...................
...................
HER DİLİN DÜNYAYI ALGILAYIŞI FARKLI
Reyhan Oksay
30 kasım 2002 tarihli New Scientist dergisinden çevrilmiştir. Cumhuriyet Bilim-Teknik-848
                         
...................
...................

Dilbilimcilere göre anadil dışında öğrenilen her dil, yeni bir kişilik anlamına geliyor. Psikologlar anadilin dünyayı algılama şeklimizi büyük ölçüde etkilediğini ileri sürüyor. Düşüncelerimizi değiştiriyor. Peki ama nasıl?

Konuştuğumuz dil düşünce şeklimizi etkiliyor mu? Dünya görüşümüzü belirliyor mu? Yabancı bir dil öğrenmek için yola çıkanlar, yeni bir dilin yanında neler kazanacaklarını bilmek isteyebilirler.

İlk bakışta bu fikir son derece olası görünüyor. Çok basit bir mesajı iletirken bile kullandığımız dile bağlı olarak tümüyle farklı gözlemlerde bulunmamız gerekir. Sözgelimi bir masanın üzerinde duran kalemleri saymamız istendiği zaman, İngilizce konuşan biriyseniz kalemleri sayar, sayıyı bildirirsiniz. Masanın üzerinde 11 kalem olsun. Rusça konuşan biri kalemlerin dişi mi erkek mi, yada nötr mü olduğunu bilmek zorundadır. Bu durumda 11 sözcüğün nötr şeklini kullanır. Oysa bir Japon, kalemlerin şeklini de bilmek zorundadır. (uzun ve silindirik) ve 11 sözcüğün bu şekildeki nesneler için kullanılan versiyonunu kullanır.

Diğer taraftan hangi lisanda olursa olsun kalem kalemdir diyebilir miyiz? Lisan farklılıkları nesnel dünyayı değiştirmez. Peki düşünce şeklimizi nasıl değiştiriyor?

DİKENLİ SORU

Bilim adamları ve filozoflar bu dikenli sorunun yanıtını bulmaya çalışıyor. Evren’in görüntüsünün kullandığımız yerel dile bağlı olduğunu iddia eden düşünürler her zaman ağırlıktaydı.

1960’lı yıllardan bu yana Noam CHOMSKY ve çok sayıda bilişsel psikiyatrist, dil farklılıklarının önemli olmadığını, lisanın evrensel bir insan özelliği olduğunu ileri sürüyordu. Dolayısıyla bu görüşe göre insanlar, farklı kültürlere sahip olsalar dahi, ortak genetik yapımız sayesinde birbiriyle konuşabilir. Ancak psikologlar söz konusu soruyu derinlemesine inceledikçe ibre ters yöne doğru sapıyor.

Yeni nesil bilim adamları, lisanın beynimize kazınmış, içsel bir özellik olduğu fikrine pek sıcak bakmıyor. “Dil yalnızca işaret veya rakamlarla ifade sistemi değildir” diye konuşan Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Dan SLOBIN, “Beyin deneyimler sayesinde şekillenir” diyor. SLOBIN ve meslektaşları diller arasındaki küçük, hatta dikkati çekmeyen farklılıkların dünyayı algılama şelkini büyük ölçüde etkilediğini düşünüyor. “Bazı insanlar dilin dikkat edilen şeyleri değiştirdiğini ileri sürüyor” diye konuşan Massachusetts Instute of Technology’den Lera BORODİTSKY “Ancak dikkat ettiğiniz şeyler neleri anımsadığınızı da belirler. Kısaca düşünme şeklinizi değiştirir” diyor.

