|
Kimlerdir bu
Türkler?
Konya Valisi Celal Bey... Erzurum Valisi Tahsin Bey... Ankara
Valisi Hasan Mazhar Bey... Kastamonu Valisi Reşit Paşa...
Basra Valisi Ferit Bey... Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey...
Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey... Müntefek (Basra'ya bağlı)
Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey... Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi
Bey... Beşiri (Batman) Kaymakam Vekili Sabit Bey...
Ve komşusunu kaçıran, saklayan, hiç olmazsa çocukları
kurtarmak için onları alıp evlat edinen daha nice isimsiz
kahraman... Binlerce Türk ve Müslüman... Binlerce insan gibi
insan...
Ermenileri korumanın cezası ölümdü. Bunlardan Ferit, Bedii
Nuri, Hüseyin Nesimi ve Sabit Beyler, Osmanlı gizli servisi
Teşkilat- ı Mahsusa tarafından öldürüldüler.
(Belki günün birinde Abdi, Uğur, Bedrettin, Ahmet Taner
Beyler'in, Bahriye Hanım'ın gerçek katilleri meydana çıkar da
bazı gazeteciler de utanırlar.)
Merkezden gelen emirlere karşı çıkanların bir kısmı bunu
"örfi", bir kısmı "insani", bir kısmı "dini"
nedenlerle yapmışlardı. İçlerinde "gâvursuz memleket olur
mu yahu" diyenler olduğu gibi, "ben Allah'tan korkarım"
diyenler de vardı.
1915 yılı olayları Türk kamuoyuna ve yeni kuşaklara
unutturulduğu için, bu insanlar da unutuldular.
Buna karşılık, tehcirde birinci derecede sorumluluk altında
bulunanlar da "milli kahraman" diye pazarlandılar.
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, direnişçi olduğu için
asılmadı. Ermeni kırdığı için asıldı.
Ama açın bakın, "ilk milli mücadelecilerden biri" diye
tanıtılır. Sanki Hasan Tahsin...
Bir de Çerkes Reşit Bey var tabii. Diyarbakır Valisi.
Yukarıda andığımız bazı kişilerin ölüm emirlerini veren
adam...
İstanbul'da tutuklandı, idam cezası yedi, kaçtı,
yakalanacağını anlayınca Beşiktaş'ta, Fulya tarlasında intihar
etti.
Hani, "Yorgun Savaşçı"nın en başında, Cehennem Topçu
Cemil, General Von Kressensdorff'un armağanı dürbünle, Neriman
Hanım'ın evinden bu olayı seyreder ya...
Kemal Tahir, Reşit Bey'in gerçekte kim olduğunu, ne yaptığını,
niçin kaçtığını anlatmaz, dili varmaz, anlatamaz! Romanın
yazıldığı dönemin "şartları müsait değildir"...
Böylece Reşit Bey de hiç haketmediği "mazlumlar kervanında"
yerini alır.
Açıkça "benim için Türklük, Hipokrat Yemini'nden önce
gelir" demiş olan doktorlarımız da vardır, tehcirin
örgütleyicileri Bahattin Şakir ve Nazım gibi... Bugün de
"sigara içeni muayene etmem" diyen bazı "medyatik"
ve fiyakalı doktorlarımız demek ki buna benzer bir geleneği
sürdürüyorlar.
Bir de, Konya Ereğlisi'nden Kökbudak ailesinin reisi Deli
Mustafa Ağa gibileri var... "Ereğli'deki Ermenileri çöle
sür" emrini alınca, "ulan," demiş, "Türk bulgur
olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni'yi koymasak o pilav
yenmez! Onlar bu memleketin hem tadı, hem de tuzudur!"
Kimlerin torunu olacaksınız, karar verin. Hipokrat
Yemini'ni tanımayan "okumuş" İttihatçı doktorların mı,
onurumuzu kurtaran "okumamış" Deli Mustafa'nın mı?

28 Nisan 2010
Yavuz Baydar
uyarınca hatırladım... Kemal Tahir"in "Yorgun
Savaşçı" romanında "Ermeni kırıcı" Diyarbakır
Valisi Çerkes Reşit Bey meselesini üstü kapalı geçtiğini, işin
gerçeğini dili varmadığı için yazamadığını söylemiştim.
