|
Mağaranın içinde bir büfe var...
Soğuk bir şeyler alıyorum içecek...
Sohbet etmeye başlıyoruz, Türkiye’den geldiğimi yine bahsediyorum.
Çok seviniyorlar, hatta Abhaz kadın bana terlediğim için, terimi
silmek için peçete veriyor, peşinden içerisi soğuk üstüne mont
vereyim diyor, teşekkür ediyor istemiyorum.
Onunda oğlu Türkçe biliyor, o da Başaran Kolejine gitmiş. Ne
durumda olduğunu soruyorum okulun, yakın zamanda kapanacakmış...
İstanbul’da Karaköy -Tünel benzeri ,bir tren var mağara içinde...
Soruyorum tren ne zaman kalkacak diye. On dakika sonra diyorlar,
tren gelmesine yakın, tekrar gidip soruyorum, ama gelen giden yok,
bu kadar kalabalığa karşın kuyruk olmaması tuhaf geliyor bana.
Biraz geç anlıyorum ama, meğer burası trenden inenlerin
çıkışıymış. Giriş, diğer taraftan. Bilet gişesine gidiyorum. Bana
iki saat sonrası için bilet verebileceklerini söylüyorlar. Abhazca
konuşuyorum, iki kelime yetiyor. Gişedeki bayan, hemen telefonla
çıkış kapısını arıyor ve beni oradan almalarını söylüyor
karşısındakine, teşekkür ederek ayrılıyorum.
Trene biniyoruz, tamamen dolu, camlar buğulanmış durumda. Beş, on
dakika kadar gidiyoruz trenle.
Trenden indikten sonra , bizim grubun tamamı bir rehber eşliğinde
gezmeye başlıyoruz mağarayı.
Bir kaç mağara daha görmüştüm, Slovenya’da ve Avusturya’da...
Hatta Slovenya’da gördüğüm Avrupa’nın en büyük mağaralarından
birisiydi...
Novy Afon’da ki mağarada çok dikkat çekici, devasa köprüler
yapmışlar, iki yaka arasında geçişler için. Sarkıtları, sütunları
renkli renkli ışıklarla süslemişler...
Fonda Nartaa korosunun müzikleri var...
Çok hoş bir mağara ziyareti, ayrıca dışarısı epeyce sıcak ve nemli
olduğu için, daha da büyük bir keyif içeride olmak...
Hediyelik taşlar satılıyor, satın alanlar var, ben almıyorum.
Botanik parkından aldığım meşe palamutları var, onun dışında bir
şey almayacağım dedim kendi kendime...
Bazen, Abhazya’ya getirilen yatırımlar konusunda yorumda
bulunuyorlarmış Abhazlar...
Buraya gelen, buradan bir şey alarak gidemez...
Anykha’dan bir şey alamayan bilimadamı hikayesini anlatamayacağım
size maalesef, belki kendiniz deneyimleyebilirsiniz, bende
görmedim zaten bilmiyorum.

Dışarı çıkınca, pazar yerinde hediyelik eşya satan kadınlarla
sohbet ediyorum, güler yüzlüler...

Atlar var, kaleden gelenler...
Anakopya Kalesi...

Bu sıcakta oraya yürüyerek çıkmam çok zor, ancak araçla
gidebilirim ama ne araç bulabiliyorum, ne de at...
Binmesini bilmiyorum ama denerim...

Vakit oldukça geç oldu, artık dönüş yapmam lazım...

Akşam yemeğinde akrabamla buluşacağım çünkü...
Gecikmek istemiyorum...

Akrabam dediğimle tanışmamız, enteresan bir şekilde İstanbul’da
oldu...
Öncesinde, ilk geldiklerinde dedem ve teyzemle görüşmüş...
Ben, onun akrabam olduğunu bilmeden, gördüm, tanıdım, bildim,
sevdim...
Akraba olduğumuzu öğrenince ayrıca duygulandım...
Baba tarafımdan kimse orada kalmadığı için, sadece anne tarafımdan
bazen akrabam çıkabiliyor. Liana onlardan birisi. Onunda annesi,
benimde annem aynı sülaleden...
Orada bir sivil toplum örgütünde çalışıyor, Türkiye’ye bir
konferansa gelmişti, o zaman tanışmıştık. İngilizcesi olduğu için
daha rahat anlaşıyoruz.

Gecikmek istemiyorum, onunla dönmeden görüşmek istiyorum, sahile
doğru iniyorum o yokuştan aşağıya...
Atilla’nın bahsettiği tren istasyonu ve şelaleyi göremedim, bir
sonraki sefere diyorum hep...

Dolmuş geliyor, öncesinde durakta bekleyenlere bakıyorum, sadece
bir tanesinin Abhaz olduğunu anlıyorum...

Gidiyorum, ona soruyorum, doğru yerde mi bekliyorum diye...
Evet diyor, başlıyoruz sohbete... Başkanlık seçimlerini bile
konuşuyoruz, anlayacağınız epeyce samimi oluyoruz...
Benim paramı ödemeye çalışıyor, ben senden büyüğüm diyerek
ikimizin parasını ödüyorum, telefonunu veriyor bana...
Vakzal’da, son durakta iniyor herkes...

Taksiye biniyorum, ama ilk istediği fiyat ile sonradan verdiğim
fiyat arasında üç kat var...

Otelde, Liana ile buluşuyoruz...
Ben, ‘sabahtan beri hiç bir şey yemedim, Patska’ya gidelim’
diyorum.
Yürüyerek favorim olan Patska’ya doğru gidiyoruz ama oldukça uzak
ve bulutlar toplanmaya başlamış durumdalar...

Sonra Patska’ların en meşhuru olan, Nartaa’ya gidelim diyoruz. Ben
daha önce buraya gitmedim, değişiklik olur diyorum...
Mümkün değil, neredeyse tüm masalar dolu, çok kalabalık...

Ritsa Otelinin altında ki Patska’ya gidiyoruz, burada kimse yok.
Servis yapanlar Amazon kadınları...

Duvarlarda çok güzel objeler var. Dıjın’in eşinin yaptığı
çalışmalar olduğunu öğreniyorum. Dıjın’in eşi ünlü bir Abhaz
sanatçı...

Diğer Patska’ya karşın, burası çok sessiz...
Güncel, Abhazya ile ilgili şeyleri konuşuyor, sohbet ediyoruz...

O gün Novy Afon’a gittiğimi söylüyorum; ‘Abhaz Kilisesi’nin
başında olan Ab ile görüştün mü ?’ diyor...
‘Hayır, fakat görmeye tekrar gidebilirim’ diyorum...

Telefonla konuşuyor... Yarın için sözleşiyoruz, ziyaretine
gideceğim...
Aslında bir çok kişi ile görüşmek isterim ama Liana Abhazya
dışