|
İlk gittiğinde Selanik Asker Hastanesine bildiği dillere
üçüncüsünü eklemişti...
Geri döndüğünde İstanbul’a, Bizans’tan beri şehrin yerlisi olan
Taranakidis ile meslek icabı arkadaş oldu...
...
Beraber meyhanelere gider, içerlerdi birbirlerine sakilik
yaparlardı...
Niğde elmasından birer tane sabahları yer ve ayılırlardı...

Enver Paşa vagon fabrikasının açılışına geldiğinde törende kürsüye
çıkarmışlardı onu, bir de şiir okumuştu, ismini bir Ali Fuat
Paşa’dan alan...
‘Padişahım Çok Yaşalı....’ şiiri ezbere okumuştu...
Nasıl bir heyecan, nasıl bir şiirmiş ki; 98 yaşında bile
unutmamış... Boncuk torununa ölmeden yazdırmıştı şiirin
sözlerini...
Çok iyi bir insan olduğunu beni istemeye geldiklerinde anladım
diye gelini anlatmıştı:
‘‘Ben kızımı vermiyorum, oğlunuzu alıyorum’’ dediğinde babası
kayınbabasına, sesini çıkarmamıştı...

Meslek icabı arkadaş oldular, aynı dil aynı göz oldular.
Muallim oldular, müderris oldular...
Kitap dediler, bildiklerini yazdılar...

Taranakidis muallimliğine kız lisesinde devam etti, İzmir’de...
Nargile içe içe, sakiliğini kendi kendine yaparak...
Niğde elması yerini, sabahları tek başına yediği Kırkağaç kavunu
aldı.

İki kuzenin Selanik, İstanbul mektuplaşmaları başladı...
Yazısını hiç bilmedikleri, analisanlarında yazamadılar
birbirlerine...

Galata Köprüsünden denize atılan bozuk paranın kuma oturduğu
zaman, pırıl pırıl parladığı dönemde bir ayda gidermiş varacağı
yere, köprü resimli CARDE DE POST yazanlar...
Selanik’ten Enver Paşa’ya giden...
İstanbul’dan Taranakidis’e giden...

CARDE DE POST dışında hiç bilmediği, hiç görmediği Bizans’tan beri
suriçine sahip şehre geldiğinde, Köprü’ye gitti önce sonra ezbere
okuduğu ‘Padişahım Çok Yaşa.....’ şiirini bir defa daha okumak
için Yıldız’a...

Başım ağrıdı, parça parça bildiklerim, parça parça yazdıklarım
yüzünden...
Bir ağrı kesici aldım yutkunamıyorum diye bir parça ekmeğin içine
koydum rahat yutayım diye, bir bardak suyla...
Yetmedi bir tane daha aldım... |