...................
...................
ANLATAMAMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Deniz Kavukçuoğlu
Cumhuriyet Gazetesi, 10.06.2009
                         
...................
 
...................

Öyle konular var ki bu köşede ele aldığımda kimi okurlardan geleceğini bildiğim tepkilere karşı nasıl bir tutum takınmam gerektiğine önceden kafa yormam gerekiyor. “Anadilde eğitim” de bu konulardan biri. Pazartesi günkü “Anadil” başlıklı yazım, eskiden olduğu kadar olmasa bile yine de belli ölçüde okur tepkisiyle karşılaştı. Bu köşede 13 yıldır yazıyorum, Cumhuriyet okurlarının benim Türkiye’nin “üniter yapıda” bir “ulus devlet”, Türkçe'nin de “devletin resmi”, yurttaşlarının da “ortak” dili olarak kalmasından yana olduğumu bilmeleri gerekir diye düşünüyorum. Fakat öyle olmuyor; kimi okurlar, “Eğer Türkler Türkçe, Kürtler Kürtçe, Çerkesler Çerkesce vb. öğrenecek olurlarsa aralarında nasıl anlaşacaklar?” gibi anlamakta zorlandığım sorular yöneltiyorlar.

Oysa kimse Türkçe'nin dışındaki anadillerin ilköğretimden başlayarak Türkçe'nin yerine geçmesi diye “absürd/saçma” bir istemde bulunmuyor. Anadilde eğitimden kastedilen söz konusu dilin “seçmeli ders” olarak Milli Eğitim müfredatına alınıp öğretilmesidir. Evinde sözgelimi Kürtçe konuşan bir aile okula giden çocuğunu seçmeli ders olarak Kürtçe'ye yönlendirme hakkına sahip olmalıdır. Yurttaşların anadillerini öğrenmek istemeleri temel bir insan hakkıdır, bu istemi karşılamak da uygar/çağdaş bir devletin temel yükümlülükleri arasındadır.

Bugün Almanya’da, Hollanda’da ya da Türk nüfusunun yoğun olarak bulunduğu başka Avrupa ülkelerinde Türkçe seçmeli ders olarak okul programlarında yer almaktadır. Türkiye’nin bu ülkelerden eksiğinin olmaması gerektiğini düşünüyorum.



Kimi okurlar da karşı düşüncelerine gerekçe olarak ülkemizin içinde bulunduğu duyarlı durumu göstermekte, bu koşullarda ileri sürülen anadilde eğitim isteminin “siyasal kaynaklı” olduğunu vurgulayarak konuya olumlu yaklaşmanın “PKK’nin ekmeğine yağ sürülmesi” anlamını taşıyacağını söylemektedirler.

Bu istem özü bakımından “kültürel” bir istemdir, fakat gereksiz ve uzun bir inatlaşma sürecinde siyasallaşmıştır. Fakat bu inatlaşmayı salt Kürtlere yüklemek haksızlık olur. Unutmayalım ki dün denecek kadar kısa bir zaman öncesine kadar bu yazıyı yazmak bile ülkemizde suçtu.

Siyasal yönetimler onlarca yıl Kürt dilini yok saymışlar, bu dilin Türkçe'nin “deformasyona uğramış bir lehçesi” olduğuna ilişkin kuramlar üretmişlerdir. Cumhurbaşkanlığı bu ülke seçmeninin yüzde 92’sinin oyuyla onaylanmış 12 Eylül’ün darbe lideri Kenan Evren’in “karda yürürken çıkan kart-kurt sesleriyle Kürt ve Kürtçe kavramları arasında kurduğu dâhiyane(!) ilişki” bile toplumda kendine yandaş bulabilmiştir. Bu tutmayınca bu kez de “Hangi Kürtçe?” yollu bir tartışma başlatılmış, Zazaca ve Kırmançi arasındaki farklılıklara “olmayan” onlarcası katılarak “Kürtlerin kendi aralarında bile anlaşamayacakları”, “Kürtçenin bir yazı dili olamayacağı” gibi savlarla toplum aldatılmaya, Kürt dili aşağılanmaya çalışılmıştır.
Kürtlerin bu çabalara karşı tepki göstermeleri, bu çabalarda siyasal bir arka plan aramaları, dolayısıyla konuyu siyasal düzleme çekmeleri doğal değil midir ya da 1980’li yılların ortalarına kadar iktidarların Kürtçe'ye yaklaşımlarının “siyasal” olmadığını söyleyebilir miyiz? Nitekim sorunun çözümü de “siyasal” olacaktır.



Kürtçe'yle ilgili yazdığım yazılara gelen bir bölüm uyarı da zaten “onların” evlerinde Kürtçe “konuşabildikleri”, “sokakta da konuştukları”, buna hiçbir müdahalenin olmadığı doğrultusundadır. Doğrudur, fakat benim anlatmak istediğim, anlatamamanın ağırlığını duyumsadığım konu, bu ülkede konuşulan anadillerin okul eğitiminde öğrenilebilme şansına sahip olmaları, bu dillere edebiyat ve bilim dili olma yollarının açılmasıdır. Yoksa TRT 6 aylardır Kürtçe yayın yapmakta, bir süredir de Van Devlet Tiyatrosu’nda Kürtçe bir oyun sergilenmektedir.

Konunun PKK ile ilişkilendirilmesini ise anlamsız buluyorum, çünkü Türkiye’nin, alacağı kararları bir terör örgütünün söylemlerine endekslemeyecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum.