...................
...................
BURUK BİR “CAMİ-CEM EVİ” HİKAYESİ

Yusuf Çelik
GüncelMersin Gazetesi, 12 Eylül 2013

                         
...................
 
...................

Hikayemiz Balkanlar’da Türklerin yoğun yaşadığı küçük bir kasabada yaşanır. Kasabaya yeni atanan genç kaymakam, Alevilerin düzenlediği aşure gününe davetlidir. Meydanın orta yerine kurulu kazanlarda pişirilen aşuresini yerken Alevi önderlerine “Kapalı bir mekan seçilse daha iyi olmaz mıydı?” diye sorunca, “Cem evimiz olsa orada yapardık, ama yok” cevabını alır. İdealist Kaymakam törende yaptığı konuşmada bu konuya da yer vererek “İlçemizde uzun zamandır ikinci bir cami ihtiyacı olduğunu biliyorum. Müftü beye danışacağım, eğer sizler de kabul ederseniz uygun bir arsa bulalım. İkinci caminin yanına bir de Cem Evi yaptıralım” der. Kasaba müftüsü projeyi kabul eder. Alevi dedesi de olur verince, bazı Alevilerin karşı çıkmasına rağmen genç kaymakam her iki kesimin ileri gelenlerini toplantıya çağırır. Onlar da gereken maddi yardımı yapmayı kabul ederler.

Kasabanın hemen girişinde iki dönümlük bir arsa alınır, dozerler girer, büyük bir törenle Kaymakam, Dede ve Müftü beraberce ilk harcı atarlar. Dört aylık bir çalışmadan sonra çevre düzenlemesi dahil Cami ve Cem evi binası tamamlanmıştır. İkisinin de kapısı aynı meydana bakan, duvarları bitişik olan bu iki yapının birbirinden tek farkı caminin minaresi ile Cem evine asılan Hz. Ali ve Atatürk resimleridir. Aralarındaki mesafe en fazla kırk metre olan iki kapının arasına meydana doğru uzanan ağaç fideleri dikilmiştir. Valinin de katıldığı, dede ile müftünün kucaklaşarak birbirlerini kutladığı açılışta hemen herkes mutludur. En büyük ilgi ise doğal olarak projenin sahibi genç kaymakamadır.

Açılıştan sonra imamı atanan cami hemen işlerliğe kavuşur. Namazdan namaza gelen cemaat imamın arkasında namazını kılar, gider. Ha, bir de cenaze olan günler hareketlenir cami. Cem evine gelince, dede cem günlerinde veya cenazelerde görevini yapmasına yapıyordur elbette. Gel görelim ki Alevilerin ezici çoğunluğu Cem evini sadece bir ibadethane değil, aynı zamanda bir kültür evi ve paylaşma ortamı olarak gördüklerinden işleri bir türlü bitmek bilmez. Cem evine önce bir başkan atanır. Bu kişi, günde üç kez çıkacak yemekten bina temizliğine kadar tüm idari işlerden sorumludur. Bir hafta sonra emekli bir öğretmen de Kültür ve Gençlik sorumlusu olmayı kabul eder. Yavaş yavaş Cem evi işleri de düzene girmiştir…

İlk Tartışma: Dualar Türkçe mi, Arapça mı Olmalı?

Bir gün cami imamı, “Acep bu aleviler cenazelerini nasıl kaldırıyorlar” diye merak ederek cem evindeki bir cenazeye katılır. Cenazede dede tüm konuşmaları ve duaları Türkçe yapmaktadır. Daha sonra dede ile görüşen imam dualar Türkçe mi, Arapça mı okunmalı tartışmasını sürdürür. Dede olaya yumuşak yaklaşsa da, tartışmaya tanık olan Cem evi kültür sorumlusunun “Kardeşim sen hangi dilden vaaz verirsen ver, ama bize karışma” sözleri üzerine imam tartışmayı keser.

“Gavur Posteri” Sorunu

Aleviler bir sabah Cem evine geldiklerinde caminin ön kısmına tahtadan bir baraka kurulduğunu görürler. Bu dükkancıkta dini kitapların yanı sıra küçük dua kitapçıkları, nazar boncukları, Arapça dualar yazılı posterler, çeşitli tarikat ve cemaatlere ait dergiler satışa sunulmuştur. Cem evi gençleri de “Biz niye açmayalım?” diyerek hemen toplanırlar. Gelirin yarısının Cem evine verilmesi şartıyla Hikmet adlı genç görevlendirilir. Bir hafta sonra kitap standı açılmıştır. Hacıbektaş’ı Veli, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’yi anlatan kitaplar, çeşitli yazarların Alevilikle ilgili kitapları, birçok sol görüşlü yazarın kitapları yan yana dizilir. Ve tabi ki Hazret-i Ali, Mustafa Kemal, Deniz Gezmiş, Aşık Mahsuni Şerif, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Che Guevera posterleri. Bir gün cami cemaatinden gri pardösülü, yeşil takkeli otuz yaşlarında bir kişi kitaplığın önüne dikilir. Bazılarını alıp sayfalarına göz gezdirir. Daha sonra posterleri süzmeye başlar. Kısık gözleri Che’ye takılıp kalır. Kitap sorumlusu Hikmet de kaş altından onu izlemektedir.