Küçük bir örnek vermek gerekir­se, herhangi bir dilde bir şey söyleme­ye hazırlanırken, bazı şeyleri dikkate alır, bazı şeyleri ise görmezlikten ge­lirsiniz. Sözgelimi Korece yalnızca “Merhaba” demek için hitap ettiğiniz kişiden genç mi yoksa yaşlı mı oldu­ğunuzu bilmeniz yeterlidir. Bu bağ­lamda bir günlük fark bile önemlidir. İspanyolca konuşanlar, hitap ettikle­ri kişi ile ilişkilerinin ne kadar yakın olduğuna bakarlar. Eğer yakınsa “tu”, resmi ise “Usted” kullanırlar. Japonca’da ise kullandığınız “Ben” sözcüğü öne çıkar; bu bağlamda yaşınız, hitap ettiğiniz kişinin yaşı, sizin cinsiyeti­niz, karşınızdakinin cinsiyeti ve ara­nızdaki statü farkı önem kazanır. SLOBIN bu süreci “konuşmak için düşünmek” olarak nitelendiriyor ve bu sürecin önem verdiğimiz konular ve dünya görüşü üzerinde çok etkili olduğunu ileri sürüyor. Örnek ver­mek gerekirse, dünyada konuşulan li­sanların üçte biri yer tarif ederken ke­sin terimlerden yararlanır. Pasifik Adalarında yaşayan yerliler, İngilizce’de söylendiği gibi “ağacın yanı” yeri­ne “ağacın kuzeyi” veya “ağacın deni­ze doğru olan yanı” derler. Bu dillerde insanlar bulundukları yeri mutlaka sabit bir referans noktasına göre be­lirtmek zorundadır. SLOBİN bu dille­ri şöyle anlatıyor: “Penceresiz bir odadaysanız veya karanlıkta yolculuk ediyor olsanız dahi, bir olaydan veya bir yerden bahsederken yer konusun­da sabit bir nokta göstermek zorun­dasınız. Sohbet sırasında “kuzey” söz­cüğünü kullanmasanız bile kuzeyin neresi olduğunu bilmekle yükümlüsünüz.”

Hollanda’da Nijmegen’de bulunan Max Planck Ensitüsü’nden Psikolinguistik Bölümü’nden John LUCY’ye göre kullandığınız dilin nesnelerin şekline veya işlevine odaklanıp odak­lanmaması, dünya ile ilişkilerinizi de etkiler. LUCY, Amerikan İngilizcesini Meksika’nın Yucatan Yarımadası’nda konuşulan Yucatec Maya dili ile kar­şılaştırdı. Bu ikisi arasındaki en önemli farklılığın nesnelerin sınıflan­ması ile ilgili olduğunu keşfetti. İngilizce’de pek çok ismin içinde şekil ka­palı olarak gizlidir. Amerikalılar nes­neleri kendilerine özgü şekilleriyle düşünürler; şeker gibi şekilsiz bir nes­ne için “cup-küp” veya “cup-fincan” gibi ünitelerden yararlanırlar. Ancak Yucatec dilinde nesneler şekli tanım­layan farklı sözcüklerle birlikte ifade edilir Sözgelimi, “ince uzun balmu­mu” mum demektir. Benzer şekilde, ince, uzun muz “muz meyvesi”, yassı muz  “muz yaprağı” anlamına gelir.


TARAK DENEYİ


Bu sınıflama sisteminin insanla­rın düşünüş şeklini etkileyip etkile­mediğini ortaya çıkartmak için LUCY İngilizce ve Yucatec konuşan­lara bir benzetme testi uyguladı. De­neylerden birinde deneklere üç adet tarak vererek, hangi iki tarağın birbi­rine daha çok benzediğini sordu. Ta­raklardan biri plastik ve saplıydı; di­ğeri tahtadan ve saplıydı; üçüncüsü plastik ve sapsızdı. İngilizce konu­şanlar saplı tarakların birbirine daha fazla benzediğini düşünürken, Yuca­tan dilini konuşanlar plastik tarakla­rın benzeştiğini belirttiler. Başka bir testte, LUCY bir plastik kutu, karton­dan bir kutu ve bir karton parçası kullandı. Amerikalılar iki kutuyu se­çerken, Mayalar karton kutuyu ve karton parçasını benzeştirdiler. Baş­ka bir deyişle Amerikalılar şekil üze­rinde odaklanırken, Mayalar malze­me üzerinde duruyordu.

Bu bulgular neyi gösteriyor? “Yu­catec insanları sanat eserleriyle dolu bir ortamda yaşamıyorlar” diye konu­şan Yale Üniversitesi’nden Paul BLOOM, “Eğer bu sonuçları Japon­ya’da alsaydınız beni ikna ederdiniz” diyor. Benzer bir çalışma Japonca konuşanlar üzerinde de gerçekleşti­rildi, ancak bu çalışmadan bir sonuç alınamadı.


DÜNYAYI DİLLE UYDURMA

Hedefe kenetlenen LUCK’yi sonuçlar yıldırmadı. Genç çocuklar üzerinde yürüttüğü çalışmalarda çocukların benzer özelliklere odaklandığını fark etti. Örneğin, tarak ve kutu gibi deneylerde şekil üzerine odaklanırken, şeker gibi şekilsiz nesneler malzemeyi öne çıkarttılar. Çocuklar 8 yaşına gelince lisandan kaynaklan farklılıklar ortaya çıkmaya başlar. “Herkes benzer özelliklerle doğar” diye konuşan LUCY, “Ancak bütün farklılığı dünyayı kendi konuştuğumuz dile uydurma eğilimi yaratır” diyor.

BORODITSKY, dişi/erkek ayırımı gibi yapay sınıflama sistemlerinin bile önemli olabileceğine dikkat çekiyor. İngilizce konuşanlar için bazı nesnelerin dişi/erkek veya nötr olarak sınıflanması çok tuhaftır. Sözgelimi “Sütyen” veya “Dölyatağı” gibi sözcüklerin erkek, “penis” sözcüğünün dişi olması anlamsızdır. Dahası diller arasında bu konuda bir anlaşma yoktur. “Güneş” sözcüğü Rusça’da nötr iken, Almanca’da dişi, İspanyolca’da erkektir. Psikologlar bu tutarsızlık nedeniyle dişi/erkek ayırımının anlamsız bir sınıflama olduğunu ileri sürüyor. BORODITSKY aynı fikirde değil: “Bu dillerde cümle kurarken kendinizi dişi/erkek farkı üzerinde düşünürken buluyorsunuz ve bunu günde binlerce kez tekrarlıyorsunuz.”


CİNSİYET VE TERİMLER

Bu özelliğin insanların düşünüş tarzını nasıl etkilediğini göstermek için BORODITSKY Almanca ve İspanyolca konuşan deneklere, farklı cinsiyet takısı taşıyan isimler gösterdi. Sözgelimi “Anahtar” sözcüğü İspanyolca’da dişi iken, Almanca’da erkektir. “Köprü” ise İspanyolca’da erkek iken Almanca’da dişidir. BORODITSKY deneklere bu sözcüklerin başına tanımlayıcı sıfatlar eklemelerini istedi. Almanca konuşanlar anahtarları “çirkin”, “eskimiş”, “çentikli”, “testere gibi dişli” olarak tanımlarken, İspanyolca konuşanlar, “küçük”, “sevimli”, “büyülü” ve “karmaşık” olarak tanımladı. Almanlar için köprüler “büyüleyici”, “güzel”, “kırılgan” ve “zarif” iken, İspanyollar köprüleri “büyük”, “tehlikeli”, “katı” “kuvvetli” ve “sağlam” olarak niteledi.

“Bütün bunlar cinsiyet çağrıştıran terimlerdir” diye konuşan BORODlTSKY sözcüklere cinsiyet takısı eklemeyen İngilizlerden bu sıfatları dişi/erkek olarak sınıflandırmalarını istedi. Aldığı sonuçlar görüşlerini destekliyordu.

Bu çalışmalardan elde edilen sonuçları eleştirenler, nesnelerin dişi/erkek/nötr olarak sınıflandırılmasının kullanılan dilden çok kültürden kaynaklandığını ileri sürüyor. BORODITSKY bu eleştiriye yanıt olarak İngilizce konuşan deneklerin katılımıyla bir deney gerçekleştirdi.

Bu deneyde deneklere “Gumbuzi” adını verdiği uydurma bir dil öğretti. Bu dilde sözcükler “oosative” ve “soupative” gibi, cinsiyet içermeyen iki ayrı sınıfa ayrılıyordu. Oosative’lere çatal, elma ve gitar dahildi. Soupative’lere ise kaşık, armut ve keman giri­yordu. Denekler nesnelerin Gumbuzi dilindeki karşılıklarını hatırlamakla kalmayıp, hangi sınıfa girdiğini de bil­mek zorunda kaldılar. Daha sonra her iki gruba balerin ve gelin veya erkek çocuk ve kral resimleri dağıtıldı, İngi­lizce konuşan denekler nesneleri cin­siyetlerine göre ayırma alışkanlığına sahip olmadıkları halde, keman res­mi, dişilik çağrıştıran resimlerle (balerin veya gelin) birlikte gösterildiği zaman “artistik”, “yuvarlak” ve “na­rin” olarak nitelendirdiler. Oysa aynı keman resmi, erkek çocuk ve kral resmi ile birlikte gösterildiği zaman “etkileyici”, “parlak” ve “gürültülü” olarak tanımlandı. Almanca ve İspan­yolca konuşanların da aynı tepkiyi gösterdiğini söyleyen BORODITSKY, “Eğer bir şeyi anlamlı kılar­sanız, daha kolay hatırlarsınız” diyor. Kasıtlı olmasa da gerçek dilleri öğre­nirken de aynı işlemlerden geçtiğimi­zi ileri süren BORODITSKY: “Farklı dilleri konuşan insanların zihinsel ya­şamaları çok farklı olabilir, insanların nasıl düşündüğü konusunu araştırıyorsanız bu faktörü dikkate almalısı­nız” diyor.

LUCY, BORODITSKY ve benzer görüşte olan diğer bilim adamları, di­lin en önemli etkisinin en fazla, za­man, aşk, siyasi fikirler gibi soyut alanlarda hissedildiğini ileri sürüyor. Bu alanlarda duyusal bilgiler çok faz­la yardımcı olmuyor.


ZAMAN KAVRAMI VE DiL

Zamanı ele alalım. Pek çok dilde zamanı anlatmak için uzamsal termi­nolojiden yararlanılır. İngilizce’de “iyi günler ileride” veya “Programın geri­sinde” veya “Bu toplantıyı ileri bir ta­rihe atalım” gibi söylemlerle zaman ve uzam ilişkilendirilir. Kısaca İngiliz­ce konuşanlar için zaman yatay bir düzlem üzerinde yer alır ve gelecek önümüzde uzanır, Oysa Mandarin di­linde zaman dikeydir; petrolün kuyu­dan fışkırması gibi yukarı doğru yol alır. Bu durumda gelecek yukarıda­dır. Bütün bunlar dilin kavramlara yüklediği farklı anlamlara örnek oluşturur.


OLAYLARIN YORUMU VE DİL

Aslında dil ve tanık olmadığımız olayların yorumu arasındaki ilişki dikkat çekicidir. “Dünyada olup biten pek çok şeyle ilgili bilgiyi dil yardımı ile öğreniriz” diye konuşan SLOBIN, “Bu yetenek hayvanlarda yoktur; in­sanlar çevrelerinde olup biteni kendi­leri yaşamasalar da izleme şansına sahiptir” diyor, insanlar hangi dille olursa olsun bir tanımlamanın aynı mesajı taşıdığını varsayar. SLOBIN görüşünde haklı ise kullandığımız dil, halihazırdaki olaylardan tarihte yaşa­nanlara kadar pek çok olayın farklı şekillerde algılanmasına yol açar.

SLOBIN, bu bağlamda spesifik bir dilin eylemleri nasıl yansıttığına bakarak, olayları gözümüzde nasıl canlandırdığımızı inceledi. Hepimiz aynı nesnel dünyada yaşıyoruz, an­cak kullandığımız dil bu nesnel dün­yanın farklı yönlerine odaklanır.

İngilizce, Felemenkçe, Rusça, Fince ve Mandarin dilinde fiiller eyle­min nasıl yapıldığını ayrıntılı bir şe­kilde açıklar. Oysa, İspanyolca, Fran­sızca, İtalyanca, İbranice ve Türkçede eylemler daha basit fiiller ile anlatılır. Sözgelimi bu dillerde “git­mek” fiilini kullandıktan sonra nasıl gidildiğini ek, tanımlayıcı sözcüklerle açmanız gerekir.

İki dil konuşan insanlar İngilizce yazılan haberlerin daha dinamik, enerji dolu ve “hareketli” olduğunu belirtiyor. Gazetelerde yer alan ha­berler bu görüşü destekler nitelikte, sözgelimi Greenpeace eylemcileri ile güvenlik güçlerinin karşı karşıya gel­diği bir olayı anlatan İngiliz Guardian Gazetesi, Fransız polisinin Greenpeace’e ait tekneye nasıl hücum ettiklerini-storming-, tekneye güçlükle nasıl tırmandıklarını-clambering-, eylem­cilerin nasıl gedik açarak-breaching-, kendilerini kurtardıkları az sayıda fa­kat tanımlayıcı fiillerle anlatabiliyor.


KAYBOLAN DİLLER

Dünyadaki 6000 dilin yaklaşık yarısı önümüzdeki yüzyılda yok olabilir. Böyle bir tehlike karşısında bilim adamları ellerini çabuk tutup, yok olma tehdidi altındaki diller hakkında mümkün olduğunca daha fazla bilgi toplamaya çabalıyor. SLOBIN,  bu dillerin kullanılmaması durumunda, bu dillerle ilgili dünya görüşünün de yok olacağından kaygı duyuyor. BORODITSKY, de bu görüşü paylaşıyor: “Bazı diller çok farklı bir düşünce şekli yaratmış olabilir. Dünyayı farklı bir şekilde algılayan bu düşünce şekli de insanlık için çok yararlı olabilir, işin acı tarafı, bunun ne denli değerli bir hazine olduğunun farkında bile değiliz”