...................
...................
MEDYADA KOKUŞMUŞLUK ile
ALTERNATİF ARAYIŞLAR

Hıfzı Topuz

Birgün Gazetesi, 05 Kasım 2006

                         
...................
 
...................

Interpret (IPS) İletişim Vakfı ve Bianet'in katkıları ile 3 ve 5 Kasım tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda düzenlenen İstanbul Uluslararası Bağımsız Medya Forumu'nda söz alan, ancak daha sonra forumdan ayrılan İletişim Araştırmaları Derneği Başkanı Hıfzı Topuz'un,un 'medyada kokuşmuşluk ile Alternatif Arayışlar' temalı açılış konuşması metnini:

HIFZI TOPUZ İletişim Araştırmaları Der.Bşk.

1923 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Strasbourg Üniversitesi’nde devletler hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisans ve yine Strasbourg Hukuk Fakültesi’nde gazetecilik doktorası yaptı. 1947-58 yılları arasında Akşam gazetesinde önce istihbarat şefi, sonra yazı işleri müdürü oldu. İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı ve başkanlığında bulundu. Paris’te UNESCO Genel Merkezi’nde Özgür Haber Dolaşımı şefi olarak çalıştı (1959-1983). Uluslararası gazetecilik örgütleri arasında mesleksel işbirliği, basın ahlâkı, gazetecilik eğitimi ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti. Afrika ülkelerinde, Hindistan’da, Filipinler’de gazetecilik eğitimi seminerleri düzenledi. Kara Afrika’da kırsal basın projesini oluşturdu. 1962 yılında Ankara Üniversitesi ıletişim Fakültesi’nin, o zamanki adıyla Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun kuruluşu için ilk projeleri hazırladı. TRT’de Radyolardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı’nda bulundu. 1986’da halen başkanlığını sürdürdüğü ıletişim Araştırmaları Derneği’ni (İLAD) kurdu. Vatan, Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleriyle çeşitli dergilerde diziler ve inceleme yazıları yazdı. Anadolu Üniversitesi,Galatasaray ve ıstanbul Üniversiteleri iletişim fakültelerinde basın, radyo-televizyon tarihi, uluslararası iletişim ve siyasal iletişim dersleri verdi. Topuz'un yayınlanmış çok sayıda kitabı bulunuyor.

Bir Gün Gazetesinden alıntı (05, 06,07 11 2006)

Medyada kokuşmuşluk
HIFZI TOPUZ

Bir zamanlar insanlar medyanın Dördüncü Güç olduğuna inanırlardı. Yani, medya yasa koyucu güçten, yargı gücünden ve yönetim gücünden sonra bağımsız bir güç olarak tanımlanırdı.

Medyanın tam bir yansızlık içinde yürütme, yasama ve yargı organlarının, büyük sermayenin, partilerin, bankaların, holdinglerin, kiliselerin ve tarikatların baskısı altında kalmadan özgür yorumlar yapacağı sanılırdı.

Daha Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda insanlar düş kırıldığına uğradılar. Ama bunun yanı sıra gazetecilerin onurunu korumak amacıyla bazı girişimler oldu ve her ülkede gazeteciler bunun savaşını verdiler. Bu yüzden başlarına gelmedik bela kalmadı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise teknolojik gelişmelerin ışığında iletişim devrimi ile yaygın medya her yerde güçlendi, etkileri arttı ama inandırıcılığını da yitirdi. Böyle, böyle bugünlere geldik. Bugün dünyada bir milyar kişi internet kullanıyor. Cep telefonu kullananların sayısı iki milyarı geçti. Yani, yeryüzündeki insanların üçte ikisi cep telefonuyla iletişim kuruyor.

İNTERNETTE BAŞKA MEDYALAR YAŞIYOR

İnternette uzun yıllar İngilizce’nin egemenliği vardı. Bugün İngilizce’nin oranı üçte iki. Onu Çince, İspanyolca, Rusça, Fransızca, Portekizce ve Korece izliyor.

Globalleşme karşıtı örgütler ve kişiler, internet aracılığıyla haberleşiyorlar. Bu iletişimin konusu örgüt sorunlarıyla sınırlı değil, her türlü bilgilendirme ve tartışma bu kanalla yapılıyor, medyanın vermediği yada yanlış yansıttığı konular gün ışığına çıkarılıyor.

Amerika'da başkanlık seçiminde adaylar internete ağırlık verdiler.

