...................
...................
TOPLAMA KAMPINDAN TÜRK OLDUĞUM İÇİN KURTULDUM
Ayşe Arman
Hürriyet Gazetesi, 10 Kasım 2011
                         
...................
 
...................

“Schindler’in Listesi” filmini hepimiz biliyoruz değil mi?

"Türk Pasaportu" belgeselindeki tanıklardan Lazare Rousso

Spielberg’in o filmi, herkesi ağlatmış ve “Hayatta böyle insanlar da varmış!” dedirtmişti. Savaş sırasında, toplu bir felaket yaşanırken, direnen ve insanlık onurunu kurtarmaya çalışan kahramanlar...

Ama bilinmeyen kahramanlar da var.

Öne çıkmadıkları, herkese “Şöyle şöyle oldu” diye anlatmadıkları için, bugünlere kadar gün ışığına çıkmamış öyküler.

Ve kahramanları Türk, Türk diplomatları... Selahattin Ülkümen, Muhtar Kent’in babası Necdet Kent ve daha niceleri... Bu gerçeği anlatan “Türk Pasaportu” belgeseli, Cannes Film Festivali’nde gösterildi ve ayakta alkışlandı, pek çok festivalde ödül aldı. Yakında da dünya üniversitelerinde gösterilmeye başlanacak.

Ben de bu bayram o belgeselin tanıklarından biri, İkinci Dünya Savaşı’nda Türk pasaportu sayesinde hayatı kurtulan Lazare Rousso ile konuştum. Rousso, 91 yaşında ama tanıyıp tanıyabileceğiniz en canlı, en hayat dolu insanlardan biri. Türk olduğu için de çok gururlu, aşağıda hikâyesini okuyacaksınız...
 

Lazare Rousso, ne zaman, nerede doğdunuz?
- 21’de, İstanbul’da. Daha henüz Cumhuriyet kurulmamıştı, Osmanlıydık.

Sizin anımsadığınız 20’lerin İstanbul’u nasıldı?
- Beyoğlu’nun ortak dili Fransızca’ydı. Bütün azınlıklar serbestçe kendi dillerini konuşabilirlerdi. Beyoğlu’nda İş Bankası var ya, işte o binada otururduk, babam tüccardı, varlıklı bir aileydik. 10 yaşına kadar İstanbul’daydım. Tek kelime Türkçe bilmiyordum. Ama Türk’üz. Türk Yahudisiyiz. Türk pasaportumuz var.

Fransa macerası nasıl başladı?
- 29’da kriz olunca babamın iş yaptığı bütün fabrikalar dışarıdaydı, o zaman biz de ailecek Fransa’ya göç ettik. Lise sona kadar Paris’te okudum. 19 yaşında, annemi kaybettim. Basit bir şeyden gitti: Safra kesesi iltihabı. Penisilin yok diye öldü. Tabii büyük bir yıkım. Ben, erkek kardeşim ve babam kalakaldık, bir de üstüne savaş patladı. Almanlar Paris’e girdi...

NUMARAM 3233’TÜ

Nasıl hatırlıyorsunuz o yılları...
- Felaket! Yahudilere yapılan zulmün haddi hesabı yok. Filmlerde gördükleriniz az bile. Almanlar bir emir çıkardı, “Fransız olsun olmasın bütün Yahudiler, karakola gidip, kimliklerine ‘Yahudidir’ damgası bastıracaklar” diye. Kırmızı, kocaman bir damga. Yakalarına da o yıldızdan işletecekler. Babam, kurallara uymaya pek meraklıydı, hemen gitti kimliklerimize o damgayı bastırdı. Ama bir taraftan da devamlı Türk Konsolosluğu’na gidip geliyor, ne yapmamız gerektiğini soruyor...

