...................
...................
BABASINIZ YA, SİZİN OĞLUNUZU HİÇ ÇIRILÇIPLAK SOYDULAR MI? HIÇ ÇIPLAK BİR BOŞLUĞA ATTI MI KENDİNİ, EVLADINIZ?

Umur Talu
HaberTurk Gazetesi, 04 Mart 2014

                         
...................
 
...................

Bebeklikten söz etmiyorum, beyefendi!

Karyoladan düşmekten de değil.

Bir karakolda, mesela.

Siz yine başbakansınız mesela o sırada.

Bir “kahraman” bir “çete” dediğiniz kimi polis, 2010 Haziran başında, henüz 28 yaşında, mimar Onur Yaser Can’ı gözaltına aldı.

Pardon, gözaltı bile değil.

Ailesine haber verilmedi, Avukat istenmedi.

Ama nezarete kondu. Çırılçıplak soyuldu. Cinsel tacize maruz kaldı.

Çıkışta doktor raporu bile aynı polislerin huzurunda hazırlandı.

(Hıdır Tok’un Başka Haber’deki hakikaten başka türlü haberi!)

İfadesiyle defalarca oynandı.

Kağıt üstünde ne kadar hukuk kuralı varsa hepsi çiğnendi.


Kendisi şöyle aktarmış orada başına gelenleri:

“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Bir süre çömelerek bekletildim. Tokatlandım, aşağılandım. İfademden farklı ifadeler imzalatıldı.”

Sonra bir daha çağırmışlar karakola.

Haberdeki anlatımla, “Çırılçıplak soyulduğu karakola bir daha gitmektense çırılçıplak soyundu…”

Ve kendini öylece, devlet tacizine karşı bu kez kendi iradesiyle kaldığı çırılçıplaklığıyla, yaşadıkları apartmanın penceresinden boşluğa attı.

Hemen ölmedi. Ambulans bir türlü gelemedi. Hastane hastane dolaştırıldı son nefesini vermeden önce.

Yani yaşarken işkence, ölürken işkence.

Siz o sırada başbakansınız mesela.


Sonra ne mi oldu?

11 ay sonunda o polisler hakkında işkenceden takipsizlik kararı verildi.

Savcı, tanıdık.

Hani kendi oğullarınıza işkencesiz, tacizsiz, çırılçıplak soymadan; sadece paranın rengi vesilesiyle dokununca “Hain, çete, haşhaşi, örgüt, paralel devlet” diyerek hukuku, HSYK’yı, adliyeleri, emniyeti, istihbaratı altüst ettiğiniz savcılardan biri.

“Başkasının oğlu” olunca, çırılçıplak soyulunca, olunca ne kelime, ölünce, böyle bir fırtına kopmuyor, bir deprem olmuyor, hükümet sinirlenmiyor, Ô savcı var ya, o savcı” demiyor haliyle.

Tamam, “oğullar ölmesin” diyen bir karış barışımız ellerinizden öper de, bakın yerde yatan onca evladın bedenine:

20-25-30 diye, Havuz Kuru’yla üç-beş kuruş 1 trilyon diye sayarken kimi oğullar…

Kimi de işkence izleri, sopa darbeleri, mermi delikleri, kapsül sillesiyle çırılçıplak!


Sonra daha ne mi oldu?

Polisler hakkında evrakta sahtecilikten dava açıldı.

İki polis mahkum oldu. İyi halden indirildi, şu bu.

O duruşmalarda anne Hatice Can, sanki son nefesiyle, son sesiyle demiş ki:

“Bebekliğinden itibaren ailesinden tek kötü ses duymadan, bir fiske dahi vurulmadan büyütülen mimar, müzisyen, heykeltıraş bir genci çırılçıplak soydular, aşağıladılar. Kamera kayıtları da ortada yok.”

O sırada da, misal, siz başbakansınız.


Daha daha sonra ne mi oldu?

Önceki gün, günlerden pazarken, oğullarınızın, danışmanlarınızın, adamlarınızın, rezalarınızın, rızalarınızın, biteviye heves ve nefeslerinizin “montaj-dublaj-arbitraj” sesleri üzerimize üzerimize sızarken, gümbür gümbür azarken…

Hatice Can, hani bir daha çırılçıplak soyulmamak için karakolda, çırılçıplak atlayıp da boşluğa, kendi canını alan gencin annesi;

İntihar edip kendi canını da verdi bu adalet düzenine!

Siz tabii, o esnada yine başbakansınız…

Bağırıyorsunuz, “Çocuklarımız” diye…

Bağırıyorsunuz, “İnsanın mahremi” diye…

Bağırıyorsunuz, “Çocuğu olmayan anlamaz” diye...

Bağırıyorsunuz kısık sesle, “Oğlum anlamadın mı” diye!


Belki şimdi artık merak edersiniz o oğlun da adını; unutmayın, “not etsin oğlunuz” diye…

Yazıvereyim bir kez daha, şu köşeye:

Adı Onur’du…

Soyadı Can.

Canını verdi… Onuru baki kaldı!


Hiç unutmayın, aklınızdan hiç çıkmasın…

Hafızanıza bir kazınsın:

Bir anaydı, onun da bir oğlu vardı…

Bir canı kaldı…

Belki biraz utanırsınız diye…

Onu da kendi aldı.


Şimdi saymaya, sıfırlamaya devam edebilirsiniz:

20… 25

30… 40!