|
Çegem kahvesine gidiyorum yine, benim için sabah olan bir saatte,
öğleye bir kaç saat var daha...
Bu arada telefonlarım sık sık çalıyor, beni merak edenler olduğu
için. Dostlarım sırt çantam, kot pantolonlu ve fotoğraf makinemle
dolaştığımdan dolayı, beni yabancı (!) görecekleri için,
endişeliler. O yüzden sağolsunlar durmadan arıyorlar telefonla...
Ne güzel aranmak, aranıyor olmak ve aramak...
Büyük sandalyeli Çegem kahvesine gidiyorum çünkü diğerinin
kahvesinden daha güzel burada yapılan kahveler.
Büyük sandalyeler Nart’lar için yapılmış gibi, zaten hemen
yanıbaşında yer alan Nartaa Patska’sının çizgilerine çok yakın
burası...

Benden başka iki kişi var...
İki ihtiyar, karşılıklı oturmuşlar, sabahın o saatinde şampanya
içiyorlar, aslında birisi şampanya içiyor diğeri ise çay...
Ben kahvemi içiyorum yine...

Kulak kabartıyorum. Birisi kesin Rus, ama diğerini çıkaramıyorum
hangi milleten olduğunu. Çünkü çok kötü bir Rusça ile konuşuyor,
daha doğrusu konuşamıyor...
Eta, Vo Etaaa, Ettaaaa, Eeeeeettaaa diyerek, aynı benim gibi
konuşuyor. Kim bu acaba diye düşünüyorum...
Gurdjieff kitabımı okurken zorlanıyorum, kitap okumayı bırakıp
tamamen kulağım onlarda.
Rus olan anlattıkça anlatıyor, bizimkisi bahsettiğim gibi; Eta
dışında ‘Da, daaa, dddddaaaa, daa’ demeye devam ediyor.
Sonunda, kahvenin sahibi olduğunu düşündüğüm, bana kumda kahve
yapan, Megrelleşen Açba Hanım’a adamın kim olduğunu soruyorum.
Ermeni imiş, inme geçirmiş. O günden beri konuşamıyormuş...

Ertesi gün yürümekte zorlanarak geldi yine Çegem’e...
İçki içmiyordu ama sigarasını tüttürüyordu bu sabahta, aynen diğer
sabah olduğu gibi çay ile birlikte...

Daha çok bilinen kahveye yakın alanda, bir çok kişi günlerini
orada geçiriyor...
Kolay değil, Dünya Domino Şampiyonasına ev sahipliği yapmak...
Çalışmak lazım...

Botanik bahçesine gitmek istiyorum, aslında buradan daha da güzel
olan bahçe, eskiden Devlet Daçası olan şimdi ki Cumhurbaşkanlığı
bahçesi imiş, ama oraya gidecek imkanım yok, belki bir başka
sefere...

Botanik bahçesinde bir çok Rus turist var...
Sahil yolunda yürürken bahsetmişlerdi, Abhazlar, Megreller,
Ermeniler ve tabii ki Ruslar, nasıl giyiniyorlar diye...
Ben önceden bildiğim için yanımda hiç şort götürmedim, çünkü bizim
(!) yabancı olsak dahi, şort giymemiz yakışık almıyormuş....

Botanik bahçesinde bir çok Rus aile var...
Bahçede Amerika’dan gelen devasa ağaçlar var, bambular var,
meşeler var, mavi çam var. Hepsinin üstünde isimleri yazılı
Latince...
Judas’ın Ağacı yok gördüğüm, Erguvan Boğaziçine yakışıyor...
Sur içinden, Mayıs ayında bakınca bile görülür Judas’ın Ağacı...

Botanik bahçesinden çıkınca, kapının önünde duyuru tabelaları ve
küçük kağıtlarla duyuru yapan turizm firmalarının yaptığı turların
masaları var. Şelalelere, Manastırlara, Ritsa Gölü’ne, Novy Afon’a
ve daha bir çok yere günü birlik tur düzenliyor bu turizm
firmaları.
Filarmoni binasına doğru yaklaşıyorum, belki Hibla’nın konseri
vardır diye umut ediyorum. Siyahlı kadını yıllar önce İstanbul’da
dinlemiştim.... Siyah kuyruklu piyano arkasındaydı onun büyülü
sesini dinlerken...

Konser, gösteri yokmuş, ötesinde bilette yokmuş. Anlaşamadık
gişede ki kadınla bu sefer, ama bir dolu çocuk ortalıkta
geziniyor, prova yaptıklarını anladım, sonra akşama gösteri
olduğunu öğrendim çocuklardan.
Geleceğin umudu çocuklar, Abhazya’nın umudu çocuklar...
Filarmoni binasının arka kapısından girdim, kendimi kuliste
buldum. Benim, salona geçip oturmama izin verdiler. Dışarıda
Temmuz sıcağında epey bir yorulmuştum, ama şimdi serin salonu
ısıtan çocuklar ve müzik heyecanlandırmıştı beni...
Provalarını izledim, nice çalışmıştım ekiplerde, fakat o bir
lokmacık çocuklar kadar iyi yürüyememiştim hiç...
Hepsi çok başarılıydı, bol bol fotoğraflarını çektim...

Akşam gösteriye gitmiş kadar oldum...
Sahil yolu beni bekliyordu çünkü akşama...

Abhazya’da en çok siyah renkli kıyafetler tercih ediliyor. Bir
kısmı matem nedeniyle herhalde. Matem hiç bitmedi, bitmeyecek
diyenlerde diğer bir kısmı sanırım...

Ritsa Oteli yanında küçük bir dükkan, sadece paket kahve ve çay
satıyor. Çok sevdim bu dükkanı. Küçük ve butik dükkanları hep
severim...

Bu kadar sıcak ve nemli olması yağmur getirecekti belli ki...
Bir fırtına koptu ki, olduğumuz yerde ışıklar gitti... Bizde
içimizi ısıtsın diye Ermeni konyaklarımızı içtik o kapalı
kaldığımız yerde...
Bize servis yapan çocuğun, Abhaz olmadığını anladım. Sordum, o da
Rum kökenliymiş... Burada çok az kaldık diyor...

Tüm sahilin ışıkları söndü, kaldığımız yerde mum ışığındayız.
Herkes kapalı bir yere sığındı bir kaç köpek var dışarıda, onlar
nereye gidecekler diye düşünüyorum...
Çakan şimşeklerden, deniz bize geliyor, bulutlar bize geliyor,
görüyoruz...
Denizde karayı göremedik ama, karada denizi gördük...

Yazıyorrrrrr, yazıyorrrrrr Evliya Çelebi’nin torunlarından birisi
yazıyor. Yazıyorrr, yazıyorrrr Akbağlık Pehlivan Ağası
torunlarından birisi yazıyorrrrr |