...................
...................
'VURUN KAHPEYE' DÖNEMİNE DOĞRU...

Tayfun Atay
Radikal Gazetesi, 08 Ekim 2013

                         
...................
 
...................

Başbakan Erdoğan’ın üç gündür tepki ve tartışmalara konu olan ‘kızlı-erkekli’ hayat karşıtı sözlerinin kuşkusuz daha önce sarf ettikleriyle bir devamlılık ilişkisi mevcut. Dün insanlara “İçeceksen evinde iç” diyen, ondan önce kürtajı sınırlamaktan bahseden birinden bu sözlerin de beklenmedik olmadığı söylenebilir. Fakat yine de arada ‘niteliksel’ bir fark olduğunu da gözden kaçırmamak gerek.

Başbakan’ın hayli uç noktalarda seyreden önceki görüşlerinin, biz hoşlanmasak da ‘olgusal’ bir değerlendirmeyle ve evrensel-karşılaştırmalı perspektiften muhafazakârlık ölçüleri içinde kabul edilebilirliği vardı. Son ‘bomba’sının ise bırakın demokratlığı muhafazakârlıkla dahi ilgisini kurmak zor. Bunun olsa olsa ‘mutaassıplık’la izahı mümkün…

O yüzden Başbakan’ın ‘kızlı-erkekli’ yaşantı üzerine sözlerinde bana en eğreti gelen ‘muhafazakâr-demokrat’ ifadesi oldu.
 
Muhafazakârlık üzerine en unutulmaması gereken nokta onun ‘modern’ bir ideoloji veya düşünsel pozisyon olduğudur. Değişimden kaynaklanan hasarlar karşısında, değişimi reddetmeden ve hayatı durdurmaya kalkışmadan bu hasarları aşma yolunda bir arayış muhafazakârlık. Geleceğe gelenekle (geleneğe ‘tutunarak’) gitme tercihi. Ve evet, bu yolda geleneksel değerlerin zayıflaması, aile kurumunun yıpranması, dinin gözden düşmesi dert edilir.

Ama muhafazakâr bir siyasetin bile yapabilecekleri en fazla ‘kamusal alan’la sınırlıdır. Kaldı ki bu bakımdan dahi muhafazakârlığın kendi içinde farklı pozisyonlar belirir. Her ideolojinin olduğu gibi onun da radikal ve ılımlı kanatları vardır. Bir muhafazakâr siyasi hareket, programındaki başka prensiplere de dayalı olarak bu ‘kanat’lardan birini takmayı tercih eder. Söz gelimi AKP’ninki gibi ekonomi bağlamında alabildiğine liberalizme gark olmuş bir yönetim anlayışıyla siyasi-kültürel plânda radikal muhafazakârlığın telifi imkânsızdır.

Radikal muhafazakârlık, mesela kitap, dergi, müzik, resim, film gibi sanat, edebiyat ve popüler kültür ürünlerine resmi sansürü müstehcenlik, vd. gerekçelerle benimseyebilir. Ama ılımlı uç, insan haklarına, düşünce özgürlüğüne aykırı olduğu düşüncesi ve kaygısıyla, özellikle de ekonomide doludizgin bir liberalizmle yol alma ısrarındaysa bunu yapmaz; olsa olsa bu tür yayınları üretenlerin devletten fonlanmasını engeller. Radikal muhafazakârlar kürtajı toptan yasaklama yoluna gidebilirler; ılımlılarsa yine yukarıdakine benzer bir esneklikle, kürtaj yapılan sağlık merkezlerine resmi teşvik ve desteğin durdurulması yolunda ısrar ederler en fazla…

Fakat ister radikal, ister ılımlı olsun, hiçbir muhafazakârın elini uzatamayacağı, burnunu sokamayacağı bir yer varsa o da ‘özel alan’dır. Muhafazakârlık burada kendisini de var eden ‘dölyatağı’ modernitenin duvarlarına toslar. Evet, ne yazık ki muhafazakâr siyaset en uç noktada bireyin kamusal alandaki bazı talep ve davranışlarını kısıtlama yollu girişimlerde de bulunabilir. Ama bireyin özel hayatında yapıp ettiklerini sorgulamaya, kısıtlamaya ve engellemeye cüret etmez, edemez. Eğer bu söz konusuysa, bunun dilimizdeki karşılığı muhafazakârlık değil, modern siyaset anlayışıyla hiç uyuşmayan mutaassıplık, yani bağnazlıktır.

Türk düşünce dünyasında da, siyasi hayatında da muhafazakârlığın tipik örnekleri malûmdur. Ahmet Hamdi Tanpınar bir muhafazakârdır, Peyami Safa muhafazakârdır, Şerif Mardin muhafazakârdır. Menderes muhafazakârdı, Özal da öyle…

Fakat bu son çıkışıyla Başbakan Erdoğan’ın bırakın muhafazakâr-demokratlığı, ne kadar muhafazakâr olduğu da artık hayli tartışmalıdır. Ve esas tartışılması gereken de budur.