|
|

MENÜ
|
|
|
. |
|
. |
|
ANLATSAM KİM
İNANIR?
ŞTIM Münteha Jan Gülsu |
 |
|
CC
Edebiyat Tarih
Departmanı |
|
. |
|
. |
Nalçik konseri... Seyirci sıcak,
gözyaşlarını tutamıyorlar zaman zaman. Sahnede, anavatanına 4
nesil sonra dönmüş birisi var ve anadilinde şarkı söylüyor;
acıklı olduğu kadar da mutlu edici belki...
İki şarkımı bitirip, sahneye minik bir kızın getirdiği
çiçekleri de alarak kulise geçiyor ve ikinci sahnemi beklemeye
koyuluyorum. |
|
|
|
|
. |
Aradan birkaç dakika geçiyor,
sahne sırası bekleyen sanatçılarla sohbet ederken bir gölge
görüyorum karşımda ve gayri ihtiyari başımı kaldırıyorum. Genç
bir çocuk, 25-26 yaşlarında; kocaman bir gül buketi uzatıyor
ve bir şey söylüyor; sahnedeki Sultan Uragan'ın o güzel,
gümbür gümbür sesinden tam anlayamıyorum.
Uzanıp elini sıkıyor ve buketi alıyorum, ancak tam bu sırada "Ştım'lar
gönderdi bunu." diyor tekrarla. Anlıyorum cümleyi, ama anlam
veremiyorum sanki; tekraren soruyorum. "Sen Ştım mısın?"
"Evet." diyor gülümseyerek. Uzanıp boynuna sarılıyorum
hasretle. "Bekleyin." diyorum, "Çıkışta salonun koridorunda
bekleyin!"
Konser çıkışı alelacele koridora atıyorum kendimi.
Bekliyorlar; 4 genç... 3'ü ailemden delikanlılar, biri
gelinimiz. Kucaklaşıyoruz. Hayatımda ilk kez görüyorum onları
oysa ki...
"Kalabalıktık ama diğerleri gitmek zorunda kaldı. O sahneye
çiçek getiren küçük kız da bizim, yeğenimiz o da." diyorlar
gülümseyerek, mutlu...
"Bize gidelim, bizde kal!" diye ısrar ediyorlar. "Sonra..."
diyorum. "Yarın arayacağız, bekle." deyip gidiyorlar.
Ertesi gün arıyorlar ve bir sonraki gün köye götürmek
istediklerini söylüyorlar beni ve ev sahiplerimi. Anlaşıyoruz.
Nalçik'te, çok değerli ŞENIBE Beycan amca ve eşi Leyla
teyzenin evlerinde misafirim.
Diğer ev sahiplerim ise sevgili ŞIK hüsnü ağabey ve eşi KIP
Gupse abla... Bana ikisi ve Türkiye'den beraber gittiğimiz
arkadaşım BLENAWE Eyüp eşlik edecekler. "Arabamız var, sizin
gelmenize gerek yok." diyoruz, dinlemiyorlar. Araba
gönderiyorlar. Nalçik çıkışında buluşmayı kararlaştırıyoruz.
Ve yeni bulduğum, 150 yıldır uzakta olduğum ailemin
fertlerinden birini daha görüyorum ilk kez; arabadan inmiş
yanımıza gelen kuzenim Azamat pek sevimli görünüyor gözüme...
Yınalhable'ye doğru yol alıyoruz. Şaşkınım. Keyifliyim.
Telaşlıyım. Mutluyum. Hüzünlüyüm. Umutluyum - umutsuzum.
Korkuyorum - güvende hissediyorum. Sabırsızım. Meraklıyım.
Alışkınım ve yabancıyım.
Kısacası ben, 150 yıl sonra vatanına dönmüş bir sürgünüm.
Evlerimiz hemen köyün girişinde. Bu köyde iki aile Ştım var,
daha kalabalık yaşadığımız köyler ise Altud, İslamey, Nartan...
Avluya yanaştığımızda şaşkınlığım artıyor. Avlu girişinde
arabalar toplanmış. "Kalabalıklar galiba" diyorum içimden.
Kapılar açılıyor ve arabaya "içeri gir" işareti yapıyorlar.
Avluya giriyoruz arabamızla. Bakıyorlar inmeden önce,
kestirmeye çalışıyorlar; iki bayan var arabada, kızkardeşimiz
hangisi... Uzaktan selamlaşıp ayıp etmekten korkuyorlar belli
ki... Beni konserde görüp tanıyanlara soruyorlar gizlice.
Arabadan iner inmez yaklaşan ilk kişiye sarılıyorum hasretle.
ŞTIM Ali... 150 yıldır ayrı olduğum amcam...
Ve diğerleri... Musa, Fatima, Karalbi, Salim, Amede, Laura,
Lena; gelinlerimiz Rita, Setenay, Nataşa, Marina; damadımız
Eine...
Hepsi avluda, merak ve hasretle kucaklıyorlar beni.
