...................
...................

CUMA'DAN ÖNCE GÖNDERİLEN

Aralık 2005

                         
...................
 
...................
Önce Adana’ya gittiler...



Nur doğdu orada...

Mümtaz Marşan ve Vasfi Güsar ile orada tanıştılar...

Sonra tekrar Adapazarı’na dönüş...
Nefin doğdu, Nur’un kardeşi...

Sonra ‘‘Keroh’’ doğdu, dede adı verildi ona, o yüzden annesi ‘‘Keroh’’ dedi.

Son olarak, annesinin ‘‘en küçük oğlu’’ kandil gecesi doğdu...



Dikran Amca dikerken bisikletten düşen ‘‘Keroh’un’’ iki kaşının arasını...

Tekmelermiş acısından Dikran Amca’yı ‘‘Keroh...’’

‘Düzgün dur, pis Abaza, düzgün dur, pis Abaza dermiş...’ Ermeni Doktor Dikran Amca...



Nur ve Nefin’in çok güzel saçları varmış...

Kedi köpekten geçen hastalıkla saçları dökülmüş...

Dikran Amca, söylemiş neden olduğunu ama yinede nazardan oldu demiş konu komşu...

Koca-karı ilaçlarına kadar başvurmuşlar çaresizlikten...

Başa sürülenin acısından altına işemiş Nefin...



Son çare, İstanbul’da kafalarına elektrik verilmesine kadar gitmiş tedavileri...

Daha köyde bile elektrik yokken, Haydarpaşa’dan binilen vapurun ampullerinin yanmasına bir anlam verememiş Nefin, anlayamamış...



Dayı oğlu, - aynı ‘‘Keroh’’ gibi dede adı verilmiş dayı oğluna, annesinin seslenmesi için başka bir adı varmış onunda – ‘‘Şişi’’ baltayla ayağını kesmiş, kan akıyormuş çok...

Nur’u kesiğin üstüne işettirmişler...



Hayatında bir İstanbul’a, Tunus’lu Beyaz Arap eniştesi ile evli olan teyzesine, bir de Düzce’ye Çerkes Kamil Bey’le evlenen halasına gitmiş, anne babasından ayrılarak Nefin...

Bir de O’nun peşinden, sadece bir sandıkla Habur’a hem de hududa kadar gitmiş...

Sonra...

Nizip, Yerköy, Siirt, Niğde, Kırklareli...

Gezip durmuşlar, tayinle...

Vali arkadaşının deyişiyle ‘‘talihin elinde oyuncak olmuşlar...’’

Çiçeği burnunda iken bile, tüm Abaza köylerinde Ayhaba’ların yanına gidebiliyormuş, üniforması sayesinde...



Habur hududunda, gecekondularının dışında kimseleri yokmuş, sadece karşıda, Irak tarafında ışıl ışıl yanan köyün ışıkları varmış...

‘‘Sen, benim ışığımsın’’ diyormuş O’na...

Zırhıyla girdiği nehirde boğulan Sultan’a çok üzülmüşler, ama içecekleri başka suları yokmuş...

Kaynata kaynata, dinlendire dinlendire içmişler sularını koca Habur’un...



Mermiler eksik çıkınca;

‘‘Hasan doğduğu zaman bir şarjör boşalttım bende...’’ diye cevap veren çok olmuş...



Hasan’ı, doğduktan altı ay sonra görmüş, oğlum diye kucağına alabilmiş...



Anlatasım geldi... Belki kimse sormadan yazasım geldi... Belki Albany’de Neris’i uyuttuktan sonra annesi kahve içerken beni bilsin diye... Belki Varşova’da Psefit’i uyuttuktan sonra gece televizyon karşısına geçince iki dost okusun diye... Belki Danimarka’da her gün iki saat trenle işine gidip dönerken, yolda mp3’ten Uzunyayla Kafelerini dinleyen hiç yüzünü bilmediğim tanımadığım, okuyunca yolu kısalsın diye...

Belki içimizdeki çocuğu okumak istediğini yazan okusun diye yazıldı...
                         

...........................................................................................................

...........................................................................................................

cc-turkiye@circassiancenter.com

...........................................................................................................

Oubykh'un diğer mektupları

...........................................................................................................