|
Manisa’dan İzmir’e doğru yol alırken
yolun sağında yer alan devasa Spil Dağı kendini göstere göstere
buradayım diyordu. Bir ışıktan geçerken Abhazya bayrağını görünce
yaklaşık bir ay önce gördüğüm Abhazya geldi aklıma...
Abhazya; Bayraklı ülke...
Saraybosna’da, Romanya’da, Almanya’da, KKTC’de, Rusya’da,
Ukrayna’da gördüklerimden sonra buraya bayraklı ülke diyebiliyorum
artık, belki kimliğin daha rahat ve kolay bir ifadesi olduğu için
her yeri bayraklarla dolu Abhazya’nın.
Şelale’nin kulakları çınlasın, Dünyanın her yerine gitti ama
Abhazya’ya gelmedi diye bana sitemkar mesaj göndermişti.
Sonunda Abhazya’ya gittim.
Facebook tripadviser da Abhazya olarak işaretleyemediğim yirmi
dördüncü ülke Abhazya.
Allah’ın yarattığından başka insanın yaptığı hiç bir şey yok
demişti masada... Bodrum’da evlerine gelen misafirlerine...
Abhazya’da Allah’ın yarattığı ve insanın yaptığı her şey var...
Yine insanlığa sunulan, misafir olarak gelenlere ve doğal olarak
ev sahibi olanlara...

Önce nasıl gideyim diye, sonra hangisiyle gideyim diye düşündüm.
Artık Rusya ile vizeler kalktığı için Adana’ya gider gibi
gidilebiliyor...
Daha önce Nalçik’e ve Maykop’a yaptığım gezi notlarından sonra
Abhazya’yı da yazmam gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum,
sonradan gönül gözüm ne kadarını görmüş diye, sonra okur bakarım
diye.
Janberk bana keşke farklı görebilseydi diyordu, o notları aldığım
zaman.
Abhaz Ergün’e, Besleney Ergün’e bol bol soru sorduktan, gerekli
notları aldıktan sonra, karar verebildim.
Soçi’ye, Aeroflot ve Türk Hava Yolları gidiyordu.
Gayri medeni bir saatte gitmesine karşın Türk Hava Yolları ile
gitmeyi tercih ettim. Türk Hava Yollarının sık uçanlara sağladığı
mil programı sayesinde sadece vergilerini ödeyerek, bedava uçak
bileti aldım, belki söylemesi ayıptır Business Class’ta uçtum ama
bir fark yok koltuklar aynı...
Gece geç saatte Atatürk Havalimanı’na vardım, check-in işlemleri
sonrasında uçağa bindim.
Binerken biraz gözlemledim, kimler var diye. Yolcuların neredeyse
tamamı Rus olmakla birlikte Soçi’de çalışan Türkler ve aileleri
belli oluyordu uçağı bekleyen.
Karadeniz’i karanlıklar içinde geçerken, uçak inişe geçerken bile
ışıkları görülmüyordu Soçi’nin.
Neden her defasında bir pasaport kontrol stresi alır beni.
Uçaktan indikten sonra hemen pasaport polislerinin olduğu
bankolara doğru gittim. Beyaz bir kağıt doldurulması gerekiyordu,
doldurdum ve beklediğimin tersine hiç bir sorgu sual olmadan
rahatlıkla geçtim gümrüklü alana.
Valizi beklerken, telefonumu açtım, bir kaç mesaj geldi
operatörden, çok para yazmasın diye uluslar arası dolaşıma
kapattım iphone telefonumu.
Bir saat ileriye aldım saatimi. Saat farkı vardı Soçi ile Türkiye
arasında.

Ubıh olmam nedeniyle havaalanının bulunduğu Adler’in benim için
farklı bir şey ifade ediyor olması gerekiyordu ama öyle olmadı her
yer Berlin’e ilk gittiğim gibiydi...
İnşaat, vinç, beton, kamyon, dozer, ışıklar...

Adler havaalanından çıktım, beni Abhazya’dan almaya gelecekler
vardı... İsmim yazılı olarak beni karşılayacaklardı.
Havaalanından dışarı ilk çıkanlardan olmama rağmen, beni almaya
gelen kimse yoktu. Aslında havaalanından çıkmakta kolay değildi.
Pasaportu geçtikten sonra bagajlarımızı almak için yaklaşık yarım
saat, kırk beş dakika bekledim.
Sonunda uzun bekleyiş sonunda bagajım geldi, biraz büyük bir valiz
götürdüm dönüşte alabildiğim kadar çok Abhaz şarabını alabileyim
diye...
Gümrük görevlilerin önünden geçerken X-ray cihazından geçirmemi
istediler valizimi, oradan çıktım bir başka yere geldim, bu sefer
polis bir başka X-ray cihazından geçirmemi istedi valizimi.
Nihayet iki defa kontrol noktasında geçtikten sonra küçük bir
kapıdan havaalanı dışına çıkmıştım.
Çok geçmedi bir süre sonra birisi bana adımla seslendi, benim
dedim.
Tamam dedi, ben seni almaya geldim.
Hani dedim ismim yazılı bir kağıt olacaktı sende.
Ha evet Anıt bana verdi ama arabada dedi.
Çok daha fazla sorgulamayayım dedim, bu tuhaflığı.
Birilerini daha bekliyoruz dedi.
Gelenlerden birisini tanıyordum Türkiye’den. Sonra hep birlikte
gelen arabaya bindik. Bizi karşılayan Ermeni Türkçe biliyordu ama
araçla Abhazya’ya Sohum’a götürecek olan tek kelime Türkçe
bilmeyen bir başka Ermeniydi.
Araç beklediğimden daha iyiydi, temiz ikinci el bir araçtı gelen
araç...
İlk şaşkınlığım gelen aracın plakasını görünce gerçekleşti...
Plaka’da solda küçük Abhazya bayrağı yer alıyordu ve onun hemen
yanında rakamla ABH yazıyordu peşinden de rakamlar....
Çok hoşuma gitti...
Bir süre yol aldık, karanlıkta nereye gidiyorduk çok seçemiyordum.
Kocaman bir şantiye içinde sağa sola gider gibi yol alıyorduk.
Şöfor bana bir ara bir inşaat gösterdi Soçi olimpiyat stadıymış
yapılan...
Bir süre sonra geldik dedi...
Geldik dediği Abhazya sınırıydı.
Burada yine bir başka gayri medeni durum vardı. Kimden
kaynaklanıyordu bilemiyorum ama önce araçlardan indik, sonra
bagajlarımızı aldık. Araç köprü üzerinden geçecekti, bizde
köprünün yanında yer alan yaya yolundan geçecektik.
Yine bir X-ray cihazından geçtik valizimle.
Peşinden pasaport polisine geldik, yanımızda onlarca Rus vardı.
Herkes Abhazya’ya tatile geliyordu. Herkesin elinde valizler vardı
ve ailecek, çoluk, çocuk ellerinde evraklarla sınırı geçmeye
çalışıyorlardı.
Sabah altı olmuştu neredeyse ama azımsanmayacak kadar çok insan
vardı sınırı geçmeye çalışan, onlarca araç peşpeşe köprüdeydi.
Rus polisinden geçtikten sonra bu sefer meşhur PSOU nehrini
geçerken oldukça hüzünlendim, binlerce taş vardı gözle seçilen...
Bu taşlar, kilometre taşlarıydı neredeyse sınırda bekleyen.
Zamanla yontulmuş, keskin köşeleri törpülenmiş, zamana karşı savaş
vermiş, nehrin taşlarıydı bunlar...
Biraz daha gittikten sonra hayal meyal o karanlıkta koskocaman
Abhazya bayrağını gördüm...
Sonra bir kulübe daha vardı karşımda, önümde iki kişiydiler...
Rusça, ‘Vizen var mı ?’ diye sordular, ben soranların Abhaz
olduğunu anlamamıştım.
Türkiye’de bana öncesinde almayı iyice tembih edildiği için
Abhazya’nın Türkiye temsilcisi Vladimir Oyzba’dan aldığım vizeyi
gösterdim.
Bozuk Rusça ile sordum, burası Abhazya mı diye, evet yanıtını
aldım, yine bozuk Rusça ile bende Türkiye’de geldim, Ubıh/Abhaz’ım
diye bahsettim.
Pek ilgilenmediler benimle...
Peşimden vizesiz gelen Türkiye’den gelen diğer iki kişi geldi, çok
güzel Abazaca konuşana, vizesi sorulduğunda Abazayım bana vize
gerek yok cevabını alan Abhaz görevli, gülerek gelenleri geçirdi.
Görevlilerin benimle ilgilenmemesine karşın bu kadar çok
gülmelerini beklemiyordum açıkcası o nedenle şaşırdım, demek ben
vize almasaydım, kesin bir problem olurdu...
Rusya’ya artık vizesiz giriyoruz ama Abhazya’ya henüz giremiyoruz
vizesiz...
Tek resmi giriş ve çıkış PSOU nehri üzerinde yer alan sınır
kapısından. Geçen sene yaklaşık iki milyon Rus turistin geçiş
yaptığı sınır kapısı PSOU...
Gün ağarmaya başladı...
Burada, sınırdan Sohum ve diğer şehirlere taksicilik yapanlarla
sohbet etmeye çalıştım, çok ilgi gösterdiler, bu ilgiyi görünce
içten içe sevindim.
Bir şekilde anlaştım onlarlar. Abhazca konuştular, Rusça
konuştular, istenince anlaşıyor insanlar...
Sınır kapısında gün ağardığında bayrak gün yüzüne çıktı, ardımda
yer alan bayrakla güzel bir fotoğraf çektirdim.
Biz kendi aracımızı beklerken, önümüzden bir çok araç geçiyordu.
Genelde Rus plakalı araçlar daha mütevazi araçlardı, Abhaz plakalı
araçlar ise çok lüks araçlardı...
Hemen belli oluyordu Abhazya’ya tatile gelenler daha mütevazı
bütçelere sahip olanlardı...
Zengin olanlarda Antalya’ya gidiyordu sanırım. Zengin fakir
farketmez geçen sene milyonlarca Rus, tatile gelmişti Abhazya’ya...
Sovyet döneminde gençliğinde buraya gelen yoldaşların hatıraları
okunuyordu gelenlerin yüzünde. Kimbilir belkide çocukken
geldikleri yere şimdi çocuklarını getiriyorlardı Moskova
yakınlarında oturanlar...

Bekledik bir süre daha, sonunda aracımız geldi...
Bindik aracımıza, nedense o inşaat alanından sonra sanki bambaşka
bir yere gelmiştik...
Her yer yemyeşildi...
Daha ilk baştan Abhazya ile ilgili yüklem cümlemi söyledim...
‘Toprağın Görülmediği Ülke’....
Abhazya o kadar çok yeşil ki, ağaçlardan yeşilliklerden gözünüzü
alamıyorsunuz...
Yeşillikler toprağa gün yüzünü göstermemiş...
Sakallara gün yüzünü göstermemek gibi... |