Elbette onu kurtarmaya çalışan ama başaramayan İttihatçı
arkadaşlarının ağzından "kıyıcı" olduğu, hatta "bir
çizgiyi geçtiği, bir eşiği aştığı" dile getirilmişti ama
konu o düzeyde kalmıştı.
Böylece Reşit Bey de "kurtuluş savaşımızın ilk kıvılcımını
çakmaya hazırlanan asker ve sivil aydınlardan biri gibi"
görünüyordu... Tıpkı, romanda Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi
olduğu hiç dile getirilmeyen bir başka Çerkes Reşit, yani
Ethem'in ağabeyi gibi...
Romandan yapılan iki ayrı televizyon dizisinde de (Halit Refiğ
ve Tunca Yönder yönetimlerinde) bu konuya girilmesi mümkün
değildi. Bu tartışmanın yeri bir televizyon dizisi olamazdı.
Yavuz Baydar dostum aradı, "aç 'Büyük Mal' romanını,
110'uncu sayfaya bak" dedi. (Bilgi Yayınları'ndan çıkmış
ilk baskısı tabii, bizim kuşağın elinde Kemal Tahir'in hep
artık sararmış ilk baskıları vardır.)
Yorgun Savaşçı'dan beş yıl sonra yayınlandı Büyük Mal.
Artık bazı şeyleri konuşmak için "şartlar daha müsaitti"...
Bugün daha bir öyledir.
Bakınız orada, Kemal Tahir, tadına doyulmaz o muhteşem
Türkçe'siyle, Çorum köylüsünün ağzından, daha doğrusu Kavat
Abuzer ile Emey kahpesinin oğlu Sülük'ün ağzından 1915
olaylarını nasıl aktarıyor ve İttihat ve Terakki'yle nasıl
kafa buluyor:
"İşte bu Yakup Cemil Bey akşam yemeğinden sonra beni çekti
tenhaya... Beri bak Sülük Bey, seni sordum soruşturdum, gayet
yiğit olduğunu öğrendim, kulağını aç iyi dinle, çünkü
uyuklamanın sırası değildir, padişah fermanı ve de Enver
Paşa'mızın emridir... Hükümatımız bunlara 'sür emri'
çıkaracaktır. Hükümat kısmı hükümat olduğundan ancak 'sür
emri' çıkarabilip 'vur emri' çıkaramamaktadır. Gerisi burada
sizin gibi yiğit Türkler'e ve de dini bütün Müslümanlar'a
kalmıştır. Bunlar Arabistan'a doğru sürülecektir.
Hükümatımızın zaptiyesi savaş sebebiyle gayet azdır. Çoğu
çaptan düşmüş kocalardır. Vatan düşmanlarının yolda şuraya
buraya dağılması ihtimali vardır. Ayrıca dağdaki Ermeni'nin
gelip vurup kurtarmaya çabalaması haritada yazılıdır. Milis
gücü kursanız, yetersiz zaptiyeyi destekleseniz gerektir.
Allah'a şükür Çorum'umuzda boğaz kıtlığına kıran girmemiştir.
Sıklık Boğazı'mız, Hışır Boğazı'mız, Harami Boğazı'mız, hele
de Kırkdilim Boğazı'mız gibi boğazlarımız vardır. Bunlar
girilmesi kolay çıkılması zor boğazlardır. Hükümat kısmının
sürgün zagonunu kendiniz bilmez değilsiniz. 'Malı senin, canı
senin, ırzı bile senin, bir kemiği benim, o da meydanda
kalırsa' hesabıdır. Ben seni gayet yiğit gördüm ve gayet temiz
Türk oğlu Türk ve de dini bütün Müslüman oğlu Müslüman gördüm.
Savaşa girmeyen ve de gavur kırmayan gaziliği elde edebilemez.
Ne mutlu sizlere ki, hükümatımızın sürgün zagonu yetişmekle
gaziliği cebe indirmektesiniz. Göreyim seni, dünyanın yüzünden
Ermeni adını silesin. Bu dünyada padişahımızın gayret nişanını
göğsüne takınıp salınasın ve de öte dünyada cennetin baş
köşesindeki gaziler köşküne yanlayıp keyfine bakasın..."
Bu gençlik anısını anlatan Sülük Bey, yaşı ilerleyince,
tek parti devrinde, otuzlu yıllarda ne mi olmuştu?
CHP Çorum milletvekili!
Açın romanı, bakın. |