|
Bunların ortak olduğu nokta,
dili kendiliğinden oluşmuş (sui generis) bir yapı olarak
incelemektir. Bu yapı, dil-dışı gerçeklikle her türlü ilişkiden
çözülmüştür; her şeyden önce de o dili konuşandan. Buna göre dilin
neliği (mahiycti) onun yapısında içerilmiştir ki biz bu yapıyı
formel bir sistem olarak tasarlayabiliriz.
Bu salt ilişkiler sisteminin araştırılması ise, ancak yapısalcı
bir dil kuramıyla olanaklıdır ve böyle bir kuram, doğabilimi
modeline göre oluşturulacaktır. Yani kuramın kendisi bir sağın
bilim olacak ve her türlü metafiziksel veya ontolojik dil
yorumları bir yana atılacaktır.
Yapısalcılığın öncüleri, B. de Courtenay "fonem" kavramını modern
fonolojiye kazandıran U. V. Kruszewski ve toplumsal koşulları ve
dilin sistem karakterini vurgulayıp senkronik dil araştırmasını
diakronik dil araştırmasının önüne koyan F. de Saussure 'dur.
Genç Dilbilgiciler Okulundan gelen ve ama daha sonra bu okulun
eleştiricilerinden olan Saussure, başlangıçta ancak kendi
öğrencilerini "Genfer okulu" adıyla anılan bir çevrede
etkilemiştir. Başyapıtı "Cours de linguistique general" ( Genel
Dilbilim Dersleri ),ilk kez ölümünden sonra 1916'da (Almanca
çevirisi: 1931) yayımlanmıştır ve bu kitap karanlık noktaları ve
hatta tutarsızlıkları oldukça göze çarpan ders notlarının bir
derlemesidir. Bu yüzden kitap çok çeşitli yorumlara konu olmuştur
ki, bu durum, çeşidi yapısalcı okulların hepsinin de bu kitaptan
yola çıkmış olmaları olgusunu açıklar. Saussure'un öğretisinin
merkez noktası, bir dilin bir sistem, öğelerinin birbirine sıkı
sıkıya bağlı olduğu bir bütün olduğu ve bu öğelerin dıştan değil,
tersine ancak yine sistemin içinde ve sistem aracılığıyla
belirlendikleri, her öğenin sistem içinde belli bir işlev taşıdığı
düşüncesidir. Bu demektir ki, sistem bir öğeler bütünü olarak
düzenlenmiştir ve bu öğeler, sistemin kilit noktalarını teşkil
eden temel ilişkilerce belirlenmiştir. Dil, özünde bir sistem,
görünüşte ise bir bireysel özellikler topluluğudur ve dile yönelik
bir bilimin görevi, dildeki tek tek özellikleri betimlemekten çok
onun sistematik karakterini göstermektir. Böylece, dilbilimin
birincil Ve ikincil olmak üzere iki görevi vardır.
Dilbilimin birincil görevi, dili
senkronlk bakımdan gözlemek, onu, geçirmiş olduğu değişikliklerden
soyutlayarak bir sistem olarak ele almaktır.
Dili tarihsel gelişimiyle birlikte yani diakronik olarak ele
almak, dilbilimin ikincil görevidir.
Bu kavrayışa göre, dil , bir cebirsel veya mantıksal sistem
olduğu kadar, onun bir tarihsel boyutu da vardır. Saussure şöyle
demişti: "Bir gün gelecek, dilin özellik ve bağıntılarının, temel
doğaları gereği matematiksel formüller yoluyla ifade edilebilir
oldukları kabul edilecektir". Saussure, dildeki değişmeleri;
- Dış etkenler,
- Sistemin tekil öğelerini değiştiren etkenler
- Sistemin bütününün değişmesine yol açan etkenler olarak
sınıflar.
Aslında Saussure, yapısalcılara, nasıl yerine getirileceğini
belirtmediği bir görev verir ve bu yüzden bu görev, değişik
yapısalcı okullar tarafından değişik biçimlerde yorumlanır.
Yapısalcılar genelde üç okula ayrılırlar:
1) Prag Okulu
2) Kopenhag Okulu
3) Amerikan Okulu
Bunlar ortaya çıkışlarına göre kronolojik olarak sıralanırlar.
Prag Okulu
1926'da "Travaux du Cercle Linguistique de Praque" (Prag Dilbilim
Çevresi Araştırmaları) dergisi etrafında oluşan Prag Okulu, bu
dergide özellikle 1929'dan sonra yayımlanan önemli çalışmalarla ün
kazanmıştır.
İlk sayıda yayımlanan ve Birinci Slav Dilleri
Konferansına (Ekim-1929) da sunulmuş olan "Tezler" başlıklı yazı,
bu okulun programını içermektedir. Aslında bu program, dili,
belirli bir zamansal- tarihsel hareketlilik içinde bulunan, yani
diakronik olarak ele alınması gereken bir sistem olarak görmekle,
genel yapısalcılık programından ayrılır.
Benzeri bir yaklaşım, N. Chomsk"nin "Transformationellen Grammatik'
Dönüşümsel Dilbilgisi ) adlı gençlik yapıtında benimsenir. (
Syntacıic Structures ve Chomsky bu yaklaşımını ( Sentaktik Yapılar
1957) adlı yapıtında daha da geliştirir
Chomsky_konuşma ile konuşmayı düzenleyen formlar arasında bir
bağlantı olduğunu, ama bu formlara ilksel formlar gözüyle
bakılamayacağını belirtir. Aslında bu formlara formların büyük
bölümü, veri olan sistem içinde 'yapısal bakımdan ikincil olarak
türerler. Türemiş veya dönüşmüş formları doğru şekilde açıklamak
içinse, onların dönüşüm tarihlerini gözden uzak tutmamak gerekir,
çünkü bunlar bu tarihin ürünüdürler.
'Chomsky tezlerini şu terimlerle açıklar: "The picture was painted
by a new technique” ve “picture was painted by a real artist'
("resim yeni bir teknikle yapıldı ve "reşim gerçek bir sanatçı
tarafından yapıldı'). Önermelerin her ikisi de formel bakımdan
farklı değildirler ve Chomsky bunu belirtirken, öbür yapısalcılar
gibi herhangi bir semantik yardıma başvurmaktan kaçınır.
Farklılık ilk olarak ve ancak, edilgin kuruluşlu bu önermelerin
etkin önermelere dönüşmeleri sırasında ortaya çıkan Yanı
farklılık, her iki önermenin, yapısal bakımdan değişik önermelerin
dönüşümleri olmalarında belirir. Çekirdek önermelerin sürekli
olarak genişleyen dönüşümlerini izlemek yoluyla bir dilbilgisi
geliştiren bir dilbilgicisi, aslında dilin iç hareketini de
izlemiş olur.
Prag Okulunun yapısalcılığı sık sık fonoloji ile özdeş
tutulmuştur. Ama fonoloji, bu okulun işlevci ana tutumu yanında
ancak okul içi bir yönelim olarak kalır. Prag Okuluna atfedilen
fonolojinin aslında bu okulun N.S.Trubeızkoy vc R. Jacopson ‘un
fonolojik çalışmalarıyla dünya çapında tanınmalarından
kaynaklanmıştır.
Fonoloji , bir dildeki hangi ses farklılıklarının anlam
farklılıkları la bağlı olduklarını, farklılığı yapan öğelerin
nasıl ele alınacağını ve hangi kurallara güre bu öğelerin
sözcüklerle bağdaştırılabileceğini araştırır. Buna göre fonoloji,
sesi, kendi işlevine göre ele almakta ve seste, yalnız onu öbür
seslerden ayıran öğeleri betimlemektedir. Bu yolla tanımlanan sese
fonem adı verilir. Fonem, bir dilin işaret oluşturan en küçük
yapı öğesidir.
Fonemlerin oluşturduğu daha üstteki birlik ise morfem dir.
Morfemler, dilin sentaktik yapısının kendilerine bakılarak
okunabileceği temel formlardır. Morfemler, birbirleriyle dilin
dilbilgisel kurallarına güre birleşerek önerme leri yaptıkları
gibi, her önerme de kendi içinde morfemlere bölünebilir.
Kopenhag Okulu
1923'de iki önemli temsilcisi V. Brondal ve G. Hjelmslev ’in
çalışmalarıyla kurulmuştur. Bu okulun yayın organları "Bulletin de
Cercle Linguistique de Copenhague".([green Kopenhag Dilbilim
Çevresi Bülteni] - 1934), "Travaux du Cercle Linguistique de
Copenhauga" ( Kopenhag Dilbilim Çevresi Araştırmaları ) ve "Acta
Lingustica. Revue Intational de Linguistique (kuruluşu: 1939).
Sonuncu dergi Hjelmslev tarafından yayımlanmıştır ve tüm öbür
okullara bağlı yapısalcıların çalışmalarına da yer vermiştir.
Hjelmslev, Saussure'un düşüncelerini tutarlı sonuçlarına kadar
izlemeyi denemiş, ama bu arada somut dilden giderek iyice
uzaklaşmıştır. O, bir genel veya mantıksal dilbilgisi ve bir
"dilbilimin dilbilimi" veya "içkin dilbilim" ortaya koyma çabaları
içinde öylesine bir soyutluk derecesine ulaşmıştır ki, onun
kuramını tek tek somut diller için uygulamak verimsiz bir çaba
olur. Örneğin onun kuramı, veri olan dil içindeki her türlü metne
değil, hatta henüz ortaya çıkmamış metinlere de uygulanma amacı
taşır. Böyle bir kuram şunun peşinde olacaktır:
"Dilin dışında bir 'gerçeklik' içinde demir atmamış olan bir
sabitlik, hangi dil olursa olsun, dili dil yapan ve tikel bir dili
tüm çeşitli görünümleri içinde kendi kendisiyle özdeş kılan bir
sabitlik". Hjelmslev'in kuramı "empirik", "dedüktif' ve "keyfi"
temellere dayanır. Bu dcyimlerden Hjclmslcv'in anladığı şudur:
Kuramın sonuçları, ancak öncüllerden, yani kendileri konulmuş
şeylcr (keyfi şeyler) olan kabullerden çıkarılabilir ve bu
öncüllerin kendileri deneyden bağımsızdırlar. (yukarıdaki
"sabitlik" betiminde olduğu gibi). Öncüller deney verilerinin
mümkün olduğu kadar çok sayıdaki bir toplamına ilişkindir ki,
onların "empirik" olmasından kastedilen budur. Hjelmslev,
kuramının bu bağlamda mantıksal dil çözümlemesi ile sıkı bağına
işaret eder. Ona göre mantıksal dil çözümlemesi de aslında
dilbilimden bağımsız olarak, matematiğe dayalı bir çalışma olmak
ister.
Amerikan Okulu
Amerikan Okulu, Kopenhag Okulu'na karşıt olarak, dedüktif-soyut
değil, tersine indüktif çıkışlıdır. Burada bir "dilbilimin
dilbilimi' değil, tersine "somut dilin ilişkiler sistemi" üzerinde
durulur. Amerikan yapısalcılığının temsilcileri E. Sapir ve L.
Bloomfield , deney yoluyla veri olan konuşma ediminin somut
çözümlemesine yönelirler ve böylece temelde davranışçı (lıehaviorist)
bir yaklaşımla çalışırlar. New York dilbilimciler çevresi,
Avrupadan göç etmiş çok sayıda dilciden oluşur ki, bunlar arasında
özellikle R. Jakobson ve A. Martinet 'in adları sayılabilir.
Amerikan yapısalcılarının en önemli organları "Language"
(kuruluşu: 1925), "Studies in Linguistics" (kuruluşu: 1942) ve
"Word" [/green](kuruluşu: 1945)'dur.
DİL VE İNSAN
Dil ve insan varlığı arasındaki ilişki insanın hem dile sahip
olması, hem de dil tarafından "kuşatılmış" olmasıyla karakterize
olur. İnsanın dilin hem öznesi ve hem de nesnesi olması,
antropolojik yönelimli dil felsefesinin başlıca konusudur.
