...................
...................
HAVA KUVVETLERİ GERÇEĞİ SAKLAYINCA...

Sedat Ergin
Hürriyet Gazetesi, 16 Kasım 2013

                         
...................
 
...................

26 Mart 1994 günü saat 11.00 sularıydı. Önce köyün üzerinde bir helikopter belirdi. Ardından yaklaşan savaş uçaklarının sesi duyuldu.

Erkeklerin çoğu tarlada olduğu için köyde yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Çevrede PKK ile güvenlik kuvvetleri arasında sıkça sıcak çatışma yaşandığından gökyüzünde beliren helikopterler, savaş uçakları köy ahalisi için günlük yaşamın doğal bir parçasıydı.

Bu kez yanıldılar. Şırnak’ın Kuşkonar Köyü’nün üstünden geçen iki uçağın bombalarını yerleşim merkezinin üzerine bırakmasıyla ortalık cehennem yerine döndü. Uçaklar gökyüzünde kaybolurken helikopterden açılan makineli tüfek ateşi bu kıyamet tablosunu tamamlıyordu.


Yaklaşık yarım saat sonra benzer bir hava harekâtı bu kez Şırnak’ın bir başka köyü Koçağılı’nı hedef aldı. Yine helikopter ve iki uçak geldi. Ve yine gökyüzünden bomba yağdı.


Sonuç Kuşkonar’da 25, Koçağılı Köyü’nde 13 insan hayatını kaybetti. Her iki köyde yaralı kurtulanların toplamı ölenlerden azdı: 13... Ölenlerin yedisi bebek ya da çocuktu.


Her iki köy de “korucu” olmayı reddetmişti.

Ve olayın üzerine büyük bir örtü çekildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) geçen salı günü bu olay nedeniyle Türkiye’yi mahkûm ettiği kararında, devlet mekanizmasının yaklaşık 20 yıl boyunca bu örtünün kalkmaması için yürüttüğü sistematik çaba bariz bir şekilde görülüyor.

Toplam 45 sayfa tutan karardaki ana akışa baktığınızda, yargı cephesinde saldırıları PKK’nın yaptığına kanaat getirip soruşturmayı kapatma eğilimi ana temalardan biri olarak karşınıza çıkıyor.

Dosyanın çok düşündürücü bir yönünü, Diyarbakır’da korgeneral düzeyindeki İkinci Hava Kuvvet Komutanlığı’nın askeri savcılığın yürüttüğü soruşturma çerçevesinde yönelttiği bir soruya 17 Şubat 2006 tarihinde verdiği yanıt oluşturuyor. Komutanlık, “26 Mart 1994 tarihinde Şırnak bölgesinde belirtilen saatte kendi komutası altındaki hiçbir helikopter ya da uçağın uçmadığını” bildirmiş.

Olayların akışı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturmayı 2007 yılında yeniden açmasıyla değişecektir. İlk aşamada Diyarbakır’daki İkinci Hava Komutanlığı ve Malatya Erhaç’taki Hava Üs Komutanlığı, savcılığın olay gününe ilişkin uçuş kayıtlarını talep etmesine yine aynı olumsuz yanıtı bildirirler.
    
Gelgelelim Hava Kuvvetleri’nde bulunmadığı söylenen kayıtlar, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nden çıkar. Türkiye hava sahasındaki trafiğin emniyeti açısından askeri uçuşların da Sivil Havacılık’a bildirilmesi gerektiğinden, o günkü uçuşlara ilişkin “uçuş kayıt defterleri” (flight logs) genel müdürlüğün kayıtlarında durmaktadır.

Sivil Havacılık, Savcılığa olayın meydana geldiği gün ve tarihte Şırnak’ın batı ve kuzeybatısında Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı iki ayrı “uçuş görevinin icra edildiğini” bildirir. Uçuş kayıt defterlerine göre, “Panzer 60” çağrı kodunu taşıyan MK83 bombalarıyla yüklü 2 F-4 (Fantom) uçağı saat 10.24’te havalanmış, saat 11.00’de hedefe varmıştır. Uçaklar üsse saat 11.54’te dönüş yapmıştır.

Kayıtlara göre, ayrıca “Kaplan 05” çağrı kodlu iki F-16 uçağı da MK82 bombalarıyla yüklü olarak aynı gün saat 11.00’de havalanmış, 11.20’de hedefe ulaşmış ve saat 12.00 sularında üsse dönüş yapmıştır. Uçuş kayıt defterlerine düşülen notta, “bütün uçakların görevlerinin başarıyla tamamladığı” belirtilmiş.
AİHM kararında dikkat çekildiğine göre, kayıt defterlerinde uçakların kalktığı ve indiği hava üslerinin adı geçirmiyor. Defterlerde hedefler, yani bombalanan iki köy, isimleri yazılmadan “A” ve “B” olarak kayda geçirilmiş.
   
AİHM, Türkiye’yi toplam
2 milyon 305 bin Euro gibi rekor bir tazminata mahkûm ettiği kararında, Türk makamlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin birçok maddesini ihlal ettiklerine hükmetmiştir. Mahkeme, Türkiye’ye:
1) Önce Sözleşme’nin “yaşam hakkı”na ilişkin 2’nci maddesinden ihlal,
2) Olayı son derece yetersiz bir şekilde soruşturduğu için Sözleşme’nin 2’nci maddesinden ikinci kez ihlal,
3) Türk hükümeti saldırıdan sonra mağdurlara asgari insani yardımı sağlamadığı için Sözleşme’nin “insanlık dışı ve onur kırıcı muameleyi” yasaklayan 3’üncü maddesinden ihlal,
4) Uçuş kayıt defterleri saklandığı için Sözleşme’nin “Devletlerin soruşturmaların etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlama” taahhüdünü içeren 38’inci maddesinden ihlal vermiştir.
   
Şimdi kararın önemli bir başka yönüne gelelim. AİHM, bu kararını Türkiye’de olayla ilgili soruşturma sonuçlanmadan, yani iç hukuk yolları henüz tüketilmeden vermiştir. Bunun nedeni, etkin bir soruşturma yapılmadığına kanaat getirmiş olmasıdır.

Daha önemlisi, mahkemenin davacıların bombalanmasından sorumlu olanların tespit edilip cezalandırılması için Türk hükümetinden soruşturmanın derinleştirilmesini talep etmiş olmasıdır.

Kuşkusuz, AİHM kararının 2011 sonunda Uludere’de meydana gelen ve 34 sivilin öldüğü hava bombardımanı ile ilgili önemli bir emsal oluşturacağını söylemeye gerek yoktur.

Bu arada AİHM kararında dönemin Başbakanı Prof. Tansu Çiller’in “köyleri bombalayan askeri uçağın devlete ait olmadığı” yolundaki sözlerine de yer veriliyor.