...................
...................
BOĞAZIMA DÜĞÜMLENEN EN KATI YAZI
Ertuğrul Özkök
Hürriyet Gazetesi, 19.04.2007
                         
...................
...................
ACI ve acıtıcı bir gerçeği dinlemeye hazır mısınız? Öyleyse başlıyorum.

Dün Malatya’da olup biten hadise, Türkiye’nin "kolektif sorumluluğu"dur.

İçimizden birilerinin, hatta kendimize çok yakın gördüğümüz insanların bile sorumluluğu vardır bu alçakça cinayette. Malatya’daki cinayet, Türkiye’nin "kırmızı pazartesi"sidir.

Marquez’in romanında anlattığı gibi, önceden herkesin bildiği, herkesin beklediği bir cinayettir.

Hiçbirimiz, "Hizbullah" cinayeti deyip elimizi yıkayamayız.

Çünkü, çok azımız, beklenen bu cinayeti önceden ihbar etti.



İncil satan üç beş insana, derme çatma kiliselerde toplanan küçük cemaatlere karşı sürdürülen kampanyaları izledik.

Bu kampanyalara kimler karışmadı; hiç beklemediğimiz, hiç ummadığımız kimler bu kışkırtmalara alet oldu.

Açın gazeteleri.

Yerel televizyonlarda yapılan tartışmalara bakın.

Sadece Hizbullah, dinciler, birtakım dinci gazeteler mi?

Ya yıllardır "sosyal demokrat", "demokratik sol" diye bildiğimiz, sandığımız siyasetçiler?

Onların, "misyonerlik" faaliyetleri artıyor diye insanları galeyana getiren demeçleri?..

Miting meydanlarında, laiklik gibi yüce bir davayı savunan kalabalıkların önünde bile, sırf bu hükümeti en zayıf yanından vurma uğruna, misyonerlik faaliyetlerinin arttığı suçlamaları?

Herkes makarasını biraz gerilere sarsın.

O filmlerde, en medeni, en laik, en hoşgörülü diye bildiğimiz çevrelerde bile, İncil satan üç beş gence bakıp, "Din elden gidiyor" hezeyanlarını yayanları göreceksiniz.



Malatya’daki cinayet ne yazık ki kolektif şuursuzluğumuzun, vurdumduymazlığımızın bir yan
 ürünüdür.

Kimimiz bunu kışkırtarak, kimimiz buna ses çıkarmayarak, kimimiz aktif destekleyerek, kimimiz pasif bir vurdumduymazlıkla, meydanı eli bıçaklı ticanilere, canilere teslim ettik.

Yani katil onlarsa, azmettiricisi çok...

Bekleyin.

Bu kafayla gidersek bu ülkede ev alan yabancılara saldırılar da başlayacak.

"Birkaç serseri", "Alperenler", "Abiler", "Domuz bağcıları" diyeceğiz, bahaneler yaratacağız.

Miting meydanlarında "misyoner ticareti", yabancı düşmanlığı yapan, yayan akraba siyasetçileri görmezden geleceğiz.

Hatta alkışlayacağız.

Kimler mi bunlar?

Bırakın Allah aşkına.

Adlarını vereceğim, yine polemik olacak.

Aynı pişkinlikle yine bizleri suçlayacak, ellerini yıkayıp gidecekler.

O yüzden bu ülkenin aklı başında insanlarına çağrı yapmak istiyorum.

Sosyal demokratına da, laik olanına da, mütedeyyinine de, ayan beyan dincisine de.

Almanya’daki Türkler, 3 binden fazla cami açtılar.

Biz ülkemizde birkaç kiliseye, beş on misyonere tahammül edemeyeceksek nerede bu medeniyet?

Nerede bu insanlık, nerede bu inanç hürriyeti, nerede bu güzel dinimiz?..



Dün bu cinayetin fotoğraflarına bakarken, geçen yıl Almanya’nın küçük bir kasabasında katıldığım cenaze törenini hatırladım.

Almanya’nın en zengin işadamlarından birinin annesinin cenazesiydi.

Onun mezarının on metre ötesinde, üzerinde ay yıldız bulunan bir başka mezar vardı.

Bir Türk’ün kabri.

Mezarlığın tam karşısında ise bir cami...

Üstelik teneke minaresiyle, o güzelim şehir estetiğine meydan okuyordu.

O camiye tek kişi saldırmadı.

Cemaatinden kimsenin boğazını kesmeye yeltenen olmadı.

Eğer İslam bir insanlık dini ise, bu kırmızı pazartesiyi hiç unutmamalıyız...