...................
...................
SON KABADAYI
Hakan Güngör
Oda Tv, 20 Nisan 2012
                         
...................
 
...................
“O dünyanın gizem dolu dehlizlerinde dolaşırken şunu fark etmiştim: İnsanın aletle olan ilişkisinde nasıl taş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri vs. vardıysa, kabadayıların –ve sonradan mafyanın- aletle olan ilişkisinde de, bıçak dönemi, tabanca dönemi, cep telefonu dönemi, yeşil pasaport dönemi vs diye giden dönemler olduğu söylenebilirdi.” Kitapta bu dönemlerle birlikte bir kabadayının ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz.

Belirttim, ilginç biri Dündar Kılıç. Kız kardeşine sarkıntılık eden bir serseri olduğunu gördüğünde yanındakine “Bak bakalım kız yüz veriyor mu” diye soran, yüz vermediğini öğrenince serserinin karşısına çıkarak uyaran, ters tepkiyle karşılaşınca adamın kulağını oracıkta kesiveren biri! O kadar öyle ki, hayatı boyunca 38 kez tutuklanmış, ömrünün 21 yılını cezaevinde geçirmiş bir insan… Kılıç sadece kabadayılarla mücadele etmedi. 12 Eylül döneminde MİT'te sorguya çekildi ve ömrünün geri kalanını Mehmet Eymür ile mücadele içinde geçirdi. Tam 6 kez idamı istendi! Ve fakat Avukat Burhan Apaydın sayesinde beraat etti…


MAFYA DEĞİL KABADAYI

Bir ömür silahını yanından eksik etmeyen, sırf bu nedenle defalarca hapse giren, vuran, vurulan, barut kokusu tenine işlemiş bir adam Kılıç. Ancak aklınıza hemen karikatürize edilmiş “mafyatik” tipler gelmesin. Dündar Kılıç oğluna yazdığı bir mektupta şunları söylüyor: “Düzen kahpe, biz kabadayıyız. Gangster başka, mafya babası başka, kabadayı başka. Kabadayı sever, sayar, hümanisttir. İnsan sevgisinden başka şey tanımaz.” Dündar Kılıç mafya babası olmadığını hep söylemiş durmuştur; dahası kabadayı, külhanbeyi ya da mafya babası, hepsinden farklı ve özel olarak entelektüel bir çevresi ve dolayısıyla birikimi vardı Kılıç’ın.


YERLİ ROBİN HOOD

Kabadayıların ideolojik bir tavrı olur mu? Dündar Kılıç’ın var. Kendini zenginden alıp fakire vermeye adamış bir yerli Robin Hood olan Kılıç, ideolojik birikimini oluştururken, hepsinden öğrenim görmek için fazlaca şanslı olmak (genelde hapishanede tanıştılar, yoksa şanssız mı demeliydim) gereken bir çok yazar, aydın ve akademisyenle bir aradaydı. Ünlü Mamak ve Diyarbakır Askeri Cezaevleri’nde siyasi tutuklularla birlikte yattı. İlhan Selçuk’la Maltepe Askeri Cezaevi’nde tanıştı. Zamanla dostlukları gelişmişti, hatta İlhan Selçuk, Kılıç’a bir iş kurarak iş adamı olmasını tavsiye etmişti. Dahası Kılıç bu tavsiyeyi dikkate almıştı. İş kurmak için seçtiği alanlar da, pek bilinen anlamdaki kabadayılarla özdeşleşecek türden değildi üstelik. Girdiği işler arasında reklamcılık ve sinema da vardı! Film şirketi kurdu ve Cüneyt Arkın, Ahmet Mekin, Kadir İnanır, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Ferdi Tayfur, Kemal Sunal gibi isimlerle çalıştı.

Robin Hood dedim, biraz açmalıyım, büyük bir efsane yarattı Dündar Kılıç. Yurdakul söylenti ile gerçeği, yakıştırma ile yaşanmışı ustalıkla birbirinden ayırıyor, bu bile söylentileri ve ellerine tutuşturulanları sorgulamadan gerçekmiş gibi yazıveren sözde gazetecilere bir ders niteliğinde. Peki ne yaptı Dündar Kılıç ve nasıl bazıları için hakikaten Robin Hood oldu? Örnekleyelim, Dündar Kılıç kaldığı pek çok hapishanede (komünistlerle kaldığı ve komün hayatına kendisinin de katıldığı koğuşlar dışında) kendi düzenini kurdu. Çocuk yaştaki hükümlülerin tacize uğramaması, fakirlerin ezilmemesi için önlemler aldı. (Tabi hapishanede kurduğu düzende misafir ağırlamak, geceleri dışarıya çıkmak da söz konusuydu.) Sofrası herkese açıktı, kazandığını bir yandan da dağıtıyordu.