Eve girer girmez sofraya oturuyoruz. Kuş sütü eksik, malum
Çerkes misafirperverliği... Sohbetleri o kadar keyifli ki,
gülüyoruz akşam boyunca... Sonra Karalbi diyor ki, "Annem yan
evde kaldı. Biraz rahatsız. Seni yanına götüreceğime söz
vermiştim. Gelir misin?" Gidiyoruz.
Uzanmış yatıyor annesi. Sülalemizin en büyük gelinlerinden,
yaşı 80 civarında. Gözleri çok az görüyor.
Karalbi sesleniyor: "Mama, sana Jan'ı getirdim. Türkiye'den
dönen kardeşimizi..."
İlk cümlesi şu oluyor Babış'ın: "Jan, şimdiye kadar
neredeydin?"
Anlatıyor...
"Dede sizin hasretinizle öldü. 'Oradan, gidenlerden dönen bir
tek kişi görseydim; bir tanesi dönseydi...' diyerek öldü... O
öldüğünde gençtim daha. 'Allah'ım, biri seslense şu avlu
kapısından, Ştım diye kimi göndereceğim?' diye çok ağladım..."
Ben ayıp etmek istemiyorum. Ama dayanamıyorum... Yüksek sesle
ağlamaya başlıyorum. Tam susturuyorlar ki ona kalmadan kuzenim
Salim'in üç aylık kızı İlina'yı getirip veriyorlar kucağıma.
Düşünüyorum o an. Hayır, düşünmüyorum. Hissediyorum...
Ştım'ların en eski fertlerinden biri, 60 yılık gelinimiz GHUBJ
Babış... Sürgün ŞTIM Nawruz'un torunu Münteha Jan... Ve
vatanda kalan ŞTIM Salih'in torunu İlina... Yan yanayız. 150
yıl sonra...
Geç saatlere kadar hasret gideriyorum akrabalarımla. "Sanki
bizim evimizde büyüdün, sonra okumaya uzaklara gittin ve geri
döndün be Jan!" diyorlar hep bir ağızdan. Köye Nalçik'ten
benimle gelen ev sahiplerim de şaşkın; Gupse abla tekrarlıyor
"Ne çabuk alıştın sen..." diyor. Şakaya vuruyorum işi, "Biz
Ştım'lar her daim sıcakkanlı insanlarızdır zaten."
Gülüşüyoruz.
Karalbi soruyor: "Nerede kalıyorsun?" söylüyorum. Gayet ciddi
cevap veriyor: "Ama neden başkalarına zahmet oluyorsun yavrum,
dönsene bize?"
Bu sahiplenişi şaşırtmıyor beni. Ama gülüşüyoruz yine de, zira
şaşırtıcı olmasa bile ilginç belki. Ya da değil. Bilmiyorum...
Ayrılık vakti... Bir arabaya da onlar doluşuyor ve öne
geçiyorlar, xabze gereği. Köyden çıkıp epeyce geldikten sonra
şoförümüz sinyal verip durduruyor ve rica minnet geri
dönmelerini sağlıyoruz teşekkür ederek...
Kucağımda güller, hediyeler var yine...
Ertesi gün arıyorlar tekrar. "Bir gece de olsa bizde kalmadan
gitme." diye rica ediyorlar. Ve ekliyorlar: "Altud'dakiler de
bekliyor seni bir akşam."
Birkaç akşam sonra tekrar gelip alıyorlar beni anlaşmamız
üzerine. Altud köyüne gidiyoruz. Bu kez daha kalabalıklar.
Yeni yüzler de var. ŞTIM Seferbi, sülalenin en büyüğü. Adem,
Hanifa, Lena, Aslan, Fatima, İra... Güzel yüzleri, melek
bakışlarıyla anadilimi tertemiz konuşan çocuklarımız Tembolet,
Setenay, Alina... Bana şarkı söyletip söyletip diaspora
şarkılarına eşarplarının ucuyla gözyaşlarını sile sile ağlayan
4 yaşlı kadın; gelinlerimiz...
Ve kadınlardan birinin, dinlediği "diaspora hayatı" üzerine
yorumu:
"Yavrum, siz oralarda yapamayacaksınız. Yaşayamayacaksınız siz
oralarda. Dönün! Ne olur, dönün!"
Bu kez hazırlıklıyım, yanımda ailemin ve köyümün fotoğrafları
ve sülale damgamızın bir resmi var. Fotoğraflara bakıp
amcamların, halamların kendilerine benzediğini söylüyorlar.
Açıkçası arada beni bile şaşırtan bir benzerlik var zaten.
Hatta ŞTIM Adem'i ilk gördüğümde irkiliyorum; Ankara'daki
amcama olan benzerliğinden...
Köyümün, yani Dikilitaş'ın fotoğraflarına bakıp iç çekiyorlar.
"Siz ne yediniz buralarda?" diyorlar. "Ağaç bile yok..."
"Anlat!" diyorlar. "Herşeyi anlat!"
Anlatıyorum... Şaşırıyorlar. Duygulanıyorlar. Üzülüyorlar.