M. Heidegger, dili, " insan varlığının temeli" insanı insan
kılan şey", “varlığın kendisi aracılığıyla ışıdığı şey" olarak
adlandırır. O, "Hümanizm Üzerine" adlı denemesinde şöyle yazar:
"İnsan öbür etkinlikleri arasında dile de sahip olan bir canlı
değildir. Hatta dil, varlığın evidir, insan onun içinde kalarak,
varlığın örttüğü doğruluğa katılarak ekzistens olur
Ama dil aynı zamanda şudur da: “Her dil aynı zamanda söyleme
olayıdır; onun içinde bir halk tarihsel olarak kendi evrenine
yönelir" ("Holzwege", s.61) Burada Heidegger "tarihsel" kavramını
sadece olup-bitene ilişkin olma (historik) anlamında kullanmaz;
hatta daha çok dilin "tarihsel"' olması, onun insanın uğradığı
(maruz kaldığı) bir şey olmasıdır ve dil bu anlamda bir "akıbet"
ve hatta bir ancak Buradan katkılarak dilin kökeninin ne olduğu
sorusuna ise, ontolojik yoldan yanıt verilebilir.
W.v.Humboldt , böyle bir yaklaşımla şöyle yazmıştır: "insan ancak
dille " insan olur, ama dili keşfetmek için de önce insan olmak
zorunludur . Yani, insan olma ile dile sahip olma, sadece birarada
bulunan şeyler değildirler, hata bunlar, aynı bütünlüğün iki
görünümünden başka bir şey değildirler. Dilin kökeni sorusuna
verilen bu ontolojik yanıt, dilin ortaya çıkışını bir kültür
fenomeni olarak gt5ren eski genetik yanıta karşıttır.
Genetik yanıtlar oldukça çeşitlidir. Örneğin burada dili,
insanlara tanrı tarafından bahşedilmiş bir nimet olarak anlayan
kuramlar vardır. Bu çevrede çok tartışılan konulardan biri,
örneğin "Adem'in dili" nin olup olmadığıdır. J.P.Süssmilch,
1754'de "dilin ortaya çıkışını insandan değil de Yaratan'dan yola
çıkarak kanıtlama" denemesine girişmiştir.
Dilin ortaya çıkışını insandan kalkarak açıklamaya çalışan
antropolojik kuramlar da çok çeşitlidir. Antropolojik kuramların
bir bölümü, dilin aracısız duyusal tepkilerden oluşluğunu ileri
sürerlerken (Puh-Puh kuramı) bir bölümü dilin doğal seslerin
taklidi yoluyla oluştuğunu savunurlar (Wau-Wau kuramı); bir bölümü
ise dilin bilinçli bir keşif olduğu kanısındadırlar.
Bugün empirik-antropolojik araştırma dilin ortaya çıkışı sorununa
tarihsel açıdan eğilirken; psikoloji, dilin meydana gelmesini
sağlayabilecek psişik koşulları göstermeye çalışıyor.
Dildeki değişmeler:
Dil araştırması, kuşkusuz sadece dilin kökeni ve ortaya çıkışı
sorunu ile değil, aynı zamanda onun gelişimi ile de, yani bu
demektir ki dildeki değişmeler ve bu değişmelerin nedenleriyle de
uğraşır. Dildeki değişme, ses, anlam ve işaret değişmeleri olarak
görünüm kazanır. Ses, anlam ve işaretler zaman içinde kaybolabilir
ve sözcükler yeni anlamlar yüklenmiş olarak yeni kullanımlar
kazanabilir. Ama değişme sadece bununla da kalmaz, dilin sentaksı
da değişir.
Dildeki değişmeleri açıklama denemeleri pek çoktur ve burada ancak
en tanınmışlarından sözedilebilecektir. 19. yüzyılın ikinci
yarısında bir kaç dilbilimci, A. Müller’in yönetiminde, dildeki
değişmelerin nedenleri olarak iklim etkisi, coğrafi özellikler
gibi doğal etkenler üzerinde çalıştılar. Ama bu araştırmalar,
hipotezleri hiç dc destekler nitelikte olmadı.
Bir başka kuram, insanın toplumsal donatımından yola çıktı. Rus
dilbilimcisi N. J Marr, dilin o dili konuşanların toplumsal
durumlarındaki değişmelerle aynı zamanda değiştiğini ileri sürdü.
Marksist toplum kuramına uygun olarak, Marx'ın iddialarından
hareketle dildeki değişmeleri toplumsal değişme tipleri altında
ele almak denendi. Buna göre dildeki değişmeler, ekonomik
biçimlere sıkı sıkıya bağlı olarak ve ekonomik yasalara uygun
biçimde birbirlerini izlemekteydi. Marr'ın öğretisi, dilin bir
toplumun kendi ekonomik düzeninin doğrulanmasını simgeleyen bir
"üstyapı" kurumu olduğu iddiasına dayanır: Ama bu iddia pratikte
çelişkiler taşır. Çünkü açıktır ki, Rus dili 1917 Devriminde ve
Devrimden sonra hiç de önemli bir değişikliğe uğramamıştır. Bu
sonuç üzerinde 1950'lerde "Pravda" gazetesinde bir tartışma açıldı
ve Stalin kendi-tutumunu şöyle açıkladı: "dilin (ekonomik) tabana
dayalı bir üst-yapı olduğu doğru mudur? Hayır bu doğru değildir.
Toplumun dayandığı temel, o toplumun belli bir çağdaki gelişiminin
dayandığı ekonomik yapıdır. Üst-yapı ise toplumun politik, dinsel,
sanatsal ve felsefı kavrayışları ve bu kavrayışlara uygun politik
hukuksal ve benzeri kurumlarıdır. Her temel kendisine uygun bir
üst-yapıya sahiptir ... Dil ise üst-yapıdan tamamen ayrılır ...
Dil , bu veya şu toplum (tipiyle) koşutluk göstermez; tersine o
bir toplumun tarihinin toplu akışından çıkar".
