...................
...................
ADİGE ANAYURDU VE ŞAİR
Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam
Adige Mak,18 Mayıs 2009
Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız
                         
...................
...................

İshak Meşbaş, ünlü bir şair ve yazardır. Aldığı, ama hak ederek aldığı ödül sayısı da az değildir. Sağlık ve esenlik içinde çalışmalarını sürdürmesi ana dileğim. Yazar ya da eleştirmen değilim. Bu bakımdan onun yapıtlarını değerlendirecek konumda değilim.

Ancak benim her şeyden üstün tuttuğum diasporanın anayurt toprağına kavuşma özlemim bağlamında, Meşbaş’ın bazı şiirlerinin bende yaratmış olduğu anı ve izlenimlere değinmeden de yapamıyorum.

 

Meşbaş adıyla ilk kez 1967 yılında karşılaştım. O yıl liseyi bitirmiş, tıp fakültesi giriş sınavı için Ankara’ya gitmiştim. Orada köyümüzden öğrenci ağabeylerimizin kaldığı bir yere konuk olmuştum. Yaşça benden biraz daha büyük olan bu gençler Türkiye’nin başka yerlerinden gelmiş bir iki öğrenciyi de yanlarına alıp bir apartman katını kiralamışlardı. Bu kat yeni gelen gençlere devredilerek sekiz yıl süresince kiramızda kalmıştı. Burası sadece Türkiyeli Adigelerin  değil, ulusal soruna duyarlı her ülkeden gelmiş Adigelerin de uğrağı olmuştu. Bu yer, anayurt dahil, birçok ülkeden gelme Adige/Çerkeslere de ev sahipliği yapmıştı. 1970’li yıllardaki ulusal uyanışın ve anayurt özleminin gelişmesinde bu yuvanın da önemli bir payı olmalıdır.

 

Bu yerdeki ilk gecemde köyümüzden Kemal Çetav, elime yeşil kaplı bir kitapçık tutuşturmuştu. Sefer Berzeg’in bir derlemesi olan kitapçığın adı “Хэгъэгу гупшыс/Vatan Düşüncesi” idi. Gördüğüm Adigece yayınlardan farkı, Şaban Kube’nin Latin alfabesiyle yazılmış olmasıydı. Birkaç ünlü ozanımızın şiirlerine yer veren kitapçık, Sefer Berzeg’in bir şiiriyle başlıyordu:
 

Хэгъэгу гупшыс/Anayurt Özlemi

 

Kınamayın beni böyle yakınıyorum diye.

Adige halkının geleceği dışında bir kaygı yok içimde.

 Ben Kafkasya’nın acılı günlerinin bir çocuğuyum,

Yok oluyor ulusum, işte bunu katlanamıyorum.

Adigelik uğruna canla başla çalışmak ana görevim.

Ömrüm bu yolda sonlanacaksa şimdiden ölmeye hazırım.

 Adigelerin başına gelen yıkım yakıyor içimi,

Bakıyor, bakınıyorum, bulamıyorum bir umar, bir  çıkar yol.

Adigelerin  el ele uğraş vermeleri tek özlemim.

Toplanıp yeniden anayurdumuzda bir araya gelmemiz tek özlemim,

Ölürüm bu yolda korkusuzca yazılmış ise alın yazım,

Adigelik uğruna canla başla çalışmak ana görevim.

Git kardeşlerin arasındaki  yerini al,

Halkın için çalış,

Ter dökmeden ne elde edebilirsin ki,

El kapısında hizmetkarlık yakışmamalı sana.

 

Anayurt dışına düşmüş Adige/Çerkeslerin ulusal özlemlerini yansıtan Seyın Tıme’nin “Yakarış” (Тхьаусыхэ) şiirinin yer aldığı kitapçıkta, İshak Meşbaş’ın şarkılaşmış bir şiiri de bulunuyordu. Şarkıyı yıllarca dinledim, yine zevkle dinliyorum. Hele o zamanki benim yaşımda ve üstelik de Çerkes olup şarkıdan etkilenmemek olacak şey miydi? Kişinin yüreğine yerleşen bu şarkıyı sessizce ya da haykırarak söyleyecek durumlarla karşılaşmamak olacak şey miydi?