Babanız Türkçe biliyor...
- Tabii, tabii. Galatasaray Lisesi’nde okumuş, o zamanlar adı “Lycee Emperial Otoman” Fransızca da biliyor, Eski Türkçe de, kültürlü, bilgili bir adam. Konsolosluk ona, “Evinizde oturun, merak etmeyin Türk olduğunuz için size dokunmayacaklar” demiş. Yıldızı da, Türk olduğumuz için takmamız icap etmedi. O kadar etkiliydi Türkler. Ben de her gün Champs Elysee’de bir cafe’ye gidiyorum, arkadaşlarımla buluşup eve geri dönüyorum. Bir akşam metroya binerken, baktım iki Alman askeri, kimliğimi görmek istediler. Kalbim küt küt atmaya başladı, gösterdim, o meşhur damgayı görünce, “Gel” dediler, beni bir arabaya soktular. Baktım arkada şık giyimli biri daha oturuyor, beni görünce konuşmadı, paltosunun üzerine parmağıyla “Yahudi?” yazdı, ben de kafamı salladım. Anladık ki, ikimizi de Yahudi’yiz diye almışlar. Bir yere götürdüler, oradan da bir trene koydular. Aman Allah’ım çocuklar, anneler, babalar, yaşlılar. Hepsinin ortak özelliği Yahudi olması. Meğer bu, Paris’teki ilk toplamaymış. Kalburüstü Yahudilerin hepsini evlerden almışlar. Fransa’nın ileri gelen baro başkanları, avukatları, düşünürleri. Ne kadar meşhur Yahudi varsa. Geri kalanlarını da sokaktan toplamışlar, benim gibi...

Siz kimseye haber filan veremediniz tabii...
- Yok nasıl vereceğim? Babam evde, nereden haberi olacak?

Nereye gittiğinizi biliyor musunuz?
- Hiçbir şeyden haberimiz yok.

Size ne yapacaklarını biliyor musunuz?
- Onu da bilmiyoruz. Paris’in kuzeyinde bir kampa götürüyorlarmış. Gece yarısı vardık. İndik trenden, yürümeye başladık. İnanılmaz bir soğuk, Aralık ayı, ben de çanta manta yok, sadece üzerimdeki palto. 20 yaşında gencecik bir adamım. Ama yaşlısı var, hastası var, yolda düşeni, ayılanı, bayılanı var. Süngüyle itiyorlar, “Kalk” diyorlar. Sonunda kampa vardık. Bir koğuşa soktular. Yerde sadece saman var, yatak filan yok. “Burada kalacaksınız” dediler, herkes bir yere kıvrıldı. Sabah bir tas verdiler, bir kaşık, bir battaniye. Bir de birer demir parçası, üzerinde bir numara yazıyor. Benimki 3233. O andan itibaren sadece o numaradan ibarettik.

Kimlerle konuşuyorsunuz?
- Etrafımdakilerle. Herkes korku içinde. Yemek yok. Sulu bir çorba veriyorlar, içinde yağ yok, patates var, belki bir havuç. Akşam bir parça ekmek. Tabii insanlar patır patır ölmeye başladı. Önce yaşlılar ve şeker hastaları gitti. Sabahları bir bakıyorsunuz, üç beş kişi uyanamamış. Bazılarında ödem oldu, yüzleri şişti. Gerçekten dehşetti yaşadıklarımız.

Siz neler hissediyorsunuz?
- 70 küsur yıl geçti, hâlâ rüyalarıma giriyor. İnsan onurunun bu kadar ayaklar altına alındığı bir başka şey daha hiç yaşamadım. Dışarıda hava eksi 15, soyunmamızı söylüyorlar, anadan doğma, iç çamaşırlar da çıkacak, bit kontrolü yapacaklar. Upuzun bir kuyruk, o soğukta, ayakların buzlu suda bekliyorsun. Bir Alman askeri, “Bit var mı yok mu?” diye bakıyor, öteki itip kakıyor. Elbiseleri de dezenfekte etmek amacıyla almışlar. Sonra toplu halde duşa giriyorsun, tit tir titreyerek çıkıyorsun, dezenfekte edilmiş elbiseler yerde, kendininkileri seçiyorsun, giyinip koğuşa gidiyorsun. Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir?

SENİ KURŞUNA DİZECEKLER

Başınıza ne geleceğini düşünüyordunuz?
- Tabii ki öleceğimi! İki ayda 20 kilo verdim. 67 kilodan 47’ye düştüm. Ama meğer beterin beteri varmış, o kamptan sonra gidilecek yer Auschwitz’miş. Oradan da sağ kurtulan ne kadar az herkes biliyor. Ama ben Türk olduğum için hayatta kaldım!

Nasıl?
- O yıllarda Türk olmak ayrıcalıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda bin küsur Yahudi sadece Türk pasaportu taşıdığı için kurtuldu. Babam gidiyor Türk Konsolosluğu’na, “Oğlumu aldılar” diyor. Konsolosluk yetkilileri de, “Merak etmeyin, biz gerekli girişimleri yapacağız!” diyor.

Sonra ne oldu?
- Bir sabah içtimada bir Alman askeri adımı okudu: “Lazare Rousso.” Öne çıktım, “Benim” dedim. “Pılını pırtını topla, gidiyorsun” dedi. Herkes yüzüme acımayla bakmaya başladı, “Galiba seni kurşuna dizecekler!” dediler. Çaresiz toparlandım. “Bitti” dedim, “Buraya kadarmış.” Ama yapacak bir şeyim de yok, kös kös askerin peşinden yürüyorum.

Ağlıyor musunuz?
- Öyle bir hale geliyorsun ki sonunda, duyguların da kalmıyor, boş bir çuval gibisin, insanlığın bitiyor, otomatiğe bağlıyorsun. Sadece askeri takip ediyorum ve denileni yapıyorum. Bir büroya girdik, “Battaniyeni ver, kaşığı ver, tasını ver, numaranı ver.” Denileni yaptım. “Burada işin bitti” dendi, yine askeri takip ediyorum. Bir başka büroya geldik, “Otur!” dediler, oturdum. Başka bir memur geldi, beni teslim aldı, elinde bir dosya, “Yürü” dedi, yürüdüm. Kampın ana kapısından çıktık, karşıda başka bir binaya ulaştık. Daha rütbeli olduğunu düşündüğüm bir subayın odasına girdik. Beni getiren asker çıktı, biz ikimiz kaldık. Gözlerimin içine baktı ve “Lazare Rousse” dedi, “Evet” dedim, “Türk müsün?” “Türküm.” “İstanbul ha?” “Evet, İstanbul doğumluyum” dedim. “Demek Türk pasaportun var?” “Evet” dedim. “Şuraya imza at” dedi, attım. Bir daha gözlerimin içine baktı ve şöyle dedi: “Serbestsin!”

O an, nasıl bir an...
- Afalladım. Anlayamadım. Kafamın içinde sözcükler uçuşuyor: Serbest. Nasıl yani? Özgür gibi mi serbest? İstediğin yere gidebilirsin gibi serbest mi? Durumun farkında vardığım an, yeniden doğduğum an! Geri kalan bütün o insanlar, Auschwitz’de ölüme terk edildiler. Ya yakıldılar ya kurşuna dizildiler. Paris’in kuzeyindeki o kamptan kurtulan çok az insandan biriyim. Tek sebebi de, Türk olmam.

Sonra peki?
- Bana bu belgeyi verdi. Avrupa’da Türk olduğum için özgürce dolaşabileceğimi gösteren belge. Düşünebiliyor musunuz, bir de üstüne, “Paran var mı?” diye sordu. Bir de Paris’e dönüş için tren bileti verdi. Paris’teki evin zilini çaldığımda, babam beni karşısında görünce ağlamaya başladı. Ve ilk iş, doktor çağırdı. Bir deri bir kemik kalmıştım ama şükürler olsun ki, hayattaydım... Türk olduğum için..!