...................
...................
UÇURTMAYI VURALIM! SORUN BAKALIM NİYE?
Selahattin Duman
Vatan Gazetesi, 06.03.2007
                         
...................
 
...................

Belediye adamları karar almak üzere.. Ellerindeki listede var.. Bundan böyle İstanbul’da uçurtma uçurmak yasaklanacak.. Belki de uçurtma ateşli silahlar kapsamına alınacak.. Bana göre geç kaldılar...

Şimdi oturduğum yerden “uçurtma” gibi masum bir eğlence aracına niye muhalefet ettiğimi merak edeceksiniz..

Sebebi var.. Hem kişisel.. Hem kamusal..

Nasipsiz bir oğlan çocuğu olduğumdan bir kere bile uçurtma yapmayı beceremedim..

Elin bebesi; üç çıta, iki parça kâğıt, biraz sicimle harika şeyler yapıp gökyüzüne salardı..

Benim uçurtmanın “parasızlıktan” daima bir şeyleri eksik kalırdı..




Zamka param yetmezdi mesela..

Annemin ev reçellerini yapıştırıcı olarak kullanırdım.. Uçurtma havalandıktan yedi sekiz saniye sonra iskelet olarak yere çakılırdı..

Yetenek de eksikti tabii..

Ya uçurtmanın kuyruğu aşırı ağır olurdu.. Ya çıtalar orantısız bağlanırdı.. Hep bir sebep vardı anlayacağınız..

Sonuç olarak, uçurtma aracılığı ile “istikbali göklerde arama” girişimlerim hep hüsranla sonuçlanmıştır..

ÇAYLAK SAVAŞI

İnanılmaz beceri sahibi çocuklar vardı.. Küçükken Samatya’da onların uçurtma uçurmalarını hasetle karışık hayranlıkla seyrederdim...

O zaman İstanbul’da “çaylak” denilen yırtıcı kuş çoktu...

Çaylaklarla leylekler geçinemezdi.. Arada bir gökyüzünde kapıştıkları dahi olurdu..

Leylekler uzun gagalarını kılıç gibi kullandığından bu kavgalarda kaçan taraf hep çaylaklar olurdu..

Çaylaklar kırmızıya düşmandı.. Bunu bilen usta uçurtmacılar, kırmızı kâğıt kullanırlardı..

Kırmızının baskın olduğu uçurtmayı iki, üç yüz metre yükseğe salıp çaylakları kışkırtırlardı..

Uçurtmayı çaylak kuşuna parçalattırmamak marifetti..

“Uçurtma uçurmak” gibi çocukluk çağının en tepe noktasındaki bir eğlenceyi, bir şiddet gösterisine çevirmenin işaretleriydi bunlar..

Çocuktuk anlamıyorduk..



Zaman geçti, çocukluğumuzu içimize hapsedip o oyun dünyasının uzağına düştük..

Şimdi öğreniyorum ki çocukların uçurtmayı bir şiddet, bir saldırı aracına çevirme süreci kendi kendine işlemiş..

Uçurtmaların eskiden renkli kağıtlarla süslü kuyruklarına jilet bağlama adeti çıkmış..

TORA, TORA, TORA!

Bunlar gazetelerdeki “uçurtma yasaklanıyor” haberi üzerine şöyle bir aklımdan geçmişti ki odaya sanat danışmanım Levent girdi..

Önümde duran gazeteyi gördü..

Sen uçurtma uçurur muydun, diye soracağımız tuttu.. Heyecanlanıp bir “Üüüüff..” çektikten sonra anlatmaya başladı..

“Uçurtmanın kralını yapardım.. Kuyruğuna sekiz jilet birden bağlardım..”

“Eee!!”

“Bir dalardım uçurtmaların arasına..”

“Niye?”

“Öbür uçurtmaları, benimkinin kuyruğu ile parçalar indirirdim..”

“Aferin.. On point!”



Basit bir çocuk eğlencesinden, kesici edevatla kan çıkarmak; uçurtma gibi masum bir oyuncağı Japonların “Kamikaze” dedikleri intihar uçağına dönüştürmek ancak ve ancak bizim coğrafyaların işidir..

Bir Fransız veya Alman çocuğunun aklına böyle birşey asla gelmez..

Kan çıkabilecek her yerde yaratıcıyızdır..

Kartopunun içine taş yerleştirmek..

Çelik çomak oynarken çomağı en uzak yere atmak varken rakip takımdan birinin kafasına nişanlamak..

Sapanla kafa yarmak..

SORMAK LAZIM...

Uçurtmasının kuyruğuna sekiz jilet bağlayıp, gökyüzünde “Karın Deşen Jack” kesilen bizim Levent şimdi İstanbul trafiğinde..

Onun uçurtmasının jiletli kuyruğu ile mücadele eden hasımları da öyle..

Trafiğin içinde kuyruğuna jilet bağlanmış uçurtma gibi geziniyorlar..

Allah ne verdiyse.. Kime denk geldiyse..

Usta şoförlüğü ile övünen bir ağabeyimiz vardı.. O da Levent gibi mahallede oyuna şiddet katmaya bayılan çocuklardan..

“İğne deliğinden geçerim, iğneee..” der dururdu..

Dört araba parçaladı..

Belediye adamları uçurtma gibi masum bir oyunu yasaklama noktasına geldiyse, durup niyesini sormak lazım..

O çocuklar uçurtmayı uçurup, aşağıdan keyifle seyredenler değildir..

Gidip bakın.. Kaç trafo arızası, bu bebelerin elindeki katil uçurtmalarından kaynaklanmıştır..

Uçurtma kuyrukları ile kimbilir nice elektrik telleri gelin gibi süslenmiştir...



Artık kartopunun içine taş yerleştirmek “heyecan veren” bir eğlence değil.. Onun yerine üst geçitlere çıkıp, aşağıdan gelip geçen otomobilerin camlarına taş ekleştiriyorlar..

Bir kaç kez tanık oldum çok da heyecanlı oluyor..

Taşı camına yiyen sürücü şaşırıyor.. Direksiyon kırıyor.. Yandan gelen ona bindiriyor.. Arkadan gelenler öndekine tırmanıyor..

Çocuklar eğleniyor..

DAMDAKİ İNEK...

“Şehircilik..” dediler mi bir duracaksınız.. İlk çıkarılan “Mecburi İskân Kanunu..” daha

Ahali elinde silah “Bu kanunu tanımayız” deyip tam on iki sene hükümetle savaştı..

Fiilen uygulanması ise yüz sene bile değil..

Osmanlı’nın şehircilik anlayışı ile inceden inceye dalgasını geçen Mareşal Moltke’nin dedikleri bir kenarda dursun..

“İstanbul ve şehircilik” sözcükleri ne zaman yan yana gelse ben Zeytinburnu’ndaki apartmanın en üst katında inek besleyen kadını hatırlarım..

Belediye adamları ineği çatıya kadar yükselttikleri inşaat vinci ile aşağıya indirirlerken, kadın sanki oğlunu zorla askere alıyorlarmış gibi ağlıyordu...



Okumuş takımı için uçurtma bir sembol.. Kendi özgürlüklerini sembolleştirdikleri bir oyuncak..

“Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki küçük Onur’un masumiyeti ile belediye adamlarını “yasaklama” noktasına getiren gerçeklerin alâkası yok..

Onun için uyarıyorum..

Haber başlığından komedi çıkarma gayreti yerine belediyecilere bir soralım..

Bakalım dertleri neymiş...