...................
...................
ACIYI CESARETLE KARŞILAMAK

Hazırlayan: BELCETUQUE Gürbüz Yalçınkaya
Haziran 2006

                         
...................
 
...................
Birkaç zaman önce, bir kadın , tek evladının ölümünden dolayı acı çekiyordu. Bunu kabullenemiyor ve çocuğuna hayatını tekrar verecek bir ilaç arayarak ondan ona koşuyordu. Ona, bir doktorun böyle bir ilaca sahip olduğu söylendi. Kadın, doktora gitti, saygılarını sundu ve “çocuğumu hayata döndürebilecek bir ilaç hazırlayabilir misiniz” diye sordu.

Doktor, “böyle bir ilaç biliyorum,” diye yanıt verdi. “Fakat bunu yapabilmek için bazı maddelere ihtiyacım var.”

Biraz rahatlayan kadın,”Hangi maddelere ihtiyacınız var?” diye sordu.
“Bana bir avuç hardal tohumu getir” dedi Doktor.

Kadın bunu bulacağına söz verdi; fakat ayrılırken, Doktor, “hardal tohumunun, hiçbir çocuğun, eşin, ebeveynin ya da hizmetçinin ölmediği, ölümün hiç bilinmediği bir evden alınması gerekli,” diye de ekledi.
Kadın kabul etti ve hardal tohumunu aramak için evden eve dolaşmaya başladı. Gittiği her evde insanlar ona tohumu vermeyi kabul ettiler; fakat kadın evde hiç kimsenin ölüp ölmediğini sorduğunda, ölümün ziyaret etmediği hiçbir ev olmadığını gördü. Birinde ev sahibinin kızı, bir başkasında hizmetçi, diğerlerinde eş yada aileden biri ölmüştü. Kadın ölüm nedeniyle acı çekmekten kurtulmuş hiçbir ev bulamadı. Bu acıyı çekenin yalnız kendisi olmadığını görerek, çocuğunun cansız bedenini bıraktı ve tekrar Doktora gitti. Doktor ona büyük bir sevecenlikle, şöyle dedi: “Oğlunu kaybeden tek kişinin sen olduğunu sanıyordun; ölüm yasası tüm canlılar için geçerli olduğu sürece ölümsüzlük diye bir şey yoktur.” (Herhangi bir şeyden dolayı dünyada acı çeken tek kişinin kendimiz olduğunu sanıyorsak, acı çekme ve üzülme yasası tüm canlılar için var olduğu sürece acı çekmemek diye bir şey yoktur).

Kadının arayışı ona, hiç kimsenin acı çekmeden ve kayıplara uğramadan yaşamayacağını öğretmiştir.Bu korkunç talihsizliğe sadece kendisi uğramamıştır. Bu iç görü, kayıptan doğan ve engellenemez acıyı yok edemese de hayatın bu acı gerçeğine karşı mücadele etmekten doğan ıstırabı azaltır.

Her ne kadar acı ve ıstırap evrensel olsalar da, bu, onları kolaylıkla kabul edebileceğimiz anlamına gelmez. İnsanlar, acıyı deney imlemekten kaçınmak için çok çeşitli stratejiler bulmuşlardır. Bazen, ilaçlar gibi dış yardımcılara başvurunuz; duygusal acımızı uyuşturucu ya da alkolle öldürmeye ve tedavi etmeye çalışırız. Bir içsel mekanizmamız da sorunlarla karşılaştığımızda aşırı duygusal acı ve kedere karşı bir tampon görevi gören ve genellikle bilinçsizce kullandığımız psikolojik savunmalardır. Bazen, bu korunma mekanizmaları çok ilkel olabilir, örneğin bir sorunun olduğunu kabul etmeyi reddetmek kadar basit olabilir. Bazen de, bir sorunumuz olduğunu belli belirsiz de olsa bilmemize rağmen bunu düşünmekten uzak durmak için zihnimizi milyonlarca başka şeyle meşgul edebilir ya da avutabiliriz. Ya da yansıtmayı kullanabiliriz; bir sorunumuz olduğunu kabul edemediğimiz için, bu sorunu bilinçsizce başkalarına yansıtır ve kendi acımız nedeniyle onları suçlarız: “Evet, ben zavallıyım. Fakat sorunu olan ben değilim; sorunu olan bir başkası.
Eğer birlik, grup, ekip amirim sürekli olarak benimle uğraşmasa ( ya da arkadaşım beni görmezden gelmese ya da ...) daha iyi olurdum.”

