...................
...................
TUHAF YAZI
Engin Ardıç
Akşam Gazetesi, 02.01.2008
                         
...................
...................

Çeşitli ulus ve milliyetlere mensup Türkiyeli aydınları çok yakından ilgilendiren sorunlar, Birikim'de düzeyli, verimli ve kırıcı olmayan bir üslupla tartışılıyor.

Özellikle yetmişlerin ikinci yarısında Marksist solun gündeminde önemli bir yer tutan milli mesele; kendisiyle ilgili yapılan tartışmalarda, sürdürülen polemiklerde tarafların ikna olmamayı düstur edinmeleri yüzünden hırçın bir alıntılar savaşının ve çok ağır suçlamalarla Marksist sol içi bölünmelerin müsebbiplerinden biri haline getirilmişti.

O yıllarda tartışma Kürt meselesi ağırlıklı idi; birlikte örgütlenme-ayrı örgütlenme, Kürdistan'ın sömürü olup olmadığı sorunları merkezi yer tutuyordu. Ve tartışan tarafların hemen tamamının en temel başvuru kitapları Lenin'in Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ile Stalin'in Milli Mesele'siydi.

Marksist siyasetlerin Milli Mesele perspektiflerindeki en belirleyici etkenin, benimsedikleri devrim stratejileri olduğu bilinmektedir. İlave edilmelidir ki; bu siyasetlerin, farklılıklarının -nüans düzeyinde olsun, derinlikli sebeplerle olsun- mevcudiyetine rağmen milli meselenin burjuva demokrasilerinde değil, nihai olarak, devrim sonrası kurulacak sosyalist sistemde çözüleceğine dair inancı ve fikir birliği vardı. Hem de sosyalist ülkelerden tatsız ve şaşırtıcı haberler gelmesine rağmen...

Radikal solun olumsuzluklarını kısaca belirttiğimiz milli mesele tartışmalarında öne çıkan Kürt olgusunu ısrarla gündeme getirerek sahiplenmesi ve Kürt aydınların mücadeleleri ile birlikte sorunun kazandığı meşruiyet, uluslararası konjonktürün de basıncıyla TC devletini Kürt varlığını telaffuz etmeye sevk etti.

Çok uluslu bir imparatorluktan, farklı ulus ve azınlık milliyetlerinin varlığına rağmen tek bir ulusun varlığını ve egemenliğini esas alarak cumhuriyete geçilmesi; ama bu süreçte diğer etnilerin asimile edilme politikalarının iflas etmesi, yanısıra tüm etnilerin onayı ve gönüllü katılımıyla yeni bir demokratik kimliğin oluşturulmaması (zaten devletin ideolojisinin böyle bir niyete dahi yer vermemesi), bu yöndeki istemlere şiddetle karşılık verilmesi; etnilerin "kendi sorunlarımızı kendimiz halledelim" gibi bir halet-i ruhiye içine girmelerine ve sorunun iyiden iyiye griftleşmesine neden oldu. Dolayısıyla bu bağlamdaki tartışmalar, Balkanlar ve Kafkasya'dan yükselen milliyetçi akımların önderliğinde halkların birbirlerini dinmez bir kinle kırma mücadelelerinin yarattığı infial ve hassasiyetle yapılmaya başladı; varyant ilaveleri ve kavram zenginleşmesi ile bu konuda mesafe katedilir oldu.

Etnik sorunun global bir gelecek perspektifiyle ele alınmasının, lokal çözüm arayışlarının terk edilmesinin zaruri olduğu kanaati yaygınlaşıyor. Yeşil-ekolojist hareketin bizce insanlığa en büyük katkısı olan, gelecek tahayüllerinin gezegenimizi gözeten bir anlayışla kurulması duyarlılığı, solun eşitlikçi-özgürlükçü postülaları ile birleştirilerek, etnik sorunlara insani ve evrensel çözümler aranıyor. Bu arayışa matuf bir tartışma Birikim'in 30/33. sayılarında Murat Belge ile Hatice Yaşar tarafından yapıldı. Düşüncelerimizi açıklıkla ifade ederek tartışmaya katılacağız.

Türkiye'de Aydın ve Devlet

Yaşadığımız coğrafi kütlede aydınlarla ilgili yapılan araştırmalar, en genel anlamda, Osmanlı aydını-Tanzimat aydını-Cumhuriyet aydını silsilesinde tespit ediliyorlar. Çeşitli tanımları yapılan aydın kavramı, tanımı yapanların ideolojilerine, kavrama yükledikleri anlama göre içerik değişikliğine uğrayabiliyor, daha farklı kategoriler saptanabiliyor ve nihayet işlevleri değişebiliyor. Tarih arenasında ilk göründüğü yer olan Batı'da aydının en belirgin vasfı iktidarla/otoriteyle çatışması, kendisini devletin onayladığından çok farklı alanlarda tanımlamasıdır. Dahası açık bir ifadeyle Batılı aydın iktidarlarla, iktidarı temsil eden üreten kurumlarla, ideolojilerle tartışarak biçimlenmiştir.

Türkiye'de ise aydının doğuş ve gelişim süreci farklı bir seyir izler. Aydın cenin olarak devletin rahmine düşüp, sezaryenle doğmasından itibaren devletin yanında olmuş, devleti bir tabu olarak algılamıştır. Devletin temsilcileri ile zaman zaman çatışması, dejenerasyona karşı korumaya çalıştığı devleti güçlü kılmak arzusundandır. Bütün performansı, çabası, devletin ihyasına ve bekasına hasredilmiştir. Burada bir parantez açmak gerekiyor: Cumhuriyet aydını için de geçerli olduğunu düşündüğümüz bu paradoksla birlikte statükocu aydın tipi altmışlarda ciddi bir sarsıntıya uğramış resmi ideolojiyi sorgulayan, devletin üzerindeki gölgesinden sıyrılmaya çalışan bir aydın bölüğü sesini duyurmaya başlamıştır.

Devletten kopuş sürecini başlatan bu yeni tip aydın henüz hegemonik bir güç konumuna gelebilmiş değildir. Türkiye'de devletin süregelen ve giden, toplumu yönlendirme, kendisine tabi kılma geleneğinin ve bu geleneği besleyen tepeden inmeci egemen ideolojinin sorgulandığı devlet-sivil toplum tartışmalarında, cumhuriyet aydınları sivil toplumun güçlendirilmesinin gereğini ifade ederlerken bile devletin varlığına halel gelmesi çekincesini koyarak aydın-devlet ilişkisinde devletin yanında yeralma mayasıyla yoğrulduklarını kanıtlamışlardır. Ancak bir kısım, sosyalist formasyona sahip aydının bu çerçevenin dışında olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Tartıştığımız konudan çok uzaklaşmamak için daha fazla ayrıntıya girmeyerek parantezi kapatıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışında, imparatorluk bünyesinde yeralan ulusal azınlıkların bağımsızlık mücadelelerinin önemli rol oynadığı devlet katında ve aydınlar nezdinde kabul görmekte idi. Cumhuriyet devleti de, bu kaygıdan olmalı, Kürt varlığının ifade edilmesini, Kürtlerin ulusal taleplerde bulunmalarını varlığına yönelik ölümcül bir tehdit olarak algıladı ve tenkil politikalarıyla tehdidi bertaraf etmeye yöneldi. Osmanlı-Tanzimat-Cumhuriyet aydınlarında süreklilik arzeden, devletin tehdit altında olması halinde uygulayacağı böylesi politikaları mubah görme anlayışı, bu sorunda açıkça belirginleşti.

Aydınların son zamanlarda, birçok devlet politikasına karşı çıktıkları, devletin küçülmesini ve libere edilmesini savundukları akla gelebilir. Fakat siyasi erkin bizatihi kendisine/varlığına karşı olmak farklı, yanlış addedilen politikalarına karşı olmak farklıdır. Yukarıda, genel çerçevenin dışında düşünülmesi gerektiğini belirttiğimiz sosyalist formasyona sahip bir kısım aydınlar da eğer, "bir devlete ihtiyacımız var mı" sorusuna "hayatımızı irademiz hilafına kontrol eden, düzenleyen bir makinadan hemen şimdi kurtulmalıyız" cevabını veremiyorlarsa, sözkonusu çerçeveden fazla uzak olmadıkları ifade edilebilir. Çünkü devletin, niteliği-işleyiş mekanizmalarının demokratlığı vb, radikal özgürleşmenin gerçekleşmesinin önünde koca bir engel teşkil etme konumunu değiştirmiyor; kim, hangi ideolojiyle kurarsa kursun.

Milliyetçilik ve Devlet Tezahürleri

Her sorunun altında devlet aramak gibi bir vülgerlik elbette kabul edilebilir bir şey değil. Ama bu gayri insani kurumla esaslıca hesaplaşılmasının lüzumuna inandığımız her sorunda, devlet olgusu ile dolaylı ya da dolaysız bağlantıları öncelikle vurgulamayı bilinçle yaptığımızı söyleyerek tartışmayı sürdürelim.

Fransız devrimiyle boy gösteren milliyetçilik ideolojisine ihtiyaç duymayan, milliyetçilikle şovenizm arasında gidip gelen politikalar uygulanmış, daha yerinde bir ifade ile milliyetçilik/şovenizm günahından azade (son iki yüzyıllık zaman kesitindekiler için söylüyoruz) bir devlet aklımıza gelmiyor. Nedeni basitçe şöyle ifade edilemez mi: Devlet, mülkiyet esasına dayanır. Yani bu "sınırlar dahilindeki toprak bizim vatanımızdır. Bize aittir. Bu vatan toprağından, üzerinde yaşayan milletimizin mensupları bağ, bahçe, tarla (vb. özel mülk) edinebilirler - yahut devlet olarak tamamının tasarrufu bana ait olabilir.

Ancak başkaları bu vatan toprağından bir karış dahi (tarihsel hakları olsa bile) edinmeye yeltenemez." Velev ki yeltenirse, buna karşı koymak için bu vatanın sahibi olan milletin evlatlarına gerekli olan ideoloji de milliyetçilikten başkası olamaz. Öyleyse devlet-mülkiyetçilik-milliyetçilik birbirlerine sıkı-sıkıya bağlı kavramlardır demek yanlış olmamalı. Tabidir ki, bu sacayağı iki yüz yılda evrimler geçirdi, rafineleşti; buna mukabil korkunç savaşlara, katliamlara, her zaman bilenmeye hazır ulusal düşmanlıklara, kinlere zemin olma potansiyeli işleviyle kullanıma amade kaldı.

Buradan "Bir etninin milliyetçilik girdabına savrulması için illa bir ulus-devlete ihtiyacı vardır" çıkarmasını yapmıyoruz. Bu satırların yazarı Çerkes'tir. Hayatta en fazla yakınlık duyduğumuz iki halktan biri Çerkesler, diğeri Kızılderililerdir. Ortak yanları, devletsiz uygarlık geliştirilebileceğini göstermiş, ama tabi oldukları devletlerin vahşiliğinden nasiplerini fazlasıyla almış olmalarıdır. Sözü Çerkeslere getirirsek, bir insanlık trajedisi yaşayan sevgili halkımız 125 yılı aşan bir süredir yok olmama savaşı veriyor. Ve son 20 yılda gittikçe politikleşen Kuzey Kafkasya'ya geri dönüş tezi, Çerkesler arasında bir kurtuluş umudu olarak günden güne güçleniyor. Kuzey Kafkasya'da muhaceretten ta sovereign (kimsenin tahakkümü altında olmayan) bir halk olarak yaşamlarını sürdürürken Çarlık Rusyası'nın istilasına uğrayarak, o çok sevdikleri Oshamzge'ye (mitolojide ateşi tanrılardan alıp insanlığa verdiği için tanrılar tarafından cezalandırılan ve cezasını çekmek üzere zirvesinde çarmıha gerilen Prometheus'un bulunduğu dağ), her biri birer blues şaheseri denilebilecek ağıt türküleri söyleyip veda ettiler. Misafir oldukları ülkelerde hep yeniden Kuzey Kafkasya'ya döneceklerine ve yeniden sovereign olacaklarına inandılar.

Ama muhaceret süresinde, içerisinde yaşadıkları kültürlerin empozesiyle devletsizliği bir uygarlık nişanı değil, kaçınılmaz bir moment olarak görerek, kendi Çerkes ulus devletlerini kurma özlemini duymaya başladılar. Bugün geri dönüş düşüncesi, ne yazık ki bu özlem yüzünden sakatlanmış görünüyor. Ve ister istemez niyetçilik eğilimleri Çerkesler içinde kök salıyor. Ezilen ulus milliyetçiliğini demokratik, ilerici bir muhtevayla mücehhez gören bazı solcu Çerkes aydınlarında da milliyetçilik eğilimleri benimseniyor -en azından mücadele hedefleri içine katılmıyor.

Bu durumdan çok tedirgin olduğumuzu belirtmeyi bilhassa gerekli görüyoruz. Çünkü inanıyoruz ki milliyetçiliğin doğrusu, hoş görülebilecek veya desteklenebilecek türü yoktur ve olmayacaktır. Devlet gibi, milliyetçiliğin de gelecek tahayyülümüzde çoktan tarihin çöplüğüne fırlatılmış ilkellikler envanteri içerisinde sayılmasının topyekun özgürleşmemiz açısından bir ilk koşul olduğunu ileri sürüyoruz. Gezegenimizde kurulacak, bütün canlıların korunup gelişebileceği, layık olduğumuz dünya uygarlığında devlete, milliyetçiliğe ve mülkiyetçi hırslara, arzulara yer olmamalı.