...................
...................
YALAYIP YUTTUK MU?
Ahmet Hakan
Hürriyet Gazetesi, 14 Kasım 2010
                         
...................
 
...................

Adamın teki, bizim için “Aydın Doğan’ın köpekleri” diye yazmış.

Ertuğrul Özkök yakınıyordu geçen günkü yazısında.

“Hiçbirimiz buna bir cevap vermedik” diyordu.
“Yalayıp yuttuk” diyordu.

Peki ne yapacaktık Ertuğrul Bey?

“Köpek” diyenle, “puşt” diyenle, “şişman” diyenle, “karı kız peşinde koşuyor” diyenle, “cinsel sapık” diyenle laf mı yarıştırılır?

Ne yani?

“Laf ebeliğiyse, al sana laf ebeliği” diyerek edepsizlik karşısında edepsizlik mi yapacağız?

O “eşek” diyecek, biz lafın altında kalmamak için “sensin eşek” mi diyeceğiz?

İyi de o, “eşek oğlu eşek” dediğinde biz lafın altında kalmamak için ne diyeceğiz?

Sürekli el mi yükselteceğiz?

“Edep” ve “seviye” diye bir eşik bellemek, “laf altında kalmak” ya da yalayıp yutmak anlamına mı gelir?

Ertuğrul Bey, siz şimdi diyeceksin ki:

“Ama adam bize her gün sövüyor. Bizse susuyoruz. Bir sustuk, iki sustuk, üç sustuk... Dördüncüde de susacak mıyız?”

Evet, susacağız.

Adamların, bizim ölçüyü kaçırmamız için yaptıkları tahriklere gelmeyeceğiz.

Bir noktadan sonra muhatap almayacağız.

Laf çarpıtmalarını, söylemediklerimizi söylemişiz gibi yazmalarını, küfürlerini, hakaretlerini yok sayacağız.

“Adam her gün bize küfrediyor, susacak mıyız?” sorusunun içerdiği tuzağa düşmeyeceğiz.

Susacağız ve bu durumu bir “Yeni Türkiye gerçeği” olarak kayda geçireceğiz.

“İyi ama o zaman Oktay Ekşi neden istifa etti?” diye sorabilirsiniz.

Cevabım şudur:

Biz “Yeni Türkiye gerçeği” dediğimiz bu çarpık olguya teslim olmadık ki.
Bunu “veri” olarak kabul etmedik ki.

Görmüyor musunuz?

“Yeni Türkiye”nin adamları, “yeni Türkiye’nin icapları”nı yerine getiriyorlar.
Küfrediyorlar, hakaret ediyorlar, seviye düşüklüğü örnekleri veriyorlar.
Bu devir, böyle bir devir...

Bizim buna karşı...

Edep kıstasını, seviye ölçüsünü, adap eşiğini aşmamamız gerekiyor.
Çünkü bu devir bittiğinde elimizde bunlar kalacak.

Özgürlük ve öfke

BAZEN benim de celallendiğim, kendimi tutamadığım ve bir-iki laf ettiğim oluyor.

Ama o kadar. Ötesi yok.

Ne yalan söyleyeyim, ne kadar öfkelenirsem öfkeleneyim, öfkem daimi olmuyor, olamıyor. Unutuyorum her şeyi...

Daimi bir öfkenin adamı değilim ben.

Daimi küfrün, daimi hakaretin çerçevelediği bir ruh haline kapılamıyorum.
Belki de bu yüzden...

Şu “yandaş” dediğimiz cenahtaki...

Hiç tükenmeyen celallenmeyi, hiç dinmeyen hırsı, kesintisiz öfke patlamalarını, bir türlü yatışmayan siniri görünce...

Şaşırıyorum.

Benim bildiğim şudur:

Baskı dönemleri, öfke patlamalarına yol açar.

Özgürlüklerin kısıtlandığı, yasakların arttığı, kabiliyetlerin önünün kesildiği, insanın içinden geleni söyleyemediği dönemlerde...

“Daimi bir öfke” sarar her tarafı.