İletişim araştırmacısı Manuel Castells'e göre Güney Kore'de, Filipinler'de, Ukrayna'da, Tayland'da, Nepal'de, Ekvador'da, Fransa'da ve İspanya'da düzenlenen gösterilerde ve başkaldırılarda internetin çok eddli olduğu saptandı.

Cep telefonları da güçlü bir protesto aracı olarak kullanılıyor.

İtalya'nın Bolonya kentinde kurulan Orfeo TV gibi başka yerlerde de sokak televizyonları ve radyoları kuruldu. Paris'te Zalea TV, Barselona'da Occupen las Ondas, Boenos Aires'te TV Piquetera gibi kanallar alternatif medyanın örneklerini oluşturdular.

İnternet ve cep telefonu kullananlar kendi aralarında Kişisel Kitle iletişim Şebekeleri'ni yaratıyorlar.

Blog teknik bilgi gerektirmeden, insanların kendi istedikleri şeyleri, istedikleri biçimde yazarak oluşturdukları sitelere deniyor. Bunun örnekleri SMS, blog, Skype gibi internet şebekeleri, Peer-to-peer (postadan postaya) denen sistemle de dijital bilgiler kolayca iletiliyor. 2006 Ocak ayında, dünyada 26 milyon blog vardı, bu sayı altı ay sonra 37 milyona ulaştı. Dünyada her saniyede bir blog kuruluyor. Yani, günde 50 bin yani, yılda 30 milyon. Blog sayısı altı ayda ikiye katlanıyor. Son yıllarda Türkçe yayın yapan bloglar da oluşturuldu. Bunların yanı sıra Wikipedi, Ekşi Sözlük gibi siteler de kuruldu. Yani, alternatif iletişim şebekeleri baş döndürücü bir hızla gelişiyor ve klasik iletişim araçlarına rakip oluyorlar.

MEDYA GÖZLEM DERNEKLERİNE DİKKAT

Son yıllarda birçok ülkede medya gözlem dernekleri kuruldu. Bunların değişik adları var: Haberlerin Çarpıtılmasına Karşı Vatandaşlar Derneği, Gazeteciler-Vatandaşlık Derneği, Haber tartışma programları... İnternette de gençler bunlara benzer siteler oluşturdular.

Bu tür derneklerin ve sitelerin kurulmasının başlıca nedeni şunlardı:

1. Devlet Baskısı

- Çünkü yaygın medyanın, yani gazetelerin, radyoların ve televizyonların bazı haberleri ya hiç vermemeleri yada yanlış yansıtmaları gerginlik yaratıyordu. Bunun her ülkede sayısız örnekleri görüldü. Bazı insanlar kaçırıldı, öldürüldü, evleri yağmalandı, yakıldı.

Hükümet yada güvenlik yetkilileri, gizli haber alma örgütleri bunların duyulmasını istemediler. Medya çeşidi baskılar altında kaldı. Gazeteler, dergiler, radyolar, televizyonlar bunlardan hiç söz edemediler.

Latin Amerika ülkelerinde özellikle Şili'de, Guatemala'da, Kolombiya'da, Venezüella'da, Arjantin'de, Bolivya'da, Asya'da özellikle Pakistan'da, Tayland'da, Filipinler'de, Arap ülkelerinde, Ortadoğu'da ve bizde bunun sayısız örneği görüldü.

Gazeteciler bu olayları duyuramadılar. Afganistan'da ve Irak'ta savaş haberleri hep sansürden geçirildi.

İnsanlar bu olayları ya hiç öğrenemediler yada çok geç öğrendiler. Bu savaşlar sırasında Amerikan medyası, özellikle de Fox News tam bir propaganda aracı oldu.

2004 yılı ortalarında yapılan bir araştırma Amerikalıların yüzde 40'ının Saddam Hüseyin ile El Kaide'nin birlikte çalıştıklarına ve Irak'ın elinde kitle imha silahlarının bulunduğuna inandıklarını gösteriyordu. Oysa bunun gerçek olmadığı 2003 yılında kanıtlanmıştı. Demek ki Bush'un dümen suyunda giden medya halkı yalanlarla öyle bir uyutmuştu ki, gerçekleri duyurmak hiç de kolay değildi.

NYT VE WP'DE ASILSIZ HABER YAPMIŞTI

Washington Post (WP) ve New York Times (NYT) gibi gazeteler her gün Irak'taki kimyasal imha silahlarından, bateri savaşlarından, gizli atom bombası üretildiğinden söz ettiler; hiçbirinin aslı çıkmadı. Onlara göre Amerikalılar ve ortakları Bağdat'ta alkışlarla, çiçeklerle karşılanacaklar, bütün halk bayram edecekti.

Hiç de öyle olmadı. Irak toprakları Amerikan askerlerine mezar oldu. Amerika'ya cesetler taşındı. Yüz binlerce Iraklı kadın ve çocuk öldürüldü, kentler bombalandı, bütün Irak yangın yerine döndü ve halk direnişe geçti, yer yerinden oynadı. Medya uzun süre bunu gizlemeye çalıştı ama gerçekler yavaş, yavaş su yüzüne çılanca Amerikan hükümetinin propagandasını yapan gazeteler, radyolar, televizyonlar ve gazeteciler suçlarını itiraf edip halktan özür dilemeye kalktılar.

Lübnan'da da buna benzer olaylar yaşandı.

Bu muydu demokratik medya?

2. Patronların özel çıkarları

- Bazı haberlerin yaygın medyada yer almamasının ikinci büyük nedeni, medya patronlarının çıkarlarıydı. Patronlar kendi holdinglerinin çıkarlarına zarar verebilecek haberlerden çekiniyorlardı.

Örneğin Fransa'nın en büyük medya patronlarından uçak ve silah sanayi sahiplerinden Serge Dassault şöyle diyordu:

"Ben gazetemde bütün işletmelerimin en iyi bir biçimde değerlendirilmesini isterim. Bazı haberler yarardan çok zarar getirebilir. Böyle bir durum ülkemizin ticari ve endüstriyel çıkarlarını da tehlikeye sürükler."

Amerika'da International Herald Tribune'ün müdürü Walter Wells'e göre de yayıncılıkta bir karar alınacağı zaman bunun yayınevi ortaklarının borsadald hisseleri üzerindeki etkilerini hesaplamak gerekir.

Gazete müdürleri hisse sahiplerinden sürekli talimat alırlar. Eskiden böyle değildi.

3. Reklam verenlerin baskısı

Medyanın yayın politikasına yön veren üçüncü büyük etken reklam gelirleridir. Medya yöneticileri bunu asla göz ardı edemezler.

Bunların yanı sıra insanlar şu olaylara da tepki gösterdiler:

4. Medyada yoğunlaşmalar

5. Haberlerin kirlenmesi (prostitution)

6. Finans pazarları kültürü

7. Reklam kirlenmesi (pollution de Pespace public)

8. Enformasyonun magazinin içinde yok olması. (Metnin devamı altta...)

Medya yöneticilerinin sıkıntısı, tartışma tekelini sahiplenmek

Ülkelere egemen medya ise, bu protestoları görmezden geliyordu. Medya yöneticilerine göre kötülük başka yerlerde aranmalıydı. Onların amacı egemenliklerini geliştirmek, haber verme ve tartışma tekellerini ellerinde bulundurmaktı. Liberal sağcı çevreler bu gidişi iyimserlikle izleyerek "Pazarlar önerir, politikacılar da gereğini yapar" demekle yetiniyorlardı. Solcu çevreler ise bu gelişmeler karşısında güçsüz kalıyorlar ve medyada seslerini duyuracak olanaklar aramaktan başka şey yapamıyorlardı. Bu durum medyadaki kötülüklere karşı olanları eyleme sürükledi ve örgütlenmeler başladı. Amaçları haberleşme ve kültür mekanizmasının nasıl kötü işlediğini geniş çevrelere duyurmak, medya düzenine karşı çıkmak ve alternatifler üretmekti. Yani, bir yanda medyanın durumunu savunanlar düzenden yana olanlar yer alıyordu, öte yanda da medyayı eleştirenler ve yeni alternatifler üretenler. Medyaya egemen olanlar kendilerini Dördüncü Güç olarak görüyor ve yöneticiler üzerinde baskılar yaratabiliyorlardı. Ama onlara karşı olanlar ve özellikle globalleşme karşıtları da görüşlerini ve eleştirilerini duyurmaya başladılar, örgütlendiler ve internette siteler kurdular, ikinci dünya savaşından sonra Fransız basınında büyük saygınlığı olan Le Monde'un kurucusu Hubert Beuve-Mery, bir zamanlar "Olaylar kutsaldır, düşünce de özgürdür" demişti. Ama gazetecilerin son yirmi otuz yıldır izledikleri politika bu olmadı. Olaylar saptırıldı, medya kutsallığını ve inandırıcılığını yitirdi. Medya patronları iktidarla ve holding patronlarıyla tam bir işbirliğine giriştiler ve oportünist bir politika izlediler. Bunalım bunlardan kaynaklandı. Le Monde Diplomatique'in yayın müdürü Ignacio Ramonet bu konuda şöyle diyor:

"Haber almak üretici bir iştir. Çaba gösterilmeden olmaz. Bu iş gerçek bir entelektüel seferberliği gerektirir. Demokrasilerde vatandaş zamanının, parasının ve dikkatinin bir bölümünü buna ayırır. Enformasyon çağdaş eğlencenin bir parçası sayılamaz. Eğlence furyasının bir parçası değildir. Habercilik eleştirel bir meslektir. Amacı vatandaşı oluşturmaktır."

Gazeteci yapacağı görevin bilincinde olmalı ve medyadaki kötülükleri önlemek için davranışa geçmelidir. Peki, medya ve gazeteci bu görevlerini yaparken ne tür tepkiler alırlar? Politikacılar genelde neo-liberal bir anlayış içinde medyanın işlerine karışmak istemezler.

Fransız gazeteci Yves Agnes'in belirttiği gibi herkes özgürdür. Tilki de özgürdür, tavuklar da. Tilki kendi özgürlüğü içinde tavukları yer, özgür tavuklar da tilkiye yem olurlar. Güçlerde ve olanaklarda eşitlik olmayınca, salt özgürlük, tavukların özgürlüğüdür... *

Enformasyon ekolojisi gerekiyor

SANSÜRÜN KARANLIĞI SEVEN DEHASI

Orwell şöyle demiş: "Özgür toplumlarda sansürün dehası resmi yasak olmaksızın hoşa gitmeyen düşünceleri susturabilmesi ve rahatsız edici gerçekleri karanlıkta tutabilmesidir."

Harold Pinter de şunları yazmış: "Irak'ın işgali bir eşkıyalıktır, uluslararası hukuk düzenini hiçe sayan bir devlet terörüdür. İşgal arka arkaya yalanlarla medyayı ve halkı aldatarak düzenlenen keyfî bir askeri harekettir." Pennsylvania Üniversitesi'nin düzenlediği bir panelde bir İngiliz akademisyen şöyle demiş: "Dünyada olup bitenlere sadece CNN penceresinden bakmayın, internete girin. Savaş haberlerini bir de Guardian'dan okuyun. Dünyanın Amerika'ya nasıl baktığını göreceksiniz. Sorgulamayı öğrenin."

Zeynep Atikkan da şöyle diyor: "Normal zamanlarda bile Amerikan halkının izlediği TV dizilerinin ana teması cinayet odaklı değil miydi? Kendisin bildiğinden beri iflah olmaz bir saldırı endişesi ile yaşayan bir toplumdur bu. Soğuk savaş döneminde bodrumlara sığınaklar yapan, konserveler depolayan, her an bir mantar bulut görme korkusuyla yaşayan Amerikan toplumu kısa bir aradan sonra yeniden Pearl Harbor benzeri bir dehşetle karşı karşıya geldi."

ÖTEKİ AMERİKA İLE YÜZLEŞEN MEDYA

Medya Amerikan halkını işte böyle eğitti.

Bazı araştırmacılar pembe habercilik yapmaktan laçkalaşmış, sanal dünyalara yolculuk ederken gerçekle irtibatını kesmiş Amerikan medyasının 11 Eylül'de gazetecilikle buluştuğunu söylüyor. Katrina Fırtınası ile de öteki Amerika ile tanışmış ve yüzleşmiştir. Amerikalılar yıllardır kararlı bir unutkanlıkla görmezden geldiği ırkçılığın, yoksulluğun, dışlanmışlığın varlığını anlamışlar ve habercilik yeniden hız kazanmıştır.

Bir köşe yazarı da şöyle demiş: "İnsan seks ve yatak odası dedikoduları yazmak zorunda kalınca kendisi ile övünemiyor. Eve dönünce çocuğumla paylaşacağım konular değil bunlar. Şimdi oğlum bana Afganistan hakkında sorular yöneltiyor. Yaptığım işlerle onur duyuyorum.