Acı çekmekten sadece geçici olarak kaçınılabilir. Fakat iyileşmemiş bir rahatsızlık gibi (veya belki de ilaçlarla sadece belirtileri gizleyecek kadar yüzeysel olarak düzelmiş fakat asıl sebebi iyileşmemiş bir rahatsızlık gibi ), değişmez bir şekilde azar ve kötüleşir. Uyuşturucu ve alkolle ulaşılan coşku, kesinlikle bir süre için de olsa acımızı hafifletir, fakat sürekli kullanıldıklarında, bedenimize verdikleri fiziksel zarar ve hayatımıza verdikleri sosyal zarar, bizi bu maddeleri baş tacı yapmaya yönelten tatminsizlikten ve şiddetli acıdan daha büyük acılara neden olabilir. İnkar etme ve bastırma gibi içsel psikolojik savunmalar biraz daha uzun bir süre bu acıyı örtebilir ve bizi acı çekmekten koruyabilir, fakat gene de acıyı yok etmez.

R, bir yıldan kısa bir süre önce babasını kanserden kaybetmişti. Babasıyla çok yakın olduğu için bu kayıp karşısında yıkılmamasına herkes şaşırmıştı. “ Elbette çok üzgünüm,” diye açıkladı kuru bir ses tonuyla. “Fakat gerçekten iyiyim. Onu özlüyorum, ama hayat devam ediyor. Ve ne olursa olsun, şimdi dikkatimi ona duyduğum özleme veremem; cenaze işlerini halletmem ve annem için eve göz kulak olmam gerekiyor..Fakat iyi olacağım,” diyerek herkesi rahatlatıyordu. Bir yıl gibi, babasının ölüm yıldönümünden kısa bir süre sonra, R, ciddi bir depresyona düştü. Beni görmeye geldiğinde şöyle bir açıklama yaptı: “ Bu depresyona neyin neden olduğunu anlayamıyorum. Her şey iyi gidiyor gibi görünüyor. Bunun nedeni babamın ölümü olamaz; öleli bir yıldan fazla oluyor ve ben onun ölümünü kabul ettim.” Terapi sonucunda, güçlü olabilmek için duygularını sıkı sıkıya kontrol altına almaya çalışırken aslında bu kayıp ve keder duygusuyla asla başa çıkamadığı ortaya çıktı. Bu duygular büyüdükçe büyümüş ve sonunda başa çıkmak zorunda olduğu büyük bir depresyon olarak kendini belli etmişti.

R’nin durumunda, babasını kaybetmekten dolayı duyduğu acıya dikkatimizi yönelttikçe, depresyonu hızla düzelmeye başladı ve sonunda acıyla yüzleşmeyi, onu yaşamayı başardı. Gene de bazen, sorunlarımızla yüzleşmekten kaçınmak için kullandığımız bilinçsiz stratejiler daha derinlere yerleşmiştir; kişiliğimizin bir parçası olacak kadar kökleşmiş mekanizmalar haline gelmişlerdir ve bunlardan kurtulmak zordur. Pek çoğumuzun, sorunlarını başkalarına yansıtarak onları suçlayan gerçekte kendi suçu olan şeyler için başkalarını suçlayan ve böylece sorunlarından kaçan bir arkadaşımız, tanıdığımız ya da akrabamız vardır. Bunun sorunları bertaraf etmenin etkili bir yöntemi olmadığı kesindir. Bu nedenle de bu kişiler böyle davranmaya devam ettikçe hayat boyu mutsuz olmaya mahkumdurlar.

Sevecenlik ve kendinde farkındalık (iç görü), insanın çektiği acıya olan yaklaşımını ayrıntılı olarak açıklar: bu yaklaşım, acıdan kurtulmanın mümkün olduğuna inanmayı içermekle beraber acıyı insanın varoluşunun doğal bir gerçeği olarak kabul etmekle ve sorunlarımızı cesaretle karşılamakla işe başlamaktır. Geç kalmadınız!