...................
...................
HANGİ HUKUK REFORMU...
Hıncal Uluç
Sabah Gazetesi, 09 Eylül 2010
                         
...................
 
...................
Bu öyküyü, (aslında gerçek olay ama yıllardır yaza yaza öyküye dönüştü) kaç kez yazdığımı hatırlamıyorum artık ama öyle çok icap ediyor ki, yeniden yazmak.

Londra'nın kenar mahallelerinde oturan lise öğrencisi genç kız, arkadaşına ders çalışmaya gitmişti.


Gece yarısı evine dönerken, aydınlık ve kalabalık caddeden dolaşma yerine, iki ev arasındaki parkın içinden kestirme yapmak istedi. Park loş ve gecenin o saatinde bomboştu. Kız ağaçların arasında yürürken bir karaltı fırladı ve saldırdı. Kız çığlık çığlığa koşmaya başladı. Sesi duyanlar koştular. Kız evine döndü, saldırgan yakalandı. Geceyi karakolda geçirdi, ertesi gün mahkemeye çıktı. İngiliz Yargıç kararı açıkladı.

"Yedi yıl, yedi gün hapis.."

Adliye muhabirleri şaşırdılar. Adam kıza nerdeyse dokunamamıştı bile. Sadece korkutmuştu o kadar. Duruşma sonunda sordular.

"Ortada sadece hatta başlamamış denebilecek bir teşebbüs var. Yedi yıl, yedi gün fazla değil mi?"

Yargıç, hukuk tarihine geçen yanıtını verdi.

"Genç kıza saldırma teşebbüsünün cezası yedi gün. Yedi yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı loş ve boş parklarda dolaşma özgürlüğüne saldırının cezasıdır."

Şimdi geçen hafta gazete sütunları arasında kaybolan habere bakın. Oysa günlerce manşet olmalı, üzerine bin tane köşe yazısı yazılmalıydı.
Yozgat'ta bir vatandaş, sigara içtiği için fena halde dövülmüş, burnu kırılmıştı. Dayağın sebebi, ramazan ayında olmamızdı. Vatandaş oruç tutmadığı için dayak yemişti. Ve de dayak yiyen vatandaş, üstelik Cumhuriyet Savcısıydı.

Laik Hukuk Devleti Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasası ve yasalarını savunmakla görevli olduğu için, adı Cumhuriyet Savcısı olan adam oruç tutmuyor diye saldırıya uğruyordu.

Mahkeme, saldırganları tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.
Ve de Türkiye'den "Çıt" çıkmadı.

"Bir ülkede, hem de Cumhuriyet Savcıları oruç tutmadıkları için ölesiye dayak yiyorlarsa, savcının burnu kırıldığı halde, saldırganlar serbest bırakılıyorsa, o ülkede sokakların güvenilir olduğundan söz edilebilir mi?. O ülke anayasasındaki 'Laik' sözcüğünün anlamı kalır mı" diyen çıkmadı.
Cumhuriyet Savcısı, kendisini de, cumhuriyeti de savunamamış, sanıkları serbest bırakan mahkeme olayı sadece bir itişme kakışma sırasında burun kırılması olarak görmüştü. Kırılanın sadece burun değil, bu ülkenin anayasası olduğu görmezden gelinmişti. Yumrukların sadece bir vatandaşa değil, bir Cumhuriyet Savcısının şahsında, anayasal düzene atıldığı hiç düşünülmemişti.

Gazeteler iki gün sonra bir küçük haber daha verdiler.

Bu defa hem de İstanbul'da, yani Türkiye'nin en ileri, en medeni, en batılı şehri, Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'da bir genç, saçı uzun olduğu için linç edilmiş ve öldürülmüştü.

Düşünebiliyor musunuz?. Sadece saçı uzun olduğu için.

Gazeteler burnu kırılan savcı ve öldürülen genç olayı arasındaki ilişkiyi de fark etmediler.. Sadece "Talih" farkı ile savcı ölebilir, genç burnu kırılarak olayı atlatabilirdi, oysa. Oruç tutmamak, ya da saç uzatmak ölüm sebebi olabilirdi yani, bu ülkede.

Olayı derinlemesine yorumlayan İngiliz Hukuku ile sadece şekle bakan Türk Hukuku arasındaki farka siyasal bilimciler "Demokrasi" diyorlar. İngiliz demokrasisi bu yüzden tüm dünyaya örnek gösteriliyor.

Demokrasinin temeli hukuk, hukukun dayanağı yargıdır çünkü.

Türkiye'de baş demokratlarımız (!) dahil, kimsenin aklına "Neler oluyor? Bu saldırılar ne demek? Nereye gidiyoruz" diye sormak gelmedi.

Gittiğimiz yer belliydi çünkü. Bir hukuk reformu yapmak üzere referanduma gidiyorduk işte.

Oruç tutmadığı için dövülen savcılar, saçı uzun olduğu için öldürülen gençler ülkesinde bir hukuk reformuna gerçekten ihtiyaç var.

Ama elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, o reform, bu reform mudur?
Pazar günü Anayasa değişirse, pazartesi sabahı sokaklar eskisinden güvenilir mi olacak?

Ramazan'da oruç tutmama ve saçımızı istediğimiz kadar uzatma özgürlüğüne kavuşacak mıyız?

Ben en iyisi, referandumdan söz etmeme ilkeme uymaya devam edeyim!

Çok mu konuştum ne?