Bazı gözlemcilere göre Irak savaşı medya tarihinin bir dönüm noktasıdır. Savaşın iletişim senaryosundaki başlığı "embedded" iliştirilmiş gazeteci olmuştur. Üç bin gazeteci savaşı izlemek için yönetime başvurmuş, bunların beş yüzü iliştirilmiş gazeteci olarak askeri birliklerin koruması altında gazetecilik yapmıştır. Daha önceden de Savunma Bakanlığı medya kuruluşlarıyla bağlantı kurarak önleyici savaşın iletişim senaryosunu hazırlamıştır. Vietnam'da yapılan yanlışların bir daha olmaması için haberler daha sıkı kontrol altında tutulmuştur. Medyanın işlevi olayları doğru yansıtmak değil, savaşın kazanılmasına katkıda bulunmaktır. 1945'de Ulusal Basın Federasyonu Başkanı Albert Bayet "Gazeteciliğin amacı doğru haber vermek, düşünceleri savunmak, insanlığın ilerlemesine hizmet etmektir" demişti. Bugün artık kamusal TV ve radyolara bile ticari görüşler egemen oluyor. Kamusal yayıncılık tarihe karıştı. Kamusal TV'ler reytinge göre program düzenliyorlar. İlgi çekmeyen, eğlendirmeyen, heyecan uyandırmayan eğitici, öğretici kültür programları, politik görüşlere ağılık veren programlar ekranlarda yer alamıyor. Her kanalda magazin, seks ve sosyete haberlerinin, ünlü mankenlerin, popüler şarkıcıların, yarışmaların, futbol maçlarının ağırlığı var.

KADROSUZ ÇALIŞANLAR VE ATILANLAR

Öte yandan da gazeteciler güvencelerini yitirdiler, işten atılmalar çoğaldı, kadrosuz çalışan gazeteci sayısı yükseldi. Örneğin Fransa'da yazı başına ücret alanların oranı 1980'de yüzde 9,8 iken, bu oran 2005'te yüzde 20'ye çıktı. Gazeteciler hiçbir güvenceleri olmadan çalışmaya başladılar.

Bizde de medyada zaman zaman büyük tasfiyeler oldu, yüzlerce gazeteci işten atıldı. Bunların arasında Zeynep Oral, Zeynep Atikkan, Umur Talu gibi ünlü köşe yazarları da vardı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin çıkardığı Bizim Gazete bir çoğuna kucak açtı, bazıları da meslek değiştirmek zorunda kaldılar.

Enformasyon herhangi bir ekonomi dalının bir sektörü durumuna geldi. Ücretsiz çalıştırılan stajyerlerin sayısı arttı, gazeteci sendikalarına karşı barajlar kuruldu, bazı iş yerlerinde sendika üyeliği yasaklandı. Uzun, öğretici, eğitici röportajlar, incelemeler, araştırma yazıları tarihe karıştı. Medya gözlem merkezleri işte bu koşullar alünda kuruldu.

RAMONET'DEN ÖNEMLİ DERSLER

İgnacio Ramonet 2003 Ekim'inde çıkan bir yazısında şöyle diyordu:

"Kitlesel medya ile globalleşme birbirleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Büyük medyadan meslek ahlâk kurallarına uymayı ve gerçeklere saygı göstermeyi istemek gerekir. Gazeteci büyük işletmelerin ve patronların çıkarları doğrultusunda değil, kendi çıkarları doğrultusunda yazı yazmalıdır. Globalleşmenin zorladığı yeni ideolojik savaşta medya bir savaş silahı olarak kullanılmaktadır. Bir Yunan filozofu Antik Çağ'da dünyanın dört unsurdan oluştuğunu söylemişti: Hava, su, toprak ve ateş. Global dünyamızda buna bir beşincisi eklendi: Enformasyon.

Bugün enformasyon beynimizi zehirler, kafamıza bizim olmayan düşünceleri sokar. İşte bunun için bir enformasyon ekolojisi yaratmak gerekir. Denizlerin kara atıklardan temizlenmesi gibi enformasyonu da yalanlardan arındırmanın zamanı gelmiştir. Biyolojik gıda ürünleri gibi biyolojik haberler üretilmelidir. Vatandaşlar büyük medyanın gerçekleri yansıtmaları için seferber olmalıdır. Gerçeğin araştırılması doğru haberlere dayanır. Büyük medya patronları kendi çıkarlarını kamusal çıkarlar diye yutturmaya çalışırlar. Ama işyerlerinin çıkarı hiçbir zaman vatandaşların haklarının üstüne yükselemez..."

