da ulaşılacak bir hedef olarak görmez; önceden çizilen
hedeflerin ve tanımlanmış kimliklerin dışında kalan süreğen bir
isyankarlık halidir Zapatizm. Zapatizm’de onur, tüm unutulmuşlar
ve dışlanmışların başkaldırıyla birlikte yoğrulacağı etik
hamurdur; yöneten/yönetilen ayrımının kaynağı olarak gördükleri
iktidara karşı gelmenin birincil itici gücünü oluşturur.83
Çerkes halkı
açısından da durum aynı özellikleri taşımaktadır. Anayurdu da
dahil bulunduğu tüm coğrafyalarda azınlık bir ezilen ulus
konumunda olan Çerkesler kendi içlerinde küreselleşmeye alternatif
bir politika belirleyebilecek durumdalar…
Çerkes halkı
küreselleşmeden çok farklı şekillerde etkilenmektedir. Örneğin;
kültürel yozlaşma Çerkeslerin egemenliği altında bulundukları
ulusun (Rus, Türk, Arap) kültürünü etkilemekte, ardından da bu
kültür vasıtasıyla Çerkes kültürüne nüfuz etmektedir. Dolayısıyla,
yeryüzündeki herhangi bir Çerkes, Amerikalıya benzeyen
Rus/Türk/Arap haline gelmektedir. Faşizan asimilasyon politikaları
ile küreselleşmenin getirdiği kültürel emperyalizm ve yozlaşma ona
iradesi dışında bu durumu dayatmaktadır.
Bir Çerkes'in
bu yozlaşma ve çürümeden kendini koruyabilmesi onun yukarıda
anlatmaya çalıştığımız, özgürlükçü, demokratik ve eşitlikçi
değerlerle dolu kültürüne sıkı sıkıya bağlanması sayesinde mümkün
olabilir. Dünya genelinde küreselleşmenin yozlaştırıcı etkilerine
karşı direnen ulusal kültür, Çerkesler özelinde Adıge ve Abhaz
ulusal kültürleridir. “Tanrı bütün dünya insanlarını özgür ve
mutlu kılsın, fakat Abhazya’yı da unutmasın”
** anlayışındaki bir
halk, “Halkların Kardeşliği”, barış, özgürlük, eşitlik, insan
hakları ve demokrasi gibi evrensel değerlere hiç de yabancı
değildir ve hatta bu değerleri savunan öncü halklardan biri
konumuna gelebilir.
Sayıca az
halkların haklarının gasp edildiği, soykırıma tabi tutuldukları ve
çoğu kez de emperyalistler arası çıkar savaşlarında
kullanıldıkları günümüz dünyasında ezilen ulusların ulusal soruna
yönelik geliştirdikleri politikalar da büyük önem kazanmaktadır.
Tutarlı bir önderlik ile doğru ulusal politikalar izleyen uluslar
kendiliğinden gelişebilecek küreselleşme karşıtı bir hareketin
potansiyelini taşımaktadırlar. Çerkesler (Adıge ve Abhazlar)
açısından bu politikanın adı Anayurt Kafkasya’ya Dönüştür ve
Dönüşün bir eylem biçimi olarak emperyalist güç odakları
tarafından kullanılabilmesi de mümkün değildir.
Dönüş, eyleme
geçirilmesi zor ve zaman alsa bile, bir düşünce, daha da önemlisi
bir ulusal bilinç olarak zihinde yer ettiği takdirde kişiyi neo-liberalizmin
ve küreselleşmenin yaygınlaştırdığı bireysel, bencil ve çıkarcı
düşünce tarzından kurtarabilir. Dönüş’ü ulusal bir ideal olarak
kirlenen dünya siyaseti ve emperyalist politikalara karşı bir
duruş olarak algılamakta yarar vardır. Halkların özgürlüklerinin
gasp edildiği 21. yüzyıl dünyasında Dönüşçü Düşünce, rehber
edinilmesi gereken bir ulusal siyasettir ve Çerkes özgürlüğü
yolunda temel araç işlevi görecektir.
Çerkes halkı,
tüm dünyada gericilik döneminin yaşandığı ve Küreselleşme olarak
adlandırılan bu sürecin olumsuz etkilerinden ancak manevi
köklerine, ulusal kültürüne, anayurduna ve ulusal siyaseti Dönüş’e
daha sıkı sarılarak korunabilir.
Çerkes ulusal
kültürü ve Anayurt Kafkasya’ya Dönüş Düşüncesi, Çerkes halkının
küreselleşme karşısındaki en temel alternatifi ve yol
göstericisidir.
1 İbrahim Ülger,
Küreselleşme, Etki Yayınları, İzmir 2000, s.26
2 İbrahim Ülger,
A.g.e, s.20
3 İbrahim Ülger,
A.g.e, s.22
4 İbrahim Ülger,
A.g.e, s.25
5 İbrahim Ülger,
A.g.e, s.32
6 İbrahim Ülger,
A.g.e, s.24
7 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Yayıncılık, Ankara-Aralık
2001, s.2
8 Savaş
Çoban,Küreselleşme Ulus-devlet Azınlıklar ve Dil, Su
Yayınları, İstanbul-Nisan 2005, s.9
9 aktaran Michael
Löwy, Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, Nisan 2002, s.70
10 aktaran Temel
Demirer, Yeni Dünya Düzeni, Pelikan Yayınları, İstanbul-Mart
1996, s.105
11 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, Legal Yayıncılık,
İstanbul-Mayıs 2004, s.142
12 Rukiye Akkaya,
A.g.e, s.139
13 Rukiye Akkaya,
A.g.e, s.139
14 Rukiye Akkaya,
A.g.e, s.140
15 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.4
16 Baskın Oran,
A.g.e, s.5
17 Baskın Oran,
A.g.e, s.6
18 Baskın Oran,
A.g.e, s.9
19 Baskın Oran,
A.g.e, s.28
20 Baskın Oran,
A.g.e, s.28-29
21 Savaş Çoban,
Küreselleşme Ulus-devlet Azınlıklar ve Dil, s.10
22 Emre Kongar,
Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul-Aralık
2001, s.23-28
23 Mehmet İnanç
Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, Etki Yayınları, İzmir
2001, s.348
24 Temel Demirer,
Yeni Dünya Düzeni, s.58
25 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, Ütopya Yayınevi,
Ankara-Mayıs 2003, s.20
26 Temel Demirer,
Yeni Dünya Düzeni, s.128-129
27 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.22
28 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.142
29 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.19
30 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.3
31 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.21
32 aktaran Temel
Demirer, Yeni Dünya Düzeni, s.87
33 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.21
* Dikotomi:
Birbirini tamamlayan ve anlatmaya yarayan iki zıt kavramdan
oluşan ikili, gece-gündüz, kadın-erkek, sıcak-soğuk gibi.
34 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.46-47
35 Işık Kutlu,
“Boyun Eğmek Yoktur Kitabımızda”, Yeni Atılım Gazetesi, 13
Mart 2004, s.10
36 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.138
37 Rukiye Akkaya,
A.g.e, s.138
38 Rukiye Akkaya,
A.g.e, s.113
39 Savaş Çoban,
Küreselleşme Ulus-devlet Azınlıklar ve Dil, s.17-18
40 Savaş Çoban,
A.g.e, s.18
41 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.106
42 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.50
43 Baskın Oran,
A.g.e, s.53-54
44 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.144
45 aktaran Temel
Demirer, Yeni Dünya Düzeni, s.204
46 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.57
47 Savaş Çoban,
Küreselleşme Ulus-devlet Azınlıklar ve Dil, s.11
48 Savaş Çoban,
A.g.e, s.11-12
49 Savaş Çoban,
A.g.e, s.12
50 Savaş Çoban,
A.g.e, s.14
51 Savaş Çoban,
A.g.e, s.15
52 Savaş Çoban,
A.g.e, s.15-16
53 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.122
54 Temel Demirer,
Yeni Dünya Düzeni, s.107
55 Temel Demirer,
A.g.e, s.107
56 Mehmet İnanç
Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s.9-10
57 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.10-11
58 Fikret
Başkaya, A.g.e, s.11
59 Mehmet İnanç
Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s.354
60 Fikret
Başkaya, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.13-14
61 Temel Demirer,
Yeni Dünya Düzeni, s.11
62 Mehmet İnanç
Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s.7-8
63 Rukiye Akkaya,
Küreselleşme Olgusu Karşısında Ulus Sorunu, s.137
64 Jacques Sapir,
Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.140
65 Temel Demirer,
Yeni Dünya Düzeni, s.123
66 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.32
67 Michael Löwy,
Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, Nisan 2002, s.71
68 Vladimir
Kizima, Küreselleşme mi? Emperyalizm mi?, s.131
69 Baskın Oran,
Küreselleşme ve Azınlıklar, s.57
70 Baskın Oran,
A.g.e, s.21
71 Baskın Oran,
A.g.e, s.57-58
72 Michael Löwy,
Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, Nisan 2002, s.72
73 Mehmet İnanç
Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s.354
74 Murat Özden,
Ulusal Sorun ve Çerkeslerin Konumu, Doğan Basımevi,
İstanbul-Haziran 1979, s.77
75 A. Fonvill,
Çerkesya Bağımsızlık Savaşı, Nart Yayıncılık, İstanbul-Şubat
1996, s.26
76 Fahri Huvaj,
Ğuaze, Kafkas Derneği İletişim Bülteni, Ankara-Ocak 2005, sayı
7, s.2
77 Murat Özden,
Ulusal Sorun ve Çerkeslerin Konumu, s.76
78 Biz Çerkesler,
Kafkas Dernekleri Federasyonu Yayınları, Ankara-Ocak 2005,
s.65
82 “Hicret ve
Avdet”, Ğuaze Gazetesinden aktaran Çerkeslerin Sürgünü, Kafkas
Derneği Yayınları, Ankara 2001, s.328
83 Gökhan Kaya,
“Ateş ve Sözün Dansı”, Birgün Gazetesi, 6 Aralık 2005, s.12
** Geleneksel
Abhaz duasından bir bölüm.
|