Dahası da var; bir örnek daha verelim ve gerisini kitaba bırakalım: 6-7 Eylül olayları sırasında pek çok Rum’un hayatını kurtarmıştı. Pek çok Rum canını ona borçluydu. Rumlar o günleri hiç unutmadı ve Dündar Kılıç’a hep büyük bir sevgi ve saygı besledi. Efsaneleşti, efsaneleştikçe suçla arasındaki mesafe daraldı, suç işledikçe güçlendi, güçlendikçe kendi efsanesine daha büyük bir sadakat duydu. Ezilenlere hep yardım elini uzattı. Ancak bu yardımı öyle temelsiz bir bağış olarak değerlendirmemeli, hapishane onun için okuldu ve nice okulda bir araya gelmeyen hocalardan eğitim almıştı. Parasını paylaşıyor oluşunun ideolojik bir temeli vardı. Öğrenciler eğitmek için yetişmiş nice aydın, akademisyen olur olmaz sebeplerle hapishaneye atılıyordu ve onlardan eğitim almak bir kabadayıya nasip oluyordu.


İLHAN SELÇUK'TAN DENİZ GEZMİŞ'E

Kimler yoktu ki Kılıç’ın tanıştığı gazeteci, aydın, bilim adamı ve öğrenci liderleri arasında… İlhan Selçuk dışında, Mihri Belli, Sabahattin Eyüboğlu, İlhan Bardakçı, Aziz Nesin, Ali Fuat Başgil, Deniz Gezmiş, Aydın Engin ve nicesinin yolu hapishanelerde Dündar Kılıç’la kesişmişti.

Bilgi birikimi ile şaşırtıyordu. Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi’yi Varlık Yayınları’ndan çıkan klasikleri okumuş olmasıyla etkilemişti örneğin. Şiir biliyordu, Cemal Süreya’yı seviyor, ezberden Attila İlhan okuyordu. Halide Edip’in “Sinekli Bakkal”ı en sevdiği kitaptı…

Dündar Kılıç “son kabadayı”ydı. Vefat etti. Kabadayılık da onunla birlikte toprağa verildi. Peki Kılıç’ın efsanesi bitti mi? Hayır! Kürt Cemali’nin öldürülüşünde adı geçti, suçu olmadığını söyledi hep ancak olay hep onunla anıldı. Dahası olay daha sonra çok ünlü bir yapıta kaynaklık etti. O yapıt şimdi de bir TV dizisi olarak gündemde olan “Keşanlı Ali Destanı” idi.

Adının geçtiği olaylara yakılan türküler hala arşivlerde. Yaşadıklarından esinlenilen pek çok film de öyle… Yakın dostu Yılmaz Güney “Çirkin Kral”ı yaratırken kimden esinlendi dersiniz?

Cemal Süreya’nın bir gladyatöre benzettiği bu adamın hayatı, değdiği insanlarla birlikte büyük bir önem arz ediyor, eser bizatihi bir derin Türkiye tarihi oluyor ve bunu Doğan Yurdakul gibi bir ustanın duru üslubuyla okumak da okuru büyük bir keyif veriyor.



