...................
...................
ÇEKMEKÖY'DEKİ MEZARDAN GELEN SES
Ertuğrul Özkök
Hürrıyet Gazetesi, 6 Ocak 2012
                         
...................
 
...................
Çekmeköy'de, mermerini bekleyen o mezar günlerdir kulağıma aynı çığlığı taşıyor:
“Kendi sesimle kendimi uyandırmaktan bıktım artık...”

2006 yılında söylemişti bu sözleri.

Acımasız bir alzheimer, belki de kimseye yapmadığı iyiliği ona yapmıştı.

Kendine rağmen yazılmış bir maziyi, alnına başkaları tarafından yapıştırılmış vicdansız bir etiketi hiç olmazsa onun hafızasından silip almıştı.

Eğer unutmak istediğimiz bir mazi hayatımızın hiçbir gününde yakamızı bırakmıyorsa, hafızasız bir ölüm hazırlığı ana rahmindeki plasentaya dönüşür.

Yani, dışarı çıkmayı beklediğiniz günlerde, mutluluk taklaları attığımız o yerçekimsiz cennet...



Hasan Mutlucan öldükten sonra gazetelerdeki haberlerin başlıklarına bakarken içim burkuldu.

“Darbenin sesi sustu...”

Annenizin, babanızın verdiği isim, kahramanlık türküleri, aşk şarkıları, tiyatro sanatçılığı, 85 yıllık bir hayat çabası...

Ve geriye sizden kala kala böylesine insafsız bir leke kalmış.

“Darbelerin sesi...”

Oysa o ses, asla sizin sesiniz değildir.

Başkalarının size monte ettiği bir şeydir.

Anlatamazsınız. Siz alzheimer’la kahredici bir anlaşma yapıp, kendi hafızanızı silseniz bile, klişe kafalı insanların hafızasına kazınmış o lekeyi silemezsiniz.

Ölüm haberiniz mi geldi? Size ayrılan kontenjan yine o iki kelimedir.

“Darbelerin sesi...”



Hasan Mutlucan darbeci değildi.

Tam aksine darbe karşıtıydı.

İzmir’in Karşıyaka’sında doğmuştu.

İlk kurşunun atıldığı, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlık menkıbelerin üç-beş neslin ninnisi haline geldiği bir dönemin çocuğuydu.

Kimsenin adamı değildi. “Halkıma türküler okuyan biriyim. O türküler ecdadımın kahramanlık öykülerini anlatan menkıbelerdir” diyordu.

1974’te Türk askeri Kıbrıs’a çıkarken, onun şarkıları hepimizindi.

Sonra o kahredici alın yazısı geldi.

Kaderini, alın yazısını, şimdi adını sanını bilmediğimiz bir TRT çalışanı yazmıştı.

12 Eylül sabahı, askeri müdahaleye davudi sesli bir fon müziği gerekince, kim olduğunu bilmediğimiz bir el, önüne gelen ilk bandı çekmiş ve yılların sosyal demokratı, Kurtuluş Savaşı menkıbelerinin sesi bir anda, darbenin sesine dönüşmüştü.

Alın yazısının ilk kelimesini işte böyle bir kader yazmış, gerisini ise, önüne gelen herkese darbeci etiketini yapıştıran o malum kafa tamamlamıştı.



O kafa öyle insafsızdır ki, Hasan Mutlucan öldü gitti, iki elini mezarda bile yakasından çekmedi.

Alzheimer’ın hafızasız karanlığına karışmadan önce verdiği son demeçlerinden birinde umutsuzca konuşmuştu:

“Fazla konuşmak istemiyorum. Hissiyatıma kapılabilirim. Küskünüm efendim.”

O, “Küskünüm efendim” cümlesindeki zarafeti bile anlamamışlardı.

O gitti, eşi musalla taşı üzerindeki tabutun önünde hâlâ bu haksızlığın verdiği çaresizlikle haykırıyordu.

“O darbeci değildi.”



Ama anlat anlatabilirsen o adama.

Demokrat olmanın tekelini sadece kendinde gören, ülke adına, demokrasi adına, dürüstlük adına konuşmanın imtiyazını kendi üzerine geçirmiş o tek seçici şahsiyetsizliğe izah etmeye çalış.

Ne mümkün...

Bu ülkede, demokrat diye bir tek o var.

Bir tek o konuşabilir, bir tek o küfredebilir, hakaret edebilir...

Demokrasi sicilini bir tek o verebilir.

Herkes hafızasını silse bile, o, balta haline getirdiği hafızasını her gün yeniden biler.

Alzheimer’a sığınsanız bile, ondan kaçış yoktur.

O size “darbeci” etiketini yapıştırmışsa, Çekmeköy’deki o mütevazı mezarda bile size huzur yoktur.



Nur içinde yat “şahane tok sesli türkücü...”

“Onu nasıl bilirdiniz” diye sorulduğunda, Karşıyaka’dan, son günlerinde sığındığın ‘Sakin şehir’ Seferihisar’dan, Ege’den, Kurtuluş Savaşı’nın bütün Anadolu’sundan “İyi bilirdik. Çok iyi bilirdik” diye yükselen güçlü bir ses var.

Sen ona kulak ver...

Hasan Mutlucan’ın ölümünün arkasından onun hakkını veren yazılar da çıktı. Bunlardan biri Radikal gazetesinde Murat Meriç’in yazısıydı.