Grili, parmağıyla göstererek sorar “Hepsini anladık da, şu neci oluyor?” Hikmet ya sabır çekip cevaplar “Adı Che, bir Latin Amerika devrimcisi”. “Gavur diyon yani, ibadet yerine asmak günah değil mi?” demesiyle, Hikmet’in onu kolundan tutup caminin önündeki barakaya sürüklemesi bir olur. “Ulan biz senin burada sattığın Arap yobazının kitaplarını soruyor muyuz? Defol git işine!”. Grili gider ama on dakika sonra üç kişiyle geri gelir. Önce Che’nin, sonra Deniz’in, Nazım’ın hatta hırslarını alamayıp Mustafa Kemal’in posterleri de yırtılıp yere atılır. Bu arada direnen Hikmet de birkaç yumruk yemiştir. Cem evinden çıkıp manzarayı gören gençler de caminin önündeki kitap barakasını darmadağın ederler. Araya dede, müftü, kaymakam girer ve olay çok büyümeden durdurulur. Sonuçta taraflar kitaplıkların kaldırılmasında anlaşırlar.

Ramazan Geldi, Hoş Geldi

Kapıların arasına dikilen ağaçlar ve büyük çiçek saksıları, iki cemaatin birbirini doğrudan görmesini biraz önlemekle beraber konuşmalar ister istemez duyulmakta, içilen sigaraların dumanı hissedilmektedir. Bir ramazan günü içerde sigara içilmediği için cem evi kapısının önündeki taburelerde oturmuş çaylarını yudumlayıp sigara tüttüren aleviler cami cemaatinden bazı kişilerin uyarısına maruz kalır. “Ayıptır, bari ramazanda yapmayın”. Gençten biri yanıtlar “Sana ne, biz sizin gibi gizli gizli yemeyiz”. Biraz itiş kakış olsa da araya girenler kavganın büyümesini önlemeyi başarırlar.

“Biz Ağlarken Siz Cümbüş Yapıyorsunuz”

Şimdiye kadarki olaylarda hep sağduyu kazanmıştı. Ama anlatacağım bu olayda birkaç kişinin kafası gözü yarıldı. Camide cenaze vardı. Cenaze sahibi varlıklı biri olmalı ki, kalabalık hayliydi. Cem evinde ise semah ekibinin haftalık çalışması vardı. Cem evindekiler dışarıda olup bitenlerden habersiz, saz eşliğinde çalınan “Haydar Haydar, ben yana yana” türküsü eşliğinde semah dönüyorlardı. Sazı çalan bazen aşka gelerek sesinin perdesini ayarlayamıyor, camide ise ağıtlar gözyaşlarına karışıyordu. İmam bu sese aşina olduğu için cenaze namazına başlamadan evvel kendi kendine “Tövbe yarabbi tövbe” diye mırıldanarak namazı başlattı. Zaten ne olduysa cenaze namazı bittikten sonra oldu. Bir gurup sanki anlaşmış gibi doğruca Cem evine yöneldi.“Kafir oğlu kafirler, biz burada ağlarken siz cümbüş oynatıyorsunuz” deyip, önce saz çalan ozana sonra da semahçılara saldırdılar. Kim eline ne geçirdiyse birbirine vuruyor, sazlar kafalarda parçalanıyordu. Bu arada imamın örgütlemesiyle araya girenler, durumu biraz yatıştırdı. Ama her iki taraftan da yaralı çoktu. Bu arada olayı duyan aleviler de akın akın Cem evi önünde toplanmaya başlamıştı. Özellikle Cem evi içindeki tahribatı görenlerin bir kısmı misilleme bile önerdiler. Polis arabaları Cami ve cem evi önünde geniş güvenlik önlemleri almış, yetki alanları olmamasına rağmen çok sayıda jandarma da gelmişti. Kaymakam her kesimin önderleriyle acil bir toplantı yaptı. Can kaybı önlenmişti ama her iki taraf ta tetikteydi ve “Bu iş olmaz” diyenlerin sayısı gittikçe artıyordu.