 

Ne yapardım bilemiyorum sen benim olmasaydın,

Sensin sevdiğim, sensin dünyam benim.

Ne yapardım bilemiyorum sen benim olmasaydın,

Sensin sevdiğim, sensin dünyam benim.

 

İshak Meşbaş’ın yaratıcı yeteneği ile ikinci kez 1971’de karşılaştım. Toprağı bol olsun Tsuşha İzzet Aydemir, bana ilk kez bir Adige alfabesi verdi ve Meşbaş’ın bir  şiirini özgün metninden okumamı sağladı. O sıralar “Kafkasya Kültürel Dergi”yi yayınlıyordu Aydemir. Ona destek çıkan birkaç genç içinde ben de vardım. Büyüğümüz Mefevıd Mevlüt Kazbek’in (Мэфэуд Къазбэк) Meşbaş’tan çevirdiği “Xıvaye/Deniz Dalgası” adlı uzun şiirinin, özgün metnini görmeden, özgün adını ve yazarını bilmeden, metnin Türkçe düzeltmelerini yapmıştım. Mevlüt ağabey, ünlü şarkıcımız Mefevıd Hayri’nin babasıdır. Mevlüt, bu uzun şiiri “Bulutlar Çöküyor” başlığı altında ve düzyazı biçiminde çevirmişti. O sıralar “Deniz Dalgası” uzun şiirinin Adigecesi ile henüz tanışmamıştım. Kafkasya’ya yerleştikten sonra “Deniz Dalgası”nı özgün biçimiyle de okuma olanağım oldu.

 

Peki hangi durumda şiir okuyucusunu en çok etkiliyor ve ona zevk veriyor? Bana göre, yazarla okuyucunun bakış açıları çakıştığında, uyuştuğunda, işte bu bir sevinç pınarı oluyor... Seni kaygılandıran, seni darmadağın eden sorunların çözüm yolları  gösterildiğinde asıl mutluluğu yaşıyorsun. . . Farkında olmadığın duyguları sana yaşattığında da sevince boğuluyorsun.

 

“Bulutlar Çöküyor” başlığıyla Türkçe'ye çevrilen “Deniz Dalgası”nı okuduğumda, Şamset tiplemesinin beni sarsmış, sarmalamış olduğunu, çok etkilendiğimi ama bunu açıklamakta zorlandığımı anımsıyorum. Etkilenmez olur muydum hiç, ulusal duyarlığı oluşmuş gençlerden biriydim çünkü. Bir ulus, bir Çerkes toplumu olarak ayakta kalmayı savunuyordum, oysa yaşadığımız ülkede bize bir etnik kimlik bile çok görülmüş, yadsınmıştık, bunun bilincindeydim.

 

Anadilimiz okullardan dışlanmıştı, radyolar Çerkesçe’ye yasaklıydı. Türkiye’deki Adige/Çerkes sayısının Kafkasya’dakinden dört kat daha fazla olduğunu söylüyorduk. Ama anayurdu ayakta tutan azıcık sayıdaki soydaşımızın sahip olduğu hak ve olanaklardan bütünüyle yoksunduk.

 

Bu nedenle, “Bulutlar Çöküyor”u okudukça, içimde bir  sızı ve bir anayurt özlemi oluşmuş, yer etmişti. İçimde farklı yeni duygular oluşmaya başlamıştı: “Vay, canına yandığım, keşke Şamset gibilerine kulak verilse de çoğunluk yurdunda kalsaydı. Biz de anayurtta doğmuş olsaydık. . . Anadilimizle gazete okur, şarkılarımızı dinleme olanağımız olurdu. . . Atalarımızın yurtlarından sürüldüklerini ve binbir zorlukla karşılaşmış olduklarını bilmeyen biri değildim. Yine de “Keşke Şamset’i dinleselerdi” demekten de geri kalamıyordum. Birçok ülkeye savrulmuş olmamızın sorumluları dedelerimiz olabilir miydi? Hayır, bunu söyleyemeyeceğim. Tanrı kimseyi öyle zor ve umarsız bir duruma düşürmesin. Zora düşen bir insan için çıkış yolu bulmak kolay bir şey midir?

 

Evet, özgün adını bile bilmeden “Deniz Dalgası”nı çok, sık sık  okudum. Çeviri metninin son birkaç sözcüğünü, anayurda ulaşmayı ve orada yeniden doğmayı umarak/özleyerek, son sözcüklerini iri harflerle yayınlatmayı başarmıştım:

 

ONUN ULUSUNU ISITACAK OLAN GÜNEŞ NE ZAMAN DOĞACAK? DÜNYAYI DEĞİŞİK RENKTE ÇİÇEKLERLE BEZEYECEK VE YEŞİL ÇİMENLERLE YENİLEYECEK OLAN BAHARIMIZ NE ZAMAN GELECEK?

 

Bugün de “Deniz Dalgası”nı okuyorum, her okudukça da yeni düşünce ufuklarına doğru kulaç atıyor gibi oluyorum.
 

Böylesine beni sarsan ve sarmalayan düşünceleri 1956 yılında, anayurtta dile getirmek, yürek gerektirirdi, Meşbaş'ınki gerçekten bir cesaret işiydi. Bense o sıralar henüz sekiz yaşındaydım:

 

-Şamset’in- Gece yarısı karanlığında uyukladığı bir sırada,

Pür telaş içinde  eve dönmüştü Kazbek.

Lafını geveliyor, ağzından  değişik sözcükler dökülüyor,

“Türkiye’ye gidiyorum!. . ”-diye mırıldanıyordu kendi kendine. -

Rusya toprağı kime yar olur  ki bundan sonra!. .

Çar’ın/Rus’un bize çektirdikleri  yetti artık!

Babam gavur süngüsüyle can verdi,

Kardeşim de gavur mermisiyle toprak oldu.

Müslüman toprağını bir göreyim,

İyi bir yer bulurum orada her  nasılsa,

Ben de bir Müslümanım sonunda,

Tek bir kazma bulsam bile  yeter orada bana...”

 

Şamset Türkiye’ye göç edenlerle birlikte yola koyulmayı kafasına koyan  kocasına şöyle seslenir:

 

-Kazbek, böyle yanlış yapma,

Yaşamını anlamsız kılma.

Nasıl dökülebiliyor böylesine  sözler ağzından?

Ülkeni nasıl değiştirebiliyorsun el toprağıyla?

Doğduğun ve içinde büyüdüğün

Bu saz damlı baba evin  bile gitme diyor sana,

İlk adımlarını attığın evininin

Toprak döşemesi bile dön diye sesleniyor sana.

Çocukluğunda tırmandığın bahçendeki bu ağaçları

Bırakıp nereye gideceksin ki böyle?

Bunları yaban ellere nasıl bırakır,

Ayak altı olmalarına göz mü yumarsın?

Kazbek, bir baksana, sen de görüyor musun!

Mezar taşları sallanıyorlar mı ne?

Yanılıyor muyum, öyle mi görüyorum yoksa ben?

Kazbek, çok yanlış yapıyorsun!. .

 

Şair sadece bu duyguları sunmakla  kalmıyor “Deniz Dalgası” şiirinde. Düzgün/demokrat  bir Rus’un ulusumuza karşı işlenmiş olan bu insanlık suçunu, bu zulmü algılayabileceğini, onun da bizim adımıza üzülebileceğini ve kendi imparatorunu/çarını kınayabileceğini  olası görüyor:

 

Göğe tırmanan yüksek dağ doruklarının ardından

Yolunu şaşırmış biri gibi ay yavaş yavaş görünmeye başlıyor.

Kaygılar içinde iki atlı köye geliyor:

-Adige mi onlar, diye soracak olursan eğer,

Bizi düşman eden şeyin  nedenini anlıyorum, -

Bindikleri eğerlerinden indirmeye başladığımızda,

Kendilerini uzakta  tutuyor, -sizden değiller onlar diyorlar.

Onların  düşünce ve duyguları uzaklara

Rus kırlarına doğru yayılıyor.

Zalim çarı iç içe  kınıyor,

Tutuşuyor, yürekleri yanmaya başlıyor.

 -Nereye gideceksiniz ki? Ölüm yoluna

Koyulduğunuzun farkında mısınız siz?

Adige toprağı insansız, öksüz toprağa dönüşüyor,

Nasıl da kıyıp terk ediyorsunuz bu canım  toprakları?

 

Ruslar arasında böylesine ahlaklı, dürüst ve demokrat kişiler bulunmasaydı, bugünkü kazanımlarımız gerçekleşir miydi hiç, Kosava’da yaşayan soydaşlarımızı Rusya Federasyonu güvencesi altında anayurda getirilebilirler miydi hiç?

Meşbaş “Deniz Dalgası” yapıtında dönemin bize getirdiği yıkımı, atalarımızın katledilişini anlatıyor, oluşan yeni yaşamın ise, bizleri dost/kardeş yapabildiğini  de dile getiriyor:

 

Dedesini düşman gördüğünüz Rus genci

İle birlikte bugün dağları görmeye gitmiştim.

Gezerken yan yana, birbirine çok sokulmuş

İki mezarla karşılaştık.

Rus’un ve şeriatın kurşunlarıyla

Kazılmış bu iki mezara uzunca bir süre bakıp durduk...

Şimdiki  yeni yaşam (*) ikimizi de

Bir araya getirdi tek bir anadan doğmuş iki kardeş gibi.

 

Şamset ile Kazbek’in oğlan çocuklarının geleceğine ilişkin kaygıları. . . Günün birinde anayurda kavuşma, orada yenide yaşama, oraya  dönme özlemleri içimde beliriyor aşağıdaki parçayı okuduğumda. Bugün dünyaya gözünü açan her bir Adige/Çerkes bebeğini o güzel sözlerle, o şarkı ile büyütebilmenin, bu konuda titremenin, zamanı gelmiştir diyemez mi?

 

Bireyi olduğun ulusu ısıtan

Hangi güneş doğacak senin üzerinde?

Bahar mevsiminin gelişiyle yeryüzünün süslenişi gibi

Ne zaman Adige  toprağı da  yeniden bezenecek/donanacak?

 

Meşbaş’ı ilk kez 1978 yılında gördüm. Kabardey-Balkarya’nın çağrılısı olarak, Türkiye’deki dernekleri temsilen  dört kişilik bir grup halinde Kafkasya’ya gitmiştik. Nihat Bedanıko, İsmel Özdemir Özbay, Fahri Huvaj ve ben. Nihat dışındaki bizler ilk kez ata toprağına ayak basıyorduk. O sıralar Türkiye’de ulusal sorunun bir yükseliş dönemi yaşanıyordu.  “Bir ulus olarak ayakta kalmak istiyorsak, Kafkasya’ya dönmeliyiz” diyenlerle, ulusal duyarlığı olmayanlar, Çerkesleri ve kendilerini Türk sayıyor olanlar dışında, bir de kendilerini sosyalist ve komünist olarak adlandıranlar da bize karşıydılar. Türkiye’de gerçekleşecek olan bir devrimin her halk için olduğu gibi, biz Çerkesler için de  özgürlük getireceğini, bu nedenle bir etnik varlık  olarak Türkiye’de de ayakta kalabileceğimizi, bu nedenle  anayurda dönmenin zorunlu/şart olmadığını söylüyorlardı.  “Peki, dili yaşatmamız  gerekmez mi? ” dediğimizde de,  “Enternasyonalizme yönelmedik mi,  tek bir dilde buluşmayacak mıyız sonunda? ” diyorlardı bize. Uluslar olmadan enternasyonalizmin de olamayacağını kavratamıyorduk ya da kavramak istemiyorlardı bu gençler (**).