Bugün yaygın olan bir üçüncü kurama göre, dildeki değişmeler,
konusan bireyler ile bu bireylerin topluca konustııkları dilin
birbirlerini birlikte etkilemeleri sonucu meydana gelmektedir.
Dildeki değişmelerin ana nedenini, Kavimler Göçü gibi büyük
tarihsel olaylar sonucu bir dilin yabancı bir halk arasında
yayılması nda gören kuram da burada anılabilir. Bir dilin
eşzamanlı olarak daha büyük bir insan topluluğu içinde yayılma
süresi, ne var ki ancak, çocukların kendi dillerini yetişkinlerden
öğrenebildikleri yerde bir sürekliliğe sahip olabilir.
Öğrenim sırasındaki belirsizlikler ve yetersizlikler, kipleri
değişik şekillerde kullanma eğilimi, etkili kişilerin taklidi
("önder kuramı") v.b. etkenler de dildeki değişmelerin nedenleri
arasında sayılabilirler. Dilde değişmelere yol açan ve
rastlantısal denebilecek bu nedenlerin yanısıra, değişmeyi tek
yönde kesinlikle belirleyen nedenler bulunduğuna inananlar da
vardır ki, bunlar, bu nedenlerin dilin sistem karakterinden
hareketle açıklanabileceğini savunurlar.
Öbür yandan,
dildeki değişme problemi, dil ile insan topluluğu arasındaki
ilişkiler problemine de bağlanır. W.v.Humboldt 'un dil
araştırmasının kilit noktasını da bu problem oluşturur. O,
problemi, ulus tini kavramını dilbilimine sokarak çözmek ister.
Ulus tini, özneler-arası ve özneler-üstü düşünülmesi gereken bir
kavramdır. Ulus tini, bireylerin salt niceliksel çokluğunu bir
ulus haline getiren, bu çokluğu bir birliğe dönüştüren şeydir.
Ulus tini tüm kültürel fenomenlerde izlerini gösterir, dolayısıyla
dilde de. Humboldt'un ulus tini kavramı 19. yüzyılın ikinci
yansında M. Lazarus ve H. Steinthal 'ın kurucuları oldukları
"halklar psikolojisi" içinde empirikleştirilmiş ve metafiziksel
anlam yükünden arındırılmak istenmiştir (1860-1890 yıllan arasında
bu yazarlarca yayımlandı ve 20 ciltte toplanan "Halklar
Psikolojisi ve Dilbilim Dergisi").
Buna göre halk tininin etkinliği ile sürekli bir nesnelleşme (objektivation)
meydana çıkar ki, bu nesnelleşmiş olan şey yine ancak bu tin
tarafından kavranabilir. Bu nesnelleşmiş şey, bu "objektif
tin",bir birlik, bir norm ve "ergon" olarak artık en uzaktaki
sübjektif etkinliklere bile siner. Hegel'in "objektif tin"
kavramına karşı bu "objektif tin" sadece toplumsallıkla sınırlı
değildir, o aynı zamanda ve hatta tüm kültür alanını kapsar. Birey
, objektif tinin bir öğesi olarak,dille nesne ve durumlara egemen
olabildiği gibi , öbür yandan o konuşan olarak, tekrar o dili
etkilemektedir.
Daha Herder , dilin sadece bireyin kullandığı bir şey olarak
görülemeyeceğini, hatta tersine, dilin bireyin düşünmesini yola
sokmaya zorlamakla, bireyi kendisine bağımlı kıldığını
belirtmiştir.
Kuşkusuz her somut dil, kendi içinde pek çok halkalara da bölünür.
Dilde sadece özel diller (yankesici dili, asker dili, öğrenci
dili, argo, v.b.) ve uzmanlık dilleri gibi halkalar yoktur;
örneğin bir yüksek dil ve bir günlük dil vardır ve günlük dil de
yeniden çeşitli toplumsal tabakalarda farklılığa uğrar. Öyle ki,
belli bir dil düzeyi toplumsal düzeyi de 'belirler ve bunun tersi
de doğrudur (Karş.: B. Shaw Pigmalion ) Dilde çeşitli ulus
tinlerinin yansıdığı kabul edildiğinde, hiç kuşkusuz dildeki
çok-görünümlülük de ulus tinlerinin çeşitliğinden kalkılarak
açıklanır.Mitolojik yorumlardan (Babil Kulesinin inşası) yola
çıkıldı mı da, bu kez tek açıklama olanağı öyJe bir şey olur ki,
dildeki çeşitlilik artık rastlantısal ve önemsiz ses
farklılıklarına dayatılır.
Dil sınıflaması.
Tüm dillerin ortak bir mantıksal gövdeye dayandığına inanıldı mı,
tüm sınıflama denemeleri artık buna göre yapılır. Dil sınıflaması
denemelerine ilk kez 19. yüzyılın başlarında rastlanır. Bu
sıralarda, ulus tinlerindeki çeşitliliğe uygun olarak dillerin de
çeşitli dil sınıfları olacağına inanılıyordu. Özellikle
Sanskritçenin keşfi, dil sınıflamaları açısından çok etkili oldu.
Schlegel kardeşler, dilleri üç tipe ayırıyorlardı: yalıtıcı diller
(isolierende), sonekçi diller (agglutinierende) ve bükümlü diller
(flektierende). Bu ayırım tüm 19. yüzyıl için belirleyici
olmuştur. Hegel’in tarih düşüncesi ve Drwin’in evrim kuramı
altında, diller bir de genealojik yönden ele alınıp, dil
sınıflamaları "dil idesinin evrimi" (Steinthal) açısından
yapılmıştır.
Bugün bu eski dil sınıflamaları yerine, "olgunlaşmış" ve
"olgunlaşmamış" diller ayırımı yapılmaktadır.
Ayrıca dilbilimsel açıdan yapılan sınıflamalar yanında,
matematiksel diziler kuramından hareketle yapılan sınıflamalara
rastlanıyor. Bu alandaki en yeni araştırmalar, niceliksel
(istatistiksel) derecelendirme yöntemine başvurmaktadırlar. Burada
böylece sınıflandırma için bir dizi parametreye başvurulmakta ve
diller, belli değişkenlerin istatistiksel değerleriyle karakterize
edilip sınıflandırılmaktadır.