Gözleri doluyor. Çünkü onlar sürgün'ü bilmiyorlar. Hafızaları
silinmiş Rusya tarafından. "Göç!" diyorlar. "Parası olan
gitmiş. Göç etmiş..." Gerçeği anlattıkça şaşırıyorlar.
Yine ayrılık vakti. Ancak bu kez Yınalhable'ye geçeceğiz.
Karalbi'lerde kalacağım.
Vedalaşma daha duygusal bu kez. Zira uzunca bir süre
görüşemeyeceğimizi biliyoruz. Tekrar tekrar kucaklaşıyorlar
benimle. Musa ortamı yumuşatmak için elimdeki hediye
paketlerini göstererek espri yapıyor: "Jan, nereye gidiyorsun
böyle yahu? Eşyalarını da almışsın?" Espriyle cevap veriyorum:
"Ştım'lardan payımı aldım, gidiyorum. Gelinler rahat etsin
azıcık dedim..." Gülüşüyorlar gönülsüzce. Arabaya binerken
Musa arkamdan sesleniyor: "Aman dikkat et de gittiğin sülale
sana Ştım'ları aratmasın. Bize layık birilerini bul." Yine
gülüşüyoruz, utanıyorum bu kinayeli esprisine...
Yınalhable'ye dönüyoruz. Biraz sohbetten sonra gelinimiz
Nataşa, elinde kocaman bir pastayla giriyor içeri.
"Jan, iyi ki doğdun ve bugün vatanına döndün!"
"Aa! Bugün doğumgünümdü!"
Yeni yaşıma anavatanımda giriyorum. 150 yıldır ayrı olduğum
akrabalarımla...
Babış, Karalbi, Fatima, Salim, Nataşa... Doğumgünümü
kutluyoruz dedelerimin topraklarında, öz kardeşlerimle...
Tertemiz bir yatak hazırlıyorlar, Karalbi salonda yatıp Nataşa
ile kendisinin odasını bana açıyor. "Hayır!" diyorum, "Ben
büyüğüm. Dinlemek zorundasın beni. Git ve uyu şimdi,
yorgunsun!" diyor. Çaresiz yatıyorum odalarında...
Dedelerimin köyünde yeni yaşıma giriyorum.
Yağmuru dinleyerek.
Ve yarışarak onunla...
"Hadi yağmur! Hadi!"
"Ben 150 yıllık gözyaşı döküyorum yağmur! 150 yıldır
biriktirdiğimiz gözyaşları bunlar. Var mısın? Yarışabilir
misin benimle?"
"Hadi yağmur! Hadi!"
Sabah kahvaltıdan sonra Karalbi telefonu uzatıyor. "Jan,
babanı arar mısın? Konuşmak istiyorum." Numaraları çevirip
veriyorum telefonu. Babam açıyor. Ve kapatıyorlar kısacık bir
konuşmadan sonra. Karalbi dönüp oturuyor, gözleri nemli.
"Konuşamadı. Ağlıyor."
Tekrar arıyoruz on dakika sonra. "Kardeşim! Nasılsın? İyi
oldun mu şimdi? Geçti mi duygusallığın?"
Kendi hallerine gülüyorlar iki koca adam...
Sohbete koyuluyorlar. Sanki daha dün ayrılmış gibi...
Ama yine... Yine ayrılık vakti...
Ertesi gün uçak kalkıyor. Arıyorlar, "Havaalanına geleceğiz!"
diyorlar.
Geliyorlar da, on-onbeş kişi... Ama check-in'i erken yaptırmak
zorunda kaldığımızdan çıkamıyoruz son kabinden. Dolayısıyla
görüşemiyorum kardeşlerimle; biri hariç... Karalbi askerleri
yarıp geliyor pasaport kontrol noktasına kadar. Elindeki
poşeti uzatıyor. "Bunu babana ver." diyor. Uzaktan el
sıkışıyoruz ve uzaklaşıyor.
Babama gönderdikleri bu poşette bir porselen fincan takımı,
Karalbi'nin kendisine ait bir "bje" (dua edilirken içine
maksıma konulan boynuzdan kadeh) ve bir bez torba içerisinde
toprak var, akşam arayıp Salim'den istediğim toprak...
Yüreğimi bir kez daha, ama bu sefer daha çok bırakıyorum
anavatanda...
Şimdi mi? Sık sık görüşüyoruz onlarla. "Seni özledik!" deyip
arıyorlar. "Ne olur gelin!" diyorlar. Hatta ekliyorlar "Biz
evinizi hazırlayacağız, gelmeyin; dönün!" Karalbi aradığında
kapatırken şunu söylüyor her seferinde: "Kardeşimin sesini
özledim, babanı da arayacağım şimdi."
Bu konuyla alakalı olarak işte böylece, sadece gördüklerimi
anlatabiliyorum bense. Hissettiklerimi mi?
Asla...
Anlatsam, kim inanır ki hem? |
|
. |
|
. |
|
.
|
|
 |