 

Nalçik’ten gelecek bir yazar grubunu karşılamaya giderken, bir patika yolda karşılaşmıştık Meşbaş ile. Selamlaştıktan sonra Türkiye’deki Çerkes sosyalistlerin sözlerini aktardığımda,  “Halt etmişler. En azından ben yaşadığım sürece Adige dili de yaşayacak” demişti bana. Dönüşü destekleyen  güçlü bir dayanak olarak bu sözleri Türkiye’deki söyleşilerimizde sık sık aktarmıştık. Sadece bunu değil, bir ulus olarak ayakta kalmayı amaçlayan, anayurda dönüşü zorunlu gören dış ülkeler Çerkesleri olarak, Meşbaş’ın bu sözlerinden esinlemiş ve çok da yararlanmıştık. Anayurda dönmeden de Adige olarak yaşanabileceğini düşünen, diasporadaki yaşamın anayurda oranla daha üst düzey bir yaşam olduğunu söyleyen ve daha fazla ayakta kalınabileceğini iddia edenler de az değildi. Sözünü ettiğimiz bu görüşlerin karşısına, “Yamçı” dergisinde  Meşbaş’ın “Dinleyin” (Шъу­къэдаIу) şiirini çıkarıp yayınlamıştık. Bugün bile bilgili, anayurdunu seven, ama diasporadaki yaşamı  daha kaliteli gören insan sayısı hiç de az değildir. Böylelerinin  karşısına çıkarıyorum “Dinleyin” şiirini:

 

Dinleyin

 

Mutlu olduğunuz yolunda ne denli çok  mesaj  yollasanız bile,

Yabancı/göçmen  diyor ve bu adı layık görüyorlar sonunda  size.

Hangi yöne   gitseniz usulca,

Yaban toprağının  ayaklarınızın altında soğuk soğuk gıcırdadığını duyuyorsunuz.

Kuru dalların ağaçlardan kopup düşmesi gibi,

Sizler de bizden kopmuş ve  dört bir yana savrulup kalmışsınız.

Yabancı diyarlarda içiniz yanarak,

Enerjinizi   tüketip duruyorsunuz  sadece.

 

 

Dış bir ülkede doğmuş olmak kişinin kusuru olamaz, ancak yaşadığı yeri sahiplenen ve anayurduna dönmemek için bahaneler uyduran ve zor durumlara düşmedikçe anayurdunu anımsamayan kişiler de çoktur, böylelerine yönelik olarak da Meşbaş’ın şu sözlerini sunuyorum:

 

Kendi öz toprağından

Daha değerli bir hazine, bir yiğitler barınağı bulunabilir mi?

 Bir anayurt bakışın, oraya yönelik bir hedefin olursa

Toprak  da seni soğuk karşılamaz.

Kolunu ve dirseğini  kemirerek

Kimlik değiştiren çok kişi de gördüm ben,

Birinin bir dalı oldun mu

Erişebileceğin şey de sadece bir kuru ağaç olabilir.

 

 “Ata Toprağına Dönün” (Шъукъеблэгъэжь) dediğimizde diasporada kendisini aşağılanmış gibi görenler de  az sayılmazlar. Dönenler içinde bile geldiği ülkeye  özlem duyanlar çıkabiliyor. Meşbaş böylelerini de şiirinden dışlamıyor:

 

...Gecesi karanlık, gündüzü bulanık, sis içinde

Dersem doğru olmaz, yalan söylemiş olurum.

Ama bilemiyorum dönüşüme uğramış, yozlaşmış halde

El toprağında yaşamanın ne demek olduğunu...

 

Meşbaş’ın “Selam Aleyküm” şiirini (***) Türkiye’de olduğumda ve anayurda döndüğümde çok okumuşluğum vardır. Bu şiiri okurken ya da dinlerken Adige dilinin güzelliğini ve tatlılığını anlıyorsun. Bir zamanlar atalarımızın egemen toprakları olan anayurtta yeniden bir ulus olarak dirilme duygusunun bu şiirde içselleştirildiğini algılıyoruz.

 

Сэлам алейкум/ Selam Aleyküm

 

Sevinç gözyaşları bir çiğ gibi süzülerek

Dökülüyor gözlerden, dökülüyor gözlerden.

Bir zamanlar egemen ataların yurdu  olan topraklar,

Selam aleyküm, selam aleyküm!

Selam aleyküm gizli kalmış  mezarlar,

Yankılanıyor  vadilerde sesim.

Selam aleyküm, erimeyen karlar,

Dans ediyormuş gibi yankılanıyor sesim.

Size geldim, bembeyaz/karlı dağlar.

Konuk muyum ben, yoksa ev sahibi miyim bilemiyorum...

