...................
...................
DELİ MUSTAFA

Engin Ardıç
Sabah Gazetesi, 26-28 Nisan 2010

                         
...................
 
...................

Obama, 24 Nisan konuşmasında "Ermenileri kurtaran Türklere" selam göndermiş...

İlk kez oluyor bu... Soykırımı kabul eden ama laf cambazlığıyla soykırım kelimesini ağzına almayıp bizi "memnun eden" Amerikan başkanı, çok şükür ilk kez onları hatırlıyor...

Kimlerdir bu Türkler?

Konya Valisi Celal Bey... Erzurum Valisi Tahsin Bey... Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey... Kastamonu Valisi Reşit Paşa... Basra Valisi Ferit Bey... Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey... Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey... Müntefek (Basra'ya bağlı) Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey... Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey... Beşiri (Batman) Kaymakam Vekili Sabit Bey...
Ve komşusunu kaçıran, saklayan, hiç olmazsa çocukları kurtarmak için onları alıp evlat edinen daha nice isimsiz kahraman... Binlerce Türk ve Müslüman... Binlerce insan gibi insan...

Ermenileri korumanın cezası ölümdü. Bunlardan Ferit, Bedii Nuri, Hüseyin Nesimi ve Sabit Beyler, Osmanlı gizli servisi Teşkilat- ı Mahsusa tarafından öldürüldüler.

(Belki günün birinde Abdi, Uğur, Bedrettin, Ahmet Taner Beyler'in, Bahriye Hanım'ın gerçek katilleri meydana çıkar da bazı gazeteciler de utanırlar.)
Merkezden gelen emirlere karşı çıkanların bir kısmı bunu "örfi", bir kısmı "insani", bir kısmı "dini" nedenlerle yapmışlardı. İçlerinde "gâvursuz memleket olur mu yahu" diyenler olduğu gibi, "ben Allah'tan korkarım" diyenler de vardı.

1915 yılı olayları Türk kamuoyuna ve yeni kuşaklara unutturulduğu için, bu insanlar da unutuldular.

Buna karşılık, tehcirde birinci derecede sorumluluk altında bulunanlar da "milli kahraman" diye pazarlandılar.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, direnişçi olduğu için asılmadı. Ermeni kırdığı için asıldı.

Ama açın bakın, "ilk milli mücadelecilerden biri" diye tanıtılır. Sanki Hasan Tahsin...

Bir de Çerkes Reşit Bey var tabii. Diyarbakır Valisi.

Yukarıda andığımız bazı kişilerin ölüm emirlerini veren adam...

İstanbul'da tutuklandı, idam cezası yedi, kaçtı, yakalanacağını anlayınca Beşiktaş'ta, Fulya tarlasında intihar etti.

Hani, "Yorgun Savaşçı"nın en başında, Cehennem Topçu Cemil, General Von Kressensdorff'un armağanı dürbünle, Neriman Hanım'ın evinden bu olayı seyreder ya...

Kemal Tahir, Reşit Bey'in gerçekte kim olduğunu, ne yaptığını, niçin kaçtığını anlatmaz, dili varmaz, anlatamaz! Romanın yazıldığı dönemin "şartları müsait değildir"...

Böylece Reşit Bey de hiç haketmediği "mazlumlar kervanında" yerini alır.

Açıkça "benim için Türklük, Hipokrat Yemini'nden önce gelir" demiş olan doktorlarımız da vardır, tehcirin örgütleyicileri Bahattin Şakir ve Nazım gibi... Bugün de "sigara içeni muayene etmem" diyen bazı "medyatik" ve fiyakalı doktorlarımız demek ki buna benzer bir geleneği sürdürüyorlar.
Bir de, Konya Ereğlisi'nden Kökbudak ailesinin reisi Deli Mustafa Ağa gibileri var... "Ereğli'deki Ermenileri çöle sür" emrini alınca, "ulan," demiş, "Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni'yi koymasak o pilav yenmez! Onlar bu memleketin hem tadı, hem de tuzudur!"

Kimlerin torunu olacaksınız, karar verin. Hipokrat Yemini'ni tanımayan "okumuş" İttihatçı doktorların mı, onurumuzu kurtaran "okumamış" Deli Mustafa'nın mı?

28 Nisan 2010

Yavuz Baydar uyarınca hatırladım... Kemal Tahir"in "Yorgun Savaşçı" romanında "Ermeni kırıcı" Diyarbakır Valisi Çerkes Reşit Bey meselesini üstü kapalı geçtiğini, işin gerçeğini dili varmadığı için yazamadığını söylemiştim.

Elbette onu kurtarmaya çalışan ama başaramayan İttihatçı arkadaşlarının ağzından "kıyıcı" olduğu, hatta "bir çizgiyi geçtiği, bir eşiği aştığı" dile getirilmişti ama konu o düzeyde kalmıştı.

Böylece Reşit Bey de "kurtuluş savaşımızın ilk kıvılcımını çakmaya hazırlanan asker ve sivil aydınlardan biri gibi" görünüyordu... Tıpkı, romanda Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi olduğu hiç dile getirilmeyen bir başka Çerkes Reşit, yani Ethem'in ağabeyi gibi...

Romandan yapılan iki ayrı televizyon dizisinde de (Halit Refiğ ve Tunca Yönder yönetimlerinde) bu konuya girilmesi mümkün değildi. Bu tartışmanın yeri bir televizyon dizisi olamazdı.

Yavuz Baydar dostum aradı, "aç 'Büyük Mal' romanını, 110'uncu sayfaya bak" dedi. (Bilgi Yayınları'ndan çıkmış ilk baskısı tabii, bizim kuşağın elinde Kemal Tahir'in hep artık sararmış ilk baskıları vardır.)
Yorgun Savaşçı'dan beş yıl sonra yayınlandı Büyük Mal.

Artık bazı şeyleri konuşmak için "şartlar daha müsaitti"...

Bugün daha bir öyledir.

Bakınız orada, Kemal Tahir, tadına doyulmaz o muhteşem Türkçe'siyle, Çorum köylüsünün ağzından, daha doğrusu Kavat Abuzer ile Emey kahpesinin oğlu Sülük'ün ağzından 1915 olaylarını nasıl aktarıyor ve İttihat ve Terakki'yle nasıl kafa buluyor:

"İşte bu Yakup Cemil Bey akşam yemeğinden sonra beni çekti tenhaya... Beri bak Sülük Bey, seni sordum soruşturdum, gayet yiğit olduğunu öğrendim, kulağını aç iyi dinle, çünkü uyuklamanın sırası değildir, padişah fermanı ve de Enver Paşa'mızın emridir... Hükümatımız bunlara 'sür emri' çıkaracaktır. Hükümat kısmı hükümat olduğundan ancak 'sür emri' çıkarabilip 'vur emri' çıkaramamaktadır. Gerisi burada sizin gibi yiğit Türkler'e ve de dini bütün Müslümanlar'a kalmıştır. Bunlar Arabistan'a doğru sürülecektir. Hükümatımızın zaptiyesi savaş sebebiyle gayet azdır. Çoğu çaptan düşmüş kocalardır. Vatan düşmanlarının yolda şuraya buraya dağılması ihtimali vardır. Ayrıca dağdaki Ermeni'nin gelip vurup kurtarmaya çabalaması haritada yazılıdır. Milis gücü kursanız, yetersiz zaptiyeyi destekleseniz gerektir. Allah'a şükür Çorum'umuzda boğaz kıtlığına kıran girmemiştir. Sıklık Boğazı'mız, Hışır Boğazı'mız, Harami Boğazı'mız, hele de Kırkdilim Boğazı'mız gibi boğazlarımız vardır. Bunlar girilmesi kolay çıkılması zor boğazlardır. Hükümat kısmının sürgün zagonunu kendiniz bilmez değilsiniz. 'Malı senin, canı senin, ırzı bile senin, bir kemiği benim, o da meydanda kalırsa' hesabıdır. Ben seni gayet yiğit gördüm ve gayet temiz Türk oğlu Türk ve de dini bütün Müslüman oğlu Müslüman gördüm. Savaşa girmeyen ve de gavur kırmayan gaziliği elde edebilemez. Ne mutlu sizlere ki, hükümatımızın sürgün zagonu yetişmekle gaziliği cebe indirmektesiniz. Göreyim seni, dünyanın yüzünden Ermeni adını silesin. Bu dünyada padişahımızın gayret nişanını göğsüne takınıp salınasın ve de öte dünyada cennetin baş köşesindeki gaziler köşküne yanlayıp keyfine bakasın..."

Bu gençlik anısını anlatan Sülük Bey, yaşı ilerleyince, tek parti devrinde, otuzlu yıllarda ne mi olmuştu?

CHP Çorum milletvekili!

Açın romanı, bakın.