Diller çokluğu içinde yine de daima bir dil birliği tutkuyla
aranır. Tüm dillerin bir ideal-mantıksal norma sahip oldukları,
dillerin bu normdan, kendi iç yeterlilikleri veya yetersizlikleri
oranında geliştikleri veya saptıkları iddiası, yani özünde
dilbilgisi ile mantığın özdeş oldukları önermesi, bugüne kadar, ne
var ki kanıtlanamaz olarak kalmıştır.
19. yüzyıla gelinceye kadar bir dizi "felsefi dilbilgisi" ortaya
atılmıştır ki, bunların en tanınmışı, 1960'da anonim olarak
yayımlanan "Port Royal Dilbilgisi"dir ve kitabın yazarları A.
Arnaııld ve C. Gancelot olarak bilinir. Kitabın oldukça uzun
alt-başlığı şöyledir: "Genel kuramsal- eleştirel dilbilgisi.
Kitapta konuşma sanatının temelleri açık ve doğal tarzda
açıklanmış, bu temellerin tüm dillerde ortak olan mantıksal
öndayanakları ve ana türleri yanında Fransız dili üzerine yeni bir
çok gözleme yer verilmiştir". Jenscnist Poıt Royal manastırından
ünlü "Port Royal Mantığı"nın çıktığı bilinir.
Dilleri, "tüm
dillerde ortak olan mantıksal öndayanakları" açısından ele alan bu
anlayışa karşı , Humboldt'un "özel evren kavrayışları olarak
diller"den sözetmesi ve dildeki çok-çeşitliliği, "ulus tini" ne,
özel evren kavrayışlarına bağlamış olması, dilbilgisi ile mantığın
özdeş oldukları iddiasını tartışmalı hale getirmiş; konuşma ile
düşünce, dilbilgisi ile mantık arasındaki ilişkiler yeni bir
bakışla ele alınmıştır. Ne var ki bu konudaki tartışmalar çoğu kez
bir söz düellosuna dönüşebilmektedir. Çünkü "düşünme" kavramı
kadar "mantık" kavramı da çok çeşitli tarzlarda anlaşılmaktadır. "Düşünme"den
bir yandan salt mantıksal düşünme kastedilir; öbür yandan onun
ortak bilinç içeriği olduğu söylenir.
"Mantık", bir yandan insani düşünme formlarının öğretisi sayılır;
öbür yandan ona dilsel formların bilimi olarak bakılır. Aynı
mantık bir de düşünme ilkelerinin bilimi olarak kavranır ki, böyle
bir mantık artık insaııi düşünme formlarından da, dilsel
formlardan da daha fazla bir şey olur.
Mantıksal formlar hiç kuşkusuz dilsel olarak ifade edilirler; ama
onlar dilsel formlarla özdeş değildirler. Modern lojistikçi
(sembolik mantıkçı) dil çözümlemesi, örneğin, mantığı dilsel
formlar bilimi olarak anlar. Bu okul, "Viyana Çevresi diye anılan
bir grup filozof tarafından 1928'de M. Schlick'in çabalarıyla
kurulmuş, çevreye felsefi eğilimli matematikçiler, H. Hahn, K
Gödel ve R. Carnap da katılmışlardır. Çevre, Ýkinci Dünya Savaşı
başlarında dağılmış, ama hareket olarak yine devam etmiştir. J.
Ayer, G. Ryle, R.v. Mises, A.N. Whitehead B. Russel da bu çevreyle
ilgilidirler.
Mantıkçı empirizm, tüm bilimlerin ne empirik ne de mantıksal
yoldan kanıtlanabilecek olan ve bu yüzden metafiziksel nitelikli
tasarımlar içerdiğinden hareket eder. Bu yüzden, metafiziksel,
yani "anlamdan yoksun" önermeler her bilimden elenmeli ve bilim,
ancak empirik ve mantıksal temellere oturtulmalıdır. Bir bilimde
"anlamdan yoksun" önermeleri saptama yöntemi ise, bilimlerde
başvurulan kavram ve önermeleri mantıksal bir çözümlemeye tabi.
tutmaktır. Carnap'ın bir makalesinin başlığı, "Metafiziğin Dilin
Mantıksal Çözümlemesi Yoluyla Elenmesi" ("Erkenntnis" dergisi,
daha sonra: "Journal of Unified Science" dergisi) evrenin temel
görüşünü de açıklar.
"Dilin mantıksal sentaksı" ( sentaks=sözdizimi) , dilin
dilbilimsel sentaksındaıı ayrılır. Sonuncusu sadece bir somut
dilin kurallarını ortaya koymaya, bu kurallara göre dilsel
yapıların hangi ögelerden oluştuğunu araştırmaya yönelirken;
birincisi dilin mantıksal yapısını araştırır. Mantıksal kurallar
dedüksiyon kurallarıdır, dilbilimsel kurallar ise indüksiyon
yoluyla, yani tarihsel olarak veri olan bir dilin araştırılmasıyla
elde edilirler.
DİL
VE GERÇEKLİK
Dil ve gerçeklik ilişkisi konusunda iki temel ve farklı kuram
vardır. Birinci kuram sözcükleri,
önceden varolan ve insandan ,bağımsız olan bir gerçekliğe ait
nesnelerin adlan sayar. Buna göre, dil ve gerçeklik arasında bir
karşılıklılık vardır. Burada, ya sözcüklerin nesnelerin benzetmeli
temsilleri olduklarından ve bu yüzden sözcüklerden hareketle
nesnelerin özlerinin bilinebileceğinden hareket edilir ya da,
sözcüklerle nesneler arasında hiçbir iç ilişki olmadığı savunulur.
Bu son görüş, geç Antikçağda anomalizm adıyla anılıyordu ve modern
dönemde Saussure, mantıkçı pozitivistler (özellikle:
lojistikçiler) tarafından da savunulmuştur.