Selam aleyküm Leğo-Naka yaylaları,

Yaşamımdan ayrı tutamam  sizi!. .

Selam aleyküm, akyüzlü güzel dağlar,

Sıradan bir konuk delikanlı imişim  gibi karşılamayın beni!

Selam aleyküm, görkemli karlar,

Sizler gibi  ben de özgürüm şimdi!. .

 

Ata yurduna dönüşü zorunlu bulup aramıza katılan ünlü ozanımız Yenemıko Mevlüt Atalay, Meşbaş’ın bu şiirini kuşkusuz benden çok okumuştur. Aşağıdaki şiirini yazmasında  Yenemıko’ya esin kaynağı olan da, kuşkusuz “Meşbaş’tır, onun Adige şiirinde açtığı  çığır ve farklı tekniği olmalıdır” diye  düşünürüm sık sık:

 

“Kimlerdensin” deme bana!

Değişik yüzyılları aşıp da buralara

Gelmişim.

Ata toprağına dönüşüme şaşırma.

Korkma benden,

Kardeşiz biz...

“Kimlerdensin” deme bana!

Yaban yanlarım/davranışlarım

Ağır basıyor olabilir, ama

Yüzüme bir bakarsan Adige olduğumu anlar,

Tanış çıkarsın benimle,

Ben de senin gibi bir Nart çocuğuyum...

“Kimlerdensin” deme bana!

Bir sabah vakti ansızın

Kapını çalabilirim, çünkü

Yabancı değilim sana...

 

Üzücü olsa da Adigece’nin zayıflamakta olduğunu söyleyen insan sayısı anayurtta da az değildir. Böylelerinin karşısına Türkiye’deki Çerkeslerin Adigecelerinin zayıflamış olduğuna ilişkin olarak Meşbaş’ın bir şiirini çıkarmak isterim. O şiiri sözünü ettiğim “Yamçı” dergisinde de yayınlamıştık. Bu şiir, bir başına, anadilimizin köklü ve güçlü bir dil olduğunu kanıtlamaya yeter. Meşbaş, bu şiirinde, sadece kendi ulusu için değil, bütün uluslar ve bütün bir insanlık için de kaygılanıyor.

 

Gök kubbe altında özgürlük bayrağını/özlemini taşıyan

Bütün  uluslar benim ulusdaşlarım/kardeşlerimdir,

Umudu kaması, yüreği eğeri üzerinde olanlar

Hepiniz dost olun ve birleşin.

Ne yararı olur ki evimizde

Söyleşiler  içinde vakit öldürüp,

Bacak bacak üstüne atıp insanların mutlu olduğunu

Söyleyip durmanın,  mutlu olmamız için yetmemeli bu  bize.

Yurdumuzda  barış içinde yaşıyor olsak da,

Üzüntü ve kaygılarımız  son bulmuş olmuyor ki.

Özgürlük uğruna can verenlerin mezar taşlarının,

Bize rehber, yol gösterici olduklarını anlamalıyız.

Temiz bir atmosferi soluduğumuzda, işte o zaman

Hayat saçan güneşimiz de özgür sayılır ancak,

İnsan soyu mutluluğa erdiğinde

Tüm insanlar özgür  olurlar ancak.

 

Meşbaş’ın ulusu, anayurdu ve diaspora (хэхэс) üzerine onca şiirini, şarkısını bir makalede dile getirmek olanaklı mıdır? Ancak Suriye’de iken, oradaki Çerkeslerin karşılama şarkılarına bir yanıt niteliğindeki bir şiirinden alıntı yapmadan da geçemeyeceğim:

 

Güzel ilkbaharımızda toprağımızı sürüyoruz-

Tarlalarımızda bereketli  ekinlerimiz yeşeriyor.

Yaşıyor. Büyüyor. Çift sürüyor. Mutlu oluyoruz.

Tek yoksun olduğumuz şey sadece sizlerden ayrı düşmüş olmamız.