TÜRKİYE'NİN GERÇEK KABADAYILARI KİMLER? (KABADAYI'DAN BABA'YA, BABA'DAN MAFYA'YA)
Gökçen B. Dinç

Yeni Aktüel Dergisi

Eskiden Her Mahallenin Bir Kabadayısı Vardı. Kimilerine Göre Tophane Saldırısının Bir Sebebi De Mahallenin Bu Adabının Bozulmasıydı. İşte Yiğit Kabadayıların Yerini Devletle Kol Kola Girmiş Mafya Babalarına Bırakmasının Öyküsü…

ATV'nin ilgiyle izlenen dizisi Ezel'de bu sezon ana hikâyenin yanında, Ramiz Dayı'nın Kenan Birkan'la 70'lerin başında tanışmasını ve kabadayılığa giden yolculuğunu izliyoruz. Yakın çevresinde sevilen ve saygı duyulan, öte yandan korku salan Ramiz Dayı'nın "kabadayı" mı, "mafya babası" mı olduğu tartışılıyor. Aslında bu tartışma yeni değil, hatta "son kabadayı" olduğu söylenen Dündar Kılıç "mafya"lığı hep reddetti. Aslında onun bu hassasiyetini anlamak için mafya babalarının, kabadayıların, külhanbeylerin ve hatta hepsinin atası tulumbacıların hikâyelerine göz atmak gerekiyor.

Osmanlı'da, İstanbul'da dar sokaklara sıralanmış ahşap evler, yangın sırasında itfaiyenin önemini artırıyordu. Her mahallenin itfaiye görevini de yürüten kabadayılar, yani "tulumbacılar", cesaretleri, güçleri ve çok hızlı koşmaları ile ünlüydü. Statüsünü cesaretine, bileğine ve silahına dayanarak kendi kazanırdı. Kariyeri için olur olmaz kavga çıkarmak yetmezdi, gereksiz yere zor kullanmak hoş karşılanmazdı. En önemli koşul namlı bir kabadayıyı mertçe bir kavgada yenmekti.


Racona uymayan düelloya

Haklarını gözettikleri mahalle sakinleri ile iyi geçinirlerdi. Polisle başları sürekli dertteydi, ancak polisle ilişkileri her iki tarafın çıkarlarına uygundu. Kabadayı semtin içişlerini kendi usullerine göre yönetmekte serbestti, karşılığında ağır suçlarda polise yardım etmekle yükümlüydü. Cezaevi onlar için yeraltı hayatının kurallarını öğrendikleri bir okuldu, ne kadar yatarlarsa o kadar itibar görürlerdi.

Çoğu iyi içer ama kontrolünü kaybetmezdi. Gece hayatında şehrin ünlü "yosma"larıyla takılırlardı. Aralarında bir anlaşmazlık olduğunda racon keserlerdi, yani kendilerinden yaşlı ve bilge bir kabadayı her ikisini de dinler, kimin haklı olduğuna karar verirdi, genelde karara kimse itiraz etmezdi, ancak eğer ederlerse tek seçenek vardı: Düello. Bir kabadayı için en kötü şey ise "madra" olması, yani itibarını kaybetmesiydi.

O devirlerde külhanbeyler makbul sayılmazdı, hatta kabadayılar birini küçültmek isterlerse "külhanbeyi" derlerdi. Sermet Muhtar Alus "30 Sene Evvel İstanbul" kitabında tulumbacıların kendilerine has kıyafetleri, argoları ve tavırları olduğunu yazıyor: "Sıfır kalıp, dar Beyoğlu, vişne çürüğü fes. Tepede ve yanlarda perçemler. Yakası büzme, omuzdan ilikli mintan. Kısa, dar ceket. Yenlerin içlerinde mor kadife. Yün kuşak. Bol pantolon. Yumurta ökçe ayakkabı yahut şıpıdık. Omuza asılmış saldırma veya belde kama. Ara sıra notasız bir sesle veyahut ıslıkla bir türkü ara nağmesi mırıldanmak. Sık sık, sol kolunu kıvırıp arkasından fıskiye gibi tükürüş. "

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yönetimin sert uygulamalarından kabadayılar da etkilendiler ve 1940'lara dek sesleri çıkmadı. Ancak 50'lerde yine özellikle İstanbul'da adları duyulmaya başlandı. Eski Emniyet Müdürü Erdoğan Alıveren, 1950'lerdeki kabadayıları şöyle hatırlıyor: "Şişli'de meydana bakan bir apartmanın kapısında kahve ocağı işleten 'apartman' Mustafa, Kürt İdris, Kurtuluş'ta kahvehanesi olan Tatavlalı Niko, Kasımpaşalı Ahmet ve Vezneciler'de kahvehane işleten Arap Nasri gibi şahıslardı. Terlikçi Ahmet'in Meyhanesi de bu kabadayıların toplanıp içki içtiği yer idi."