Sonunda Olan Boncuk’a Oldu

Cem evinde günde üç öğün yemekten çalışanlar dışında birçok gariban da nasipleniyordu. Üstelik Canali lakaplı gencin önerisiyle artan yemekler de sokak hayvanlarına veriliyordu. Cami cemaatinin bir kısmı şafiydi. Onların inancına göre köpeğin girdiği eve melekler girmez, dahası namaz kılarken önünden köpek geçerse namazları bozulurdu. Bu nedenle cami önünden sürekli kovulan köpekler genellikle cem evi önünde toplaşır, cami tarafına pek geçmezlerdi. Aleviler de bu durumu bildiklerinden köpeklerin diğer tarafa geçmemesi için çaba sarf ediyorlardı.

Bir sabah Cem evine gelen Canali beyaz bir köpeğin kapının önünde yattığını görür. Başını okşar, seslenir ama köpek yarı baygın haldedir. Aç olabileceğini düşünen genç koşarak yiyecek bir şeyler getirir ve yatan köpeğe eliyle yedirir. Yanılmamıştır. Beyaz köpek karnı doyunca ayağa kalkar ve ön patilerini Canali’nin omzuna koyarak sanki teşekkür eder. Bu arada köpeğin hamile olduğunu da fark eden genç adını Beyaz koyar. Geldiğinin haftasına üç yavru doğuran Beyaz artık cem evinin maskotu olmuştur.

Beyaz’ı ve yavrularını en çok sevenlerden biri de imamın ilkokula giden kızı Elif’tir. Paydos zili çalar çalmaz soluğu Beyaz’ın yanında alan Elif, annesinin çantasına koyduğu yiyecekleri bile onlarla paylaşmakta, ismini kendisinin koyduğu Boncuk’u kucağına alıp gezdirmektedir. Hatta bir kez evine bile götürür. İmam çocuğu üzmemek için bir süre bekledikten sonra şu uyarıyı yapar “Sakın herkesin önünde köpeği sevme, kucağına alma ve caminin önüne getirme”. Ama artık çok geçtir. Çünkü Boncuk da artık Elif’e bağlanmıştır. Okuldan dönüş saatini iple çekmekte, uzaktan görünür görünmez de yerinden fırlayıp eteğine yapışmakta, oyunlar yapmaktadır. İmamın evi caminin bitişiğindedir. Hatta kolaylık sağlamak için evin bir kapısı da caminin içine açılmıştır. İmam çoğu kez bu kapıyı kullandığından Elif de öğrenmiştir.

Bir gün eve erken Elif Boncuk’a görünmeden kestirme yoldan, yani cami kapısından içeri girer. Namaz kılmakta olan cemaatin arka tarafından dolanıp evine girer. Ama ne yazık ki Boncuk onu görmüş ve aynı yoldan peşine takılmıştır. Arkadaşını bulmaktan başka bir derdi olmayan küçük köpek namaz kılanların arasında dolaşmaktadır. Dolaştıkça da homurtular artmaktadır. Namaz bozulmuş, günaha girilmiştir. O zaman vurun günahkara! İmam ve bazılarının “Günahtır, yazıktır” yalvarmalarını duyan olmaz. Acımasız tekmeler Boncuk bebeğin gözüne, yüzüne, karnına inmektedir. O anda en büyük sevap, namazlarını bozan bu “şeytanı” Allahın evinden uzaklaştırmaktır.

Boncuk’un cansız bedenini cami kapısında ilk gören Beyaz oldu. İnleyerek yavrusunu yalamaktan başka elinden bir şey gelmiyordu. Elif’in çığlıklarına koşan annesi bayılan çocuğunu kucaklayıp, ağlayarak evine götürür. Gürültüleri duyup dışarı fırlayan Canali Boncuğu ve başından ayrılmayan Beyaz’ı görünce kendini kaybeder. Cem evine geri dönüp mutfaktaki bıçağı kapar gelir. “Yezit oğlu yezitler bunu da mı yaptınız” diyerek cemaatin üstüne yürür. Olası şüpheli gördüğü gri pardösülülerden birine bıçağı saplar. Onlar da Canali’nin üstüne çullanırlar. Sonuçta Canali ve bıçakladığı kişi ağır yaralı olarak aynı ambulansla hastaneye yetiştirilir. Çıkan arbedede birçok kişi de yaralanmıştır.

Artık yolun sonuna gelinmiş, başta Kaymakam olmak üzere dedesinden müftüsüne herkes “Cami ve Cem evi bir arada olmamalı” düşüncesinde birleşmişti. Hepimizin en masumu Boncuk’a mezar olan ikili yapı dozerle yıkıldı. Cem evi başka yere, cami başka yere taşındı ve o arsaya güzel bir park yapıldı.

Şimdi o parkta Aleviler, Sünniler, çocuklar ve sokak hayvanları bir arada ve özgürce dolaşıyor.