...................
...................
'BİR GAZETECİLİK ZİLLETİ: GÖNÜLLÜ DEZENFORMASYON'
Alper Görmüş
Taraf gazetesi, 2 Aralık 2011
                         
...................
 
...................
Zillet: Hor görülme, aşağılanma. (TDK)

KCK soruşturmasında gözaltına alınan avukatlardan İrfan Dündar’ın sözde “silahlı Kandil eğitimi” aldığını gösteren fotoğrafıyla yürütülen faaliyetin kaba bir dezenformasyon olduğu, Dündar’ın hâkim karşısına dahi çıkarılmadan serbest bırakılmasıyla ortaya çıktı.

Nedir bu şimdi? Bir gazetecilik hatası mı?

Salı günkü yazımda, birikmiş tecrübeyle birlikte düşünüldüğünde bunun bir hata olarak kabul edilemeyeceğini yazmıştım. Çünkü, bu son örneğin de bir parçasını oluşturduğu durum, şöyle bir durum:

Gazeteci, kendisine ulaştırılan haber, bilgi, fotoğraf, vs’den aslında kuşkulanmaktadır. Fakat bir yandan da onun “düşman”a, “karşı taraf”a zarar verme potansiyelinin çok yüksek olduğunun farkındadır. Sonunda, tarafı olduğu mücadelenin talepleri hakikat arayışına galebe çalar ve “koyver gitsin” der.

Bu, kaynağının kendisine ilettiği haberin doğruluğuna inanan, dolayısıyla aldatıldığının farkında olmayan (yani dezenformasyona maruz kalkmış) bir gazetecinin pozisyonundan farklı bir pozisyondur. Burada “gönüllü” bir dezenformasyon söz konusudur.

Türkiye ne yazık ki, “dava”sını sık sık gazeteciliğinin önüne geçiren ve dolayısıyla dezenformasyona “gönüllü” gazetecilerle dolu bir ülke... Biraz sonra birkaç başka örnek de göstereceğim, o zaman dezenformasyonun bu türünün “hata” olarak kabul edilemeyeceğini ve aslında bu nedenle “özür”ün de anlamlı olmayacağını siz de kabul edeceksiniz.
Fakat önce İrfan Dündar vakasının tam olarak ne olduğuna biraz daha yakından bakalım...

Bir nevi “vay şerefsiz” vakası...

İrfan Dündar, geçtiğimiz hafta İstanbul’daki KCK operasyonunda gözaltına alınan 41 avukattan biriydi. Gözaltılar sürerken, Hürriyet ve Zaman’da, Dündar’ın “Kandil’de silahlı eğitim yaparken çekilmiş” bir fotoğrafı yayımlandı.

Her iki haber de manşetten verilmişti... Zaman’ın haberinde, Dündar, kafadan “KCK’nın ‘Önderlik Komitesi’ üst yöneticisi” diye anılıyordu. Yine Zaman’ın haberinde, “Dündar’ın bir grup teröristle atış talimi yaptığı görülüyor” ibaresi de vardı ki, bu, fotoğrafı servis edenlerin beklentilerini dahi aşan bir vurguydu. Çünkü elde tek bir kare fotoğraf vardı ve onda da İrfan Dündar’dan başkası görünmüyordu.

Aynı gün, İrfan Dündar’ın avukatı Özcan Kılıç, fotoğraflarla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“1992’nin yazında Hakkâri’de ziyaret ettiği üniversiteden arkadaşı olan Kadir Adıyaman’ın mensup olduğu ailesine ait ruhsatlı bir silah olup, ailece çıktıkları piknikte çekilmiş bir hatıra fotoğrafıdır.”

Avukat Kılıç ayrıca, Dündar’ın 1992’de ziyaret ettiği arkadaşı ve onun anne-babasıyla çekilmiş fotoğraflarını da twitter’dan yayınladı; “Kalaşnikoflu” olan dahil, bütün fotoğraflardaki kıyafetler birebir aynıydı.

Zaman gazetesi bu yalanlamaya yer vermedi, özür de dilemedi.

Hürriyet ise “Okur Temsilcisi” sayfasının “Okurdan kısa kısa” bölümünde, konuyla ilgili bir okur eleştirisini yayımladıktan sonra şöyle bir “not” düştü:

“Avukatı Özcan Kılıç, Dündar’ın evindeki aramada bulunan fotoğrafın, Kandil’de değil, Hakkâri’deki bir piknikte çekildiği, silahın da ruhsatlı olduğu açıklaması yaptı. Kılıç, fotoğrafta Dündar’ın beyaz kısa kollu gömlek ve beyaz pantolon giydiğine dikkat çekti. Nitekim mahkeme de Dündar’ı serbest bıraktı...”

Hürriyet’ten de işte bu kadar!

Hata mı zillet mi?

Geldik, İrfan Dündar vakasına benzer eski vakalara... Burada sadece ikisine yer vereceğim; yeteceğini düşünüyorum, çünkü derdim sorunu anlatabilmek, yoksa bir çırpıda daha böyle onlarca örnek sunabilirim size... İsteyen eski yazılarda bir tur atıp başka örnekleri de okuyabilir.

Vereceğim örneklerde, “hazır ele fırsat geçmişken çakalım, fırsatı kaçırmayalım” gazeteciliğinin nasıl işlediğini görebileceksiniz. Ben, ilave olarak, onun yerine hakikati arayan bir gazetecilik yapılmış olsaydı, o haberlerin nasıl çöpe gideceğini de göstermeye çalışacağım. (Tıpkı, İrfan Dündar’la ilgili o fotoğraf, ilk anda “çakalım” yerine “biraz soruşturalım” refleksi yaratsaydı olacak olan gibi...)

Birinci örnek: Polis, 2000 yılının mayıs ayı başında bir gün, Uğur Mumcu’nun katillerinin yakalandığını açıkladı. Ertesi gün hemen hemen bütün gazeteler “katiller yakalandı” manşetleriyle çıktı.

Bir gün sonra, polisin 24 Ocak 1993 sabahı Uğur Mumcu’nun arabasına bomba koyduklarını açıkladığı üç kişiden biri olan Abdülhamit Çelik’in aynı gün İstanbul’da düğün töreninin olduğu ortaya çıktı. (Demek ki, bir gazete, polisin suçlamasını biraz soruşturduktan sonra yazmayı daha doğru bulsaydı ve ailelerle temas etmeyi akıl etseydi, “katiller”in yakalandığı haberinin doğru olmadığını anlayacaktı. Nitekim, katilleri daha önce de defalarca “yakalayan” polis kısa bir süre sonra bu üç kişinin “bomba koyanlar” olduğu iddiasını geri çekti.)

İkinci örnek: Ağustos 2008’de (çeşitli günlerde) gazetelerde “Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın babasının hesabına parça parça yatan 100 bin YTL”den söz eden haberler çıktı. Kaynak, Ergenekon davası iddianamesiydi. Savcı, baba İdris Arslan’ın hesaplarını izlemiş ve bu sonuca varmıştı. Fakat problem şuradaydı ki, savcı, İdris Arslan’a bu paraların kaynağını sormamıştı... Gazeteler haberlerine, “babanın hesabının, saldırıyla ilgili yanıltıcı haberler verdikçe şiştiği” bilgisini de eklemişlerdi.

Bir hafta kadar sonra, bu gazetelerden bazıları iddiayı baba İdris Arslan’a sormayı akıl ettiler. İdris Arslan, ikna edici açıklamalarda bulundu, onlar da “izah etti” anlamına gelecek cümlelerle sundular haberlerini. (Demek ki, bu gazeteler bu işi bir hafta sonra değil de vaktinde yapsalardı, önceki haberlerinin gerçeği yansıtmadığını anlayacak ve onu çöpe göndereceklerdi.)

Bunların ve benzerlerinin akla hemen getirdiği toparlayıcı soruya kendi cevabımı vererek bitiriyorum...

Soru: Neden bir gazeteci, kendisine iletilen “bilgi ve belge”nin gerçeği yansıtmadığını bilmesine; ya da en azından gerçekdışı ya da yalan olduğu konusunda çok ciddi şüpheler taşımasına rağmen onu yine de haberleştirir?

Cevap: Çünkü haber kaynağının kendisine ilettiği bilgi ve belgeler, haber kaynağı ile gazetecinin ortaklaşa paylaştıkları “mücadele”nin taleplerine uygundur.

İyi de, bütün bu sürecin sonunda ortaya çıkan şey gazeteci açısından bir “hata” olarak kabul edilebilir mi? Elbette edilemez.

Bence, zillettir.