Peki, madem öyle...

“Özgürlük dönemi geldi”, “Artık her şey konuşuluyor”, “Kabiliyetlerin önü açıldı”, “Artık imtiyaz yok” diyen yandaşlar, neden hiç bitmeyen bir öfkeyle, orantısız bir hınçla, dinmeyen bir hırsla, tükenmeyen bir kinle, daimi bir nefretle konuşuyorlar?

Neden küfür kıyamet gidiyorlar?

Bu tuhaf ruh halini ne besliyor?

Ne iş?

İyi bir politikacı olmak istersen

Asla hayır deme.

Gayriresmi ortamlarda dünyanın en şeker adamı olurken resmi ortamlarda dünyanın en tatsız adamına dönüş.

Asla “Ben yanlış biliyormuşum, demek ki doğrusu buymuş” tavrı koyma.
“Liderime sadakat şerefimdir” ilkesine iman et.

Aşırı gururlu ol, kibri kendine yakıştırmasını bil.

Sen bir yere gitmeden önce rüzgârını gönder.


Korkanı bırak korkutana bak

AHMET Altan dünkü yazısında demiş ki:

“Ne zaman televizyonları açsam, ne zaman gazeteleri okusam mutlaka birisi ‘çok korktuğunu’ söylüyor. Söyleyenler kim? Bu ülkenin köşe yazarları. Kimden korkuyorlar? Başbakan’dan. Lafın sonunda söyleyeceğimi başından söyleyeyim: Kardeşim, Başbakan’dan korkacak kadar ödleksen köşe yazarlığını bırakır kendine başka iş bulursun”.

Kendi adıma konuşacak olursam:

Ben Başbakan’dan korkmuyorum.
Ödleklik falan da yapmıyorum.
Doğru bildiklerimi çekinmeden yazıyorum.
Ama benim böyle olmam, bir “baskı ortamı”nın varlığından söz etmeme engel değil.

Her türlü baskı ortamında...

Korkaklar da olur kahramanlar da, ödlekler de olur cengâverler de, idealistler de olur oportünistler de...

Ama kendine “demokrat” diyen bir adamın...

“Korkuyorum” diyen köşe yazarlarına, “Sizi gidi ödlekler sizi! Gidin kendinize başka iş bulun” demek yerine...

“Bu nasıl özgür ülke? Bu nasıl demokrasi? Demokratik bir ülkede köşe yazarları, Başbakan eleştirisi yapmak için bedel ödemeyi göze almak zorunda kalır mı?” diye feryat etmesi gerekir.

Bedel ödemekten korkan adama, “Niye bedel ödemekten korkuyorsun?” denmez, bedel ödetmeye kalkışan adama, “Niye bedel ödetiyorsun?” denir.

Baskı gördüğünü düşünen yazarlara, “Kahraman ol” denmez, “Bu baskı niye var” denir.

Kısacası...

Bir memlekette “Korkuyorum” diye ağlaşan köşe yazarlarının olması, o memlekette “korku ortamı” olduğu gerçeğini önümüze koyar.
Bu durumda...

Bir “demokrat yazar”a düşen görev, korkup ağlaşanlara laf etmekten çok korku ortamını yaratanlara laf etmektir.

Özal öldürülmedi, öldü

Her nefis, ölümü tadacaktır.
Bundan kaçış yok.
Vade dolduğunda hepimiz öleceğiz.
Buna Turgut Özal da dahil.
O halde...
Elde hiçbir ikna edici delil yokken...
Bin türlü spekülasyonu, bin türlü tevatürü, bin türlü komployu, bin türlü eğreti ipucunu sallayarak...
“Turgut Özal ölmedi, öldürüldü” demek...
İşin içinde “Ergenekon parmağı” varmış gibi bir hava oluşturmak...
Bunun üzerinden gündem yapılmasına zemin hazırlamak...
Sadece ve sadece Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın, AK Parti hükümetine yanaşma çabalarına alet olmak anlamına gelir.
Ben almayayım, alana da mâni olmayayım.