Enformasyon fuhuşuna direniş

HIFZI TOPUZ

Yaygın medyadaki bozukluk yalnız bir etik sorunu değildir. Bu kokuşmuşluğun nedeni uluslararası ekonomik düzensizliklere, sömürgecilik anlayışına, globalleşmeye dayanır.

Uluslararası düzeyde bu dengesizliklere ve yalancılığa tepki olarak, otuz yıllık dostum Roberto Savio 1960'h yıllarda Latin Amerika'da IPS ajansını kurarak alternatif iletişimin en güzel örneklerinden birini oluşturdu. Bia-net de IPS'in desteği ile kuruldu.

Birkaç yıl önce yitirdiğimiz ünlü sosyolog Pierre Bourdieu'ye göre iletişimde en korkunç olan şey heyecan verici ve olağanüstü haberlerin araştırılmasıdır. Eskiden bu gibi haberlere spor basını ve cinayet haberlerini yazan gazeteler ağırlık verirlerdi, şimdi bütün medya bunlara yöneliyor.

Bizde de öyle değil mi? Alın Hürriyet'i, Milliyet'i, Sabah'ı, Tercüman'ı, Posta'yı, birinci sayfalar her gün heyecan verici haberlerle, cinayetlerle, seks skandallarıyla, ünlü sanatçıların cinsel ilişkileri, seks rezaletleri, sevişmeleri, aldatmaları, töre cinayetleri ve yolsuzluk haberleriyle dolu. Manşetlerde, sür başlıklarda pabuç kadar harflerle bunlar veriliyor. Eskiden bu tür haberler ciddi gazetelerin hiç birinde yer almazdı. Bunlar meslek ahlakına aykırı sayılırdı. Şimdi kim dinliyor meslek kurallarını?

HEYECAN VE SEKS TİCARETİNDE YARIŞ

Şemdinli olaylarında, İsmailağa Camisi'ndeki linç olayında, Diyarbakır'da patlayan termos olayında, Araplara satılmak istenen arsa olaylarında, usulsüz yapılanmalarda, kaçak inşa-adarda, Danıştay olayında, Irak ve Lübnan'a saldırılarda izleyici ve okuyucu ne ölçüde doğru bilgilere ulaşabilmiştir ?

Televizyonlar da öyle değil mi? CNN, NTV, TRT gibi birkaç kanalın dışında bütün kanallar da heyecan ve seks ticaretinde birbirleriyle yarışıyorlar. Kamusal televizyonlar, yani TRT de onlarla reyting yarışına girişiyor. Ne oldu bizim kutsal kamusal TV anlayışımız?

Biz yıllar boyu UNESCO'da uluslararası etik kurallarının saptanması ve onlara saygı gösterilmesi için savaşmıştık.

Yenik düştük. Savaşı global magazinciler kazandı. Bizim projeleri torpillediler. Artık UNESCO'da "medyada Ahlak Kuralları" yer almıyor.

Fransa'da politikacılar ancak magazin programlarının içinde, bazen de show programlarında seslerini duyurabiliyorlar. Kamusal yayın organları da bu havaya uyuyorlar. Halka gerçekleri gösterebilecek, kitlelerin kültürünü geliştirecek programların, belgesellerin oranı gittikçe azalıyor. Bu feci bir gidiş.

Fransa'da Merhum Kamusal TV diye kitaplar yayımlanıyor. Ama okuyucu, izleyici ve dinleyici de uyumuyor artık. Bu gidişe dur demek için insanlar örgütleniyor. Bunların ilki Acrimed (Action-Critique-Medias) adı verilen dernek. 1995'te kurulan bu dernek araştırmacılardan, üniversite öğretim üyelerinden, okuyucu ve izleyici temsilcilerinden oluşuyor. İnternet üzerinden yayın yapıyor.

Amaç bağımsız eleştirileri halka duyurmak. Medya düzenine, medya kirlenmesine, medyadaki yoğunlaşmalara, enformasyonun ve kültürün finans pazarlarında fahişe gibi kullanılmasına karşı çıkmak.