Dil ve gerçeklik ilişkisi hakkındaki
ikinci kuram sözcüklerin nesnelere doğrudan uygun
düşmedikleri, tersine dilin insan ile dış dünya arasında bir
"ara-evren" olarak konum kazandığını savunur. Bu kuram dış dünyayı
değil de, dili "gerçek evren" diye adlandıran W.v.Humboldt'a kadar
geri gider. Humboldt'a göre, bu gerçek evren , "tinin kendisi ile
objeler arasında, tinin kendi iç çalışmasıyla kurulmuştur." Bu
yüzden nesneler insanlar için daima bir bilinç objesi olarak
kalırlar ve ancak insani bilinç altında sözcüklerle işaretlenmiş
şeylerdir. Her dilde özgül bir evrene bakışı bulunur. Humboldt'un
bu görüşlerinde I.Kant'ın bilgi kuramının temel felsefi öğeleri
yakalanabilir. Kanı kuşkusuz ki, Ding an sich'i, kendinde şeyi
yadsımaz; ama o, ancak insani görü formları içinde bilinebilir ve
bu yüzden o, objektif (kendi halinde) değil, tersine ancak,
insanın a priori bilinç yapısı içinde sübjektif (insan bakımından)
kavranmış olur.
Bunun gibi Humboldt da, dış dünyaya ait nesnelerin aynen
bilinebileceğini yadsıdığı için, sözcüklerin nesnelere uygunluğunu
savunan objektivist dil kuramlarını da yadsır. Ona göre nesneler,
bilgi-kuramsal düzlemde bilinç a priorileri ile sübjektif
kavrandıkları gibi, aynı nesneler bir somut dilin (anadil) a
priori yapı ögeleri altında kavranmaktadır.
Bu yüzden, her dilde (ana- dilde)
bir başka evren kavrayışı oluşur ve tüm dilsel evren kavrayışları
aynı ölçüde doğru ve aynı ölçüde geçerlidirler.
Dilin gerçekliği
"kuran" bir güç olduğu yargısı, Humboldt 'tan bu yana pek çok
izleyıci tarafından benimsenmiştir. H. Steinthal,,E. Cassirer, M.
Heidegger, G. Weisberger ve hatta bir arada Amerikalı dilbilimci
B.L. Whorf bu izleyiciler arasında sayılabilirler. Örneğin Whorf,
Meksika yerli dilleri üzerinde yaptığı araştırmalar sonunda, Alman
geleneğinden bağımsız olarak aynı sonuçlara varmış ve "dilbilimsel
görelilik ilkesi" ni ortaya atmıştır.
Sorgulayan bir us
için “dil” her yönüyle bir çok soruya barındıran bir alan...
Yukarıdaki alıntılar genel bir resmi ne kadar ortaya koyabildi ben
de kuşkuluyum.
Bilim ve Felsefe bölümünde “Dilin Serüveni” başlığıyla “dil” in
insan bilimleri ilgi alanları açısından görünümlerini aktarmaya
çalıştık. Felsefeciler dilin kökeni, sözcüklerin etimolojik
geçmişi ile pek ilgili değiller.
Dilbilimcilerin dilin yapısal olarak temellendirilmesi çabalarında
felsefeciler ile yakınlaştıkları alt alanlar var.
Felsefe dil çokluğunun karmaşasına girmeden , dilin neliği (mahiyeti) üzerine çıkarımlar yapma gayreti içinde.
Dilin farklı yönlerini betimlemek olanaklı.. Dil-kültür ilişkisi,
dilin düşünceyi taşıyan biriktiren araç olması, anlam-dil
ilişkisi, dilin insan eylemiyle bağlantısı en belli başlıları.
Sözü “Dil Felsefesine Giriş” adlı yapıtın yazarı Atakan Altınörs’e
bırakıyorum. Andığım yapıt İnkılap Yayınlarından çıktı.
Dil
Felsefesinin Temel Kavram ve Sorunları.
Dil felsefesi, başta analitik(çözümleyici) felsefe olmak üzere
birçok kavram ile karıştırılmakta ve bu karıştırmalar sonucunda
doğru olmayan sonuçlara varılmaktadır. Birbiriyle ilişki içinde
oldukları halde aynı şeyi belirtmeyen dil felsefesi, dilci felsefe
(linguistic philosophy), gündelik dilin felsefesi (ordinary
language philosophy), analitik felsefe ve mantıkçı pozitivizm gibi
kavramlar arasındaki ayrımları belirtmek gerekmektedir.
Dil felsefesi bir felsefe disiplinidir ve onu analitik felsefe
gibi bir takım felsefi geleneklerden dikkatle ayırmak gerekir.
İnsan felsefesi, etik, tarih felsefesi gibi dil felsefesi de
kendisine özgü problemleri ve kavramları olan bir felsefe
disiplinidir.
Anlam, gönderge, belirli betimlemeler, düşünme-dil ilişkisi, söz
edimleri, vb. sorunlar dil felsefesinin konuları arasında yer
almaktadır. Dil felsefesinin analitik felsefe gibi, felsefe
etkinliğini tümüyle dilsel çözümlemelere indirgemek gibi bir
öncülden asla hareket etmediğinin / edemeyeceğinin altını önemle
çizmek gerekir.
Dilci felsefe (linguistic philosophy), Oxford'ta doğmuş ve
gelişmiş bir felsefe akımıdır. Dilci felsefe akımı, ele aldığı
sorunları salt dilsel sorunlar gibi irdelemektedir. Bu yolla "metafızik
nedir?", "moral nedir?" gibi felsefedeki geleneksel soru formunun
yerine "bir ifadeyi metafizik kılan özellik nedir?" , "moral bir
anlatım nedir?" şeklindeki dil merkezli soru formunu koymaktadır.
Diİci felsefe, analitik geleneğin ancak belirli bir evresini
karakterize etmektedir; dolayısıyla da analitik geleneğin bütününe
egemen olmuş bir yaklaşım değildir.