  

Şiiri dinleyenlerin çoğunluğunun gülümsediğini, sevinilecek bir durumda olmadığımızı kavradıklarını sanıyorum. Şiirin günümüzün havasını yansıtmadığını söyleyecek kişiler de çıkabilir. Haykırarak “Yanılıyorsunuz” diyorum onlara. Kişi yaşamının sürekli mutluluk içinde geçemeyeceği, ta başından  belli değil midir? Ulusların yaşamı da öyle bir şeydir. Uluslar da tıpkı bireyler gibi zor durumlara düşmüyorlar mı? Ancak ulusunun sorunlarını paylaşmanın ayrı bir ayrıcalığı, ayrı bir değer anlayışı, ayrı bir güzelliği olmaz mı? Bu nedenle dün olduğu gibi bugün de diasporaya  Meşbaş’ın o sunduğumuz şiiriyle yeniden sesleniyorum:

 

Yaşıyor. Büyüyor. Çift sürüyor. Mutlu oluyoruz.

Tek yoksun olduğumuz şey sadece sizlerden ayrı düşmüş olmamız.

 

 Şimdi yazımı/sözlerimi Meşbaş’ın çok sevdiğim şiirlerinden biriyle bağlamak istiyorum. Bu şiiri çok sevmemin nedenini de söyleyeyim. Şiir seni derin düşüncelere götürüyor, umutlu haykırışlara boğuyor. . . Umudu, özlemi üste çıkarıyor da ondan. . .

 

Kavurucu Soğuk

 

Dondurucu soğuk. Mevsim kış.

Tipi.

Bizden başka kimsecikler yok

Yolda.

Her taraf kar,

Durmadan yağıyor.

Bulunduğumuz yer kır,

Umut.

Her iki yandan rüzgar

Üfürüyor, ötüyor,

Çıkardığı sesler

Ürkütücü.

Her taraf, yollar alt üst -

Kocaman bir balta gibi (Ощ тыку).

Bir iniyor, bir kalkıyor

Yüreğimiz.

Ağlıyor, inliyor

Ocak ayı,

Soğuk,  titretiyor

Her yeri.

Yuvarlanan kar yumakları

Çarpıyor birbirine.

En çok neyi istersin,

Bil bakalım şimdi.  

Kaygılıyız ikimiz de.

Yürüyoruz yine de.

Umut çok şeye

Üstün geliyor.

Her taraf kar,

Durmadan yağıyor.

Bulunduğumuz yer kır,

Umut!. .

 

NOTLAR:

(*) “Yeni yaşam” deyiminden sosyalist yaşam (Sovyet yaşamı) anlaşılmalıdır. -HCY

(**) Sayın yazarın Türkiye’de sosyalistlerin “Tek dilde bütünleşmeyi” savundukları biçimindeki görüşlerine katılamıyorum. Türkiyeli demokrat ve sosyalistler, her zaman için özgürlükleri ve her topluluğa kendi dilinde eğitim görmesi hakkını savunmuşlardır. “Tek dilde bütünleşme” görüşünün patenti, öncelikle Stalin’e, partisine ve yönlendirdiği Sovyetlere aittir. Türkiye’nin  demokrat ve sosyalistleri, bazı bireysel çıkışlar  dışında, halkların özgürlüğünü, her halkın kendi anadilinde eğitim hakkını savunuyorlar, Çerkes kökenli sosyalistler de öyleydiler. Örneğin parlamenter demokrasiyi ve halkların özgürlüğünü savunan TİP, komünistlikle  suçlanamadığından, “bölücülük”;öğretmen örgütü TÖB-DER de her topluluk için “Anadilinde eğitim hakkı” talebini öne sürüp programına aldığı  gerekçesiyle 1971 ve 1980 darbeleri sonucu kapatılmış, yöneticileri ve birçok üyeleri o zamanki faşist askerler tarafından işkencelerden geçirilmiş, hapsedilmiş, birçoğu öldürülmüş, dahası birçok sosyalist genç darağacında can vermiştir. Bunların bir bölümü de lider düzeyinde Adige idi. Bütün bu olguları görmezlikten gelen sayın yazarın bu tutumunu son derece yakışıksız buluyorum. -HCY

(***) “Selam Aleyküm” şiirinin Be-Ra-Ba imzasıyla tarafımdan yapılmış eski bir çevirisi için de bkz.  “Kafkasya Kültürel Dergi”, Ankara, 1970, sayı 27, s. 16. -HCY