Fransa'da Acrimed'den sonra kurulan ikinci önemli merkez Uluslararası Medya Rasathanesi (Observatoire International des Medi-as) oldu. Böyle bir merkezin kurulması, ilk olarak Ocak 2002'de Porto Alegre'de globalleşmeye karşı toplanan Sosyal Forum'da önerilmişti. Merkez bu önerinin ışığında bir yıl sonra 23 Ocak 2003'de kuruldu. Kurucular medyanın sermaye ve iktidar karşısında görevlerini yerine getirerek bir karşıt güç oluşturamamış olmasından ve neo-liberal globalleşmenin maşası durumuna gelmesinden yakınıyorlardı. Amaç büyük medyadaki üçkağıtçılıklara, yalanlara ve zehirleme kampanyalarına karşı toplumu korumaktı. Ekonomik iktidarın ve ideolojik egemenliğin büyük medyadaki etkinliğinin üzerine gidilmeli, haberler kamu malı gibi savunulmalı ve vatandaşın doğruları öğrenme hakkına saygı duyulmalıydı.

FRANSIZLARDAN 'MEDYA RASATHANESİ'

Bu ilk medya rasathanesini 24 Eylül 2003'te kurulan Fransız Medya Rasathanesi (Observatoire Francais de Medias) izledi.

Bu merkezin kurucuları günümüzde sansürün biçim değiştirdiğini, medyanın kitlelere yalnız kendilerinin seçtiği haberleri yansıttığını, parasal ve ekolojik skandalların gizlendiğini ve bu konularda büyük bir sessizliğin yaratıldığını vurguladılar. Sansürün bugün "kendi kendine sansür " biçiminde uygulandığını ve gazetecilerin hep bulanık koşullarda çalıştıklarını belirttiler.

Bu merkezlerin 3 çeşit kurucu üyesi vardır:

• Meslekten gazeteci ya da deneyimli yazarlar

• Üniversite öğretim üyeleri ve araştırmacılar

• Medya izleyicileri ve okuyucular

Fransa'da yukarıda sözünü ettiğim kuruluşlardan sonra Association Contre la Desinformation, Desintox, Alliance Citoyenne des Journalites, Clemi gibi başka kurumlar da oluşturuldu. Gençler de internette birçok medya eleştiri sitesi kurdular.

"Birileri kalkıp da basın ahlak konseyleri varken böyle gözlem merkezlerine ne gerek var?" diyebilir. Gerek vardır, çünkü birçok yerde ahlak konseylerinin üyeleri değişik kesimlerden gelmişlerdir, içlerinde patron temsilcileri de vardır ve her zaman objektif olmayabilirler. Onların amacı gazetecilerin basın ahlak yasalarına uygun davranıp davranmadıklarını denetlemektir. Okuyucunun başvurusu üzerine olaya el koyarlar, medyanın atladığı, yanlış yansıttığı ya da abarttığı haberler doğrudan ilgi alanlarına girmez. Gözlem merkezleri ise medyanın ne ölçüde tarafsız ve dürüst olduğunu gözlemleyen bir kuruluştur. O iş başkadır bu iş başka.

Medya ombudsmanlarının ya da medyatörlerinin işi başkadır. Onlar medyaya yönelik eleştirileri ve başvuruları inceler, görüş belirtir, aylıklarını çalıştıkları medyadan alırlar, patronlarına karşı ne ölçüde bağımsız olacakları tartışmalı bir konudur.

Medya gözlem merkezleri ise yeni bir yaklaşımın, yeni bir anlayışın ürünüdür ve bu tasarı her yerde gelişmektedir.

İşte bu nedenlerle İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) bu konunun üzerine eğilmiş ve yönetim kurulu eylül başındaki son toplantısında böyle bir merkezin kurulması için hazırlıklara girişmiştir.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Galatasaray, Marmara, Kocaeli, Kıbrıs Lefke İletişim Fakülteleri ve Doğuş Üniversitesi Edebiyat ve Fen Fakültesi bu girişimi çok sıcak karşılamıştır. En az on iletişim fakültesinin, bazı gazeteci ve yazar derneklerinin de projeye katılması bekleniyor.

Bu konunun tartışılması için tasarıya ilgi gösteren bütün kuruluşların katılımıyla önümüzdeki günlerde bir forum düzenlenecektir. Amaç en kısa zamanda bu projeyi gerçekleştirmek ve global iletişimin kokuşmuşluğuna çareler aramaktır.

(*) İletişim Araştırmaları Derneği Başkanı