Çözümleyici Felsefe
Mantıkçı pozitivizm de bir felsefî akımdır. Bu akım "Viyana
Çevresi" adı verilen topluluğa üye olan ya da doğrudan üye
olmadığı halde dışarıdan destek veren fılozoflar tarafından
geliştirilmiş bir empirizm ve pozitivizm formudur. Bu akım aynı
zamanda, analitik felsefe içindeki ilk gelişim evresini
oluşturmaktadır. Mantıkçı pozitivizm dil sorunlarına duyarlı bir
akım olmakla birlikte, sözgelimi matematiğin felsefi-mantıksal
temellerine, çağdaş fiziğin epistemolojik içerimlerine ya da moral
sorunlara yönelik ilgisi nedeniyle sadece bir dil felsefesi akımı
olarak değerlendirilemez.
Mantıkçı Pozitivizm
Gündelik dilin felsefesi (ordinary Ianguage philosophy) bir
felsefe yapma tarzı olarak, mantıkçı pozitivizmin ideal dil
anlayışını eleştiren Austin, Searle, Grice gibi filozofların
çalışmalarını nitelendirmektedir. Bu filozoflar, mantıkçı
pozitivistlerin ideal dil anlayışının, doğal dillerin olağan
kullanımı olan gündelik konuşma formlarını ihmal ettiğini
düşünerek bu formları temel alan bir anlam teorisi geliştirmiştir.
Onlar, mantıkçı pozitivistlerin tersine, gündelik dilin bayağı ve
göz ardı edilebilir olduğunu düşünmemektedir.
Analitik felsefe, yirminci yüzyılın başında Frege, Moore, Russell
gibi fılozofların çalışmalarıyla ortaya çıkan ve etkisini yüzyıl
boyunca artırarak gelişen, çeşitlenen bir felsefe geleneğidir.
Zaman zaman birbiriyle çatışan rakip anlayışları bünyesinde
toplayan analitik geleneğin karakteristik özelliği, felsefi
etkinliğin, önermelerin mantıksal-dilsel analiziyle özdeş olduğu
varsayımıdır. Bu akıma mantığa yönelik bir ilginin eşlik
ettiği gözlemlenmektedir. Analitik felsefe dilsel-mantıksal analiz
yöntemini yalnızca dil felsefesi alanındaki sorunlara değil, eylem
teorisi, etik, bilim teorisi, siyaset felsefesi gibi çeşitli
alanlardaki problemlere de uygulamaktadır. Bu bakımından da sadece
dil felsefesi konularıyla sınırlı bir gelenek olarak
değerlendirilmemelidir.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, ele aldığımız
terimlerin birbirinin yerine kullanılmaması gerekmektedir. Oldukça
yaygın olan analitik felsefe ile dil felsefesini ya da mantıkçı
pozitivizmi birbirinin yerine kullanma alışkanlığı yanıltıcı
sonuçlar doğurmaktadır.
Dil
Felsefesinin temel problemleri.
Anlam sorunu, dil felsefesinin ilgilendiği başlıca
sorundur. "Anlam nedir?"
sorusuna cevap arayan dil f'ilozofları arasında, dildeki en küçük
anlamlı birimin sözcükler olduğunu öne sürenler "sözcük atomcusu"
diye nitelendirilmektedir. İkinci gruptakiler ise, en küçük
anlamlı birimin cümleler olduğunu iddia eden "cümle atomcuları"
dır. Platon ve J. Locke sözcük atomculuğunu savunan fılozoflara
örnektir; B. Russell ve L. Wittgenstein ise, cümle atomculuğunu
savunan filozoflara.
Diğer yandan, felsefe tarihinde anlam sorunu için önerilmiş
çözümler dört başlık altında ele alınabilir. J. Locke 'ın
geliştirdiği "ideci"
yaklaşım
bir sözcüğün anlamını, o sözcüğün iletişim etkinliği sırasında
taşıyıcısı olduğu "ide" olarak açıklamaktadır. Bir başka deyişle
sözcükler, idelerin yerini tutan anlamlı birimlerdir. Locke'ın
çözümü bazı araştırmacılar tarafından "zihinci" yaklaşım adıyla da
anılmaktadır.
"Göndergeci"
çözümler ikinci grupta
toplanmaktadır. Bu çözümün savunucuları arasında G. Frege, B.
Russell , (I. döneminde Wittgenstein ), A. J. Ayer ve Viyana
Çevresi üyeleri yer almaktadır. Bu filozoflar bir önermenin
anlamını, o önermenin doğruluk koşullarının bilgisi ya da
göndermede bulunduğu olgu durumu olarak tanımlamaktadır.
Göndergeci çözümün açıklamalarında kullandığı anlam ölçütü "doğrulanabilirlik"tir.
Çözümün savunucuları, dil ile dış dünya arasındaki ilişkilerin
tasvirine önem vermektedir.
Üçüncü grupta ele alınan görüşler
"davranışçı teori"
olarak adlandırılmaktadır. Bu teoriye verilen bir başka isim
"etki-tepki" teorisidir. L. Bloomfıeld, W. v. O. Quine gibi
filozoflar bir cümlenin anlamını, o cümlenin dinleyicide
uyandırdığı tepki ya da tepki eğilimiyle açıklamaktadır.
Davranışçı teori, dil ile insan davranışları arasındaki ilişkiyi
vurgulayan - tarihsel açıdan - ilk çözümdür.
Son grubu J. L. Austin, J. R.
Searle ve H. P. Grice 'ın temsil ettiği
"pragmatik" yaklaşım
oluşturmaktadır. Bu yaklaşım , adını, semiotiğin bir alt dalı olan
"pragmatik"ten almaktadır. Pragmatik yaklaşımın temsilcileri, bir
cümle sözcelemenin (to utter) belirli kurallara dayalı bir
davranış biçimi olduğunu ve o cümlenin anlamının, konuşucunun onu
dile getirirken yerine getirdiği bu kurallarca belirlendiğini
vurgulamakta, anlam sorunu ile iletişim ortamının özellikleri ve
konuşmaya katılan tarafların davranışları arasındaki bağlantıya
dikkat çekmektedir.
Dil felsefesinin bir başka problemi "gönderge
(reference)" dir. Bir dilsel ifadenin anlamıyla göndergesi
arasındaki ayrıma dikkat çeken ilk filozof G.Frege 'dir. Frege bir
cümlenin göndergesini, o cümlenin resmettiği nesne olarak
tanımlamakta ve o cümlenin anlamından ayırmaktadır.
