...................
...................
AH, Kİ NE AH!
Dücane Cündioğlu
Yenişafak Gazetesi, 19.02.2005
                         
...................
...................
Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız. Çünkü kelimeleri anlar, kavramları bilir, duyguları ise tanırız. O halde sözcükleri anlamadıkça dil'e, kavramları bilmedikçe düşünce'ye, duyguları tanımadıkça kendimize dair, kısacası anlamadan, bilmeden, tanımadan HZ. İNSAN'a dair asla sağlıklı bir tasavvurun sahibi olamayız. Oysa çevrenize dikkatle göz gezdirin de bir bakın, anlamadan konuşmaya, bilmeden düşünmeye, tanımadan yaşamaya çalışan nice insan var aramızda?!

Nasıl ki bir dili konuşmak başka, bir dil'in üzerine konuşmak daha başka ise, aynı şekilde düşünmek başka, düşünmenin kendisi üzerine düşünmek daha başkadır.

İlki kolay, ikincisi ise çok zordur. İnsan da görüp işitir, diğer canlılar da. Ancak, insan görüp işittiğini bilir, diğer canlılar bil(e)mezler. Çünkü
varolanlar arasında sadece insan bilir, diğerleri bilemezler. Evet, -tanım gereği- bir tek insan bildiğini bilmekle kalmaz, isterse bilmediğini de
bilebilir. Oysa ne de zordur bilmediğini bilebilmek!

Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi? Asla! Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?

Bu masum akıl yürütmeyi onaylayacak olursanız, modern insanın bilmeyi istememekle insan olmayı istemediğini de kabul etmiş olacağınızı hatırlatmak isterim.

Bilmek bir tek insana özgü; zira insan, bilen bir canlı; daha açıkçası, bilme yetisi olan bir canlı! Yetiler gerçekleşmek içindir ve "yetilerin gerçekleşmesi", o yetilerin tamamıyla olgunlaşması, yani kemale ermesi demektir. Çünkü hikmet ehlinin tabiriyle kemal, kuvveden fiile çıkmaktır. İşte bu bakımdan yetinin tek başına yeti olarak kalması eksikliktir.

İnsanı "bilen canlı" olarak tanımlamakla, onu aslında "bilme yetisi olan canlı" şeklinde tanımlamış olduk. Bilmeyen insan, yine de insandır. Cehalet, insanı
insan olmaktan çıkarmaz. Peki ya, bilmeyi istememek?! Bilme yetisini harekete geçirecek istek ve arzudan, yani AŞKtan mahrum olmak?! Hayret etmemek?! Merak yetisini kaybetmek?! Bilmediğini bilmek hakkından
vazgeçmek?! Bilmediğini dahi bilmeden yaşamak?! AŞKsız yaşamak?!

Bu durum, insanı hayvan (canlı) cinsinden ayıran en temel ayrımın ortadan kalkması demektir. Bilen, yani bilme yetisi olan canlı'nın (bilen hayvan'ın), salt hayvan (canlı) olarak kalması demektir!

Kişinin insanlığını kaybetmesi, bilme isteğini kaybetmesiyle, bilme iradesini kullanmaktan vazgeçmesiyle, , yani AŞKtan ümidini kesmesiyle birlikte gerçekleşir. Modern çağda insan kaybediyor, kayıp gidiyor, dahası kaybedip gidiyor.

Dilerseniz, bu ezedi kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:

- "Oh, I have lost my reputation!

I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial."

(- Ah, ki ne ah! Kaybettim itibarımı! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvani yanım kaldı.")

Ah, ki ne ah! Hakikaten insan, insanlık itibarını kaybetti; çünkü Shakespeare'in deyişiyle "ölümsüz yanını" (immortal part), yani anlama/bilme/tanıma yetisini, insan olma kabiliyetini yitirdi insan, hem
de yitirebileceği kadar!

Elinde kalan ne var şimdi?

Cevap verilmişti oysa. Bir tek hayvani yanı, en canavar yanı kaldı insanın! Anlama, bilme, tanıma yetisi olduğu halde, bu yetilerini kullanmak
istemeyen, anlamaktan, bilmekten, tanımaktan kaçınan, -kaçınmak ne kelime, bizzat kaçan!- bir canlı.

Sözün özü, modern insan 'insan' olmaktan vazgeçti, hal böyle olunca sadece kendisini değil, AŞKı da kaybetti.


Sorulduğu için söylüyorum: Hayvanlığın tezahürlerine 'aşk' adının verilişi, aslında bu kaybediş öyküsünün başlangıcıyla eşzamanlıdır.

Ah, ki ne ah!