Frege'ye göre bir cümlenin anlamı, o cümlenin göndermede bulunduğu
nesneyi "sunuş kipi (mode oF presentation)"dir. Ancak Frege anlam
konusundaki soruşturmasının sonunda, başlangıçta yaptığı bu ayrımı
bir kenara bırakarak "göndergeci" biryaklaşımı benimsemektedir. Bu
yaklaşımı benimseyen fılozoflar - yukarıda da değindiğimiz gibi -
bir cümlenin anlamını (meaııing) o cümlenin gönderıiıede bulunduğu
olgu bağlamı olarak tanımlamaktadır. Bu indirgemenin sonucunda,
gerçeklik tarzında var olmayan kendilikler (entity) hakkındaki
cümleler hakiki anlamdan yoksun sayılmaktadır. Oysa ki "Dünya'ya
en uzak gök cismi" gibi bir anlatımın belirli bir göndergesi
olmadığı halde , bu anlatım anlamdan yoksun değildir. Diğer yandan
"sabah yıldızı" ve "akşam yıldızı" ifadeleri gibi, eşgöndergeli
olduğu halde anlamları farklı ifadeler bulmak mümkündür.
Dil
felsefesindeki bir diğer problem, Russell tarafından ortaya konmuş
belirli betimlemeler problemidir .
Russell " Waverlynin yazarı", "Dünya'nın uydusu" gibi belirli bir
tekili gösteren ifadelere "belirli betimleme" adını vermektedir.
Russell'ın belirli betimlemeler konusundaki teorisi, gerçekte bu
türden dilsel ifadeleri elemeye yönelik bir çözümleme çabasının
ürünüdür. Zira ona göre belirli betimlemeler, belirli tekillere
göndermede bulunuyormuş gibi görünen yanıltıcı cümleler
oluşturmaya yol açmakta, bir cümle içinde özne olarak
kullanıldıklarında belirsizliğe neden olmaktadır.
Russell'ın eleştirisinin kökeninde, onun mantıksal atomculuk
öğretisinin bulunduğu görülmektedir. Russell mantıksal atomculuk
öğretisinde, dildeki mantıksal atomların dünyadaki atomsal
olgulara karşılık geldiğini öne sürmektedir. Russell'ın anlayışı,
cümlelerin dış dünyada var olan şeyler ile bire bir örtüştüğü
biçiminde bir ideal dil varsayımına dayalıdır. Ona göre, cümleler
- psikolojik betimlemeler dışında - dış dünyadaki olguların
tasarımlarıdır ve bir cümlenin anlamı da onun göndermede bulunduğu
olgu durumudur. Oysa ki, içinde belirli betimlemelere yer verilmiş
cümleler, çoğunlukla göndergeleri bulanık kaldığından çeşitli
paradokslara neden olabilmektedir. Bu nedenle Russell, belirli
betimlemeleri elemeye yönelik bir çözümleme yöntemi kullanmayı
önermektedir. "Fransa'nın günümüzdeki kralı keldir," gibi bir
cümle bu yöntemle çözümlendiğinde, birbirini mantıksal olarak
sıkı-gerektiren şu önermelere ulaşılır:
I. Fransa'da günümüzde en az bir kişi kraldır. II. Fransa'da
günümüzde en çok bir kişi kraldır. III. Fransa'da günümüzde kim
kralsa o keldir.
Russell bu çözümleme sonrasında "Fransa'nın günümüzdeki kralı"
belirli betimlemesinin ortadan kaldırılmasıyla ilk bakışta
paradoksal görünen durumun saydamlık kazandığını ve cümlenin
yanlış olduğunun görüldüğünü belirtir. Zira "Fransa'nın
günümüzdeki kralı" belirli betimlemesinin içinde bir özel admış
gibi kullanıldığı cümle, Fransa'nın şu anda krallıkla yönetildiği
biçiminde bir yanlış öncüle dayanmaktadır.
Düşünme-dil ilişkisi de dil felsefesinin konuları arasındadır.
Antik Çağ'da Herakleitos 'tan itibaren filozofların bu ilişkiyi
tasvir etme çabası içinde olduğu görülmektedir. Örneğin Descartes
gibi bazı filozoflar dil kullanma becerisini, düşünebilmenin
zorunlu koşulu olarak görmektedir. Descartes, bedensel olarak
ayırt edilmesi imkansız derecede insana benzeyen ve hatta ahlaksal
davranışları bile taklit edebilen makineler tahayyül
edebileceğimizi, fakat bu hayalin gerçekleşmesi durumunda bu tür
makinelerin sahici insanlar olmadıklarını anlamak için elimizdeki
iki ölçütten ilkinin konuşma yeteneği olduğunu belirtmektedir. Ona
göre hayvanlar da, tıpkı otomatlar gibi bu yetiden yoksundur.
Descartes böylece konuşma yeteneğini, düşünebilmenin koşulu ve
belirtkesi (index) olarak yorumlamaktadır.
Günümüzde, hayvanlar arasındaki iletişimi araştıran zoologların ve
psikologların bulguları ışığında, - birçok hayvan türü gibi -
örneğin şempanzelerin problemlere yaratıcı çözümler üretme
kapasitelerine bakılarak onların, insana oranla bir hayli basit
düzeyde de olsa düşünme ve düşündüklerini iletme becerisine sahip
oldukları artık bilinen bir gerçektir (Coco adındaki orangutan
otuz yıllık bir eğitim ve ilgi sonucunda ASL işaret diliyle cümle
kurabilmekte ve bildiği işaretler iletmek istediği şeyi anlatmada
yetersiz kaldığı durumlarda yeni işaretler üretebilmektedir).
Ancak insanın sahip olduğu gelişmiş diller sayesinde
yürütülebilecek karmaşık düşünsel etkinlikler bulunmakla birlikte,
herhangi bir iç konuşmaya gerek kalmadan da
gerçekleştirebildiğimiz hatırlama, kıyaslama ya da karar alma
anlarının bulunduğu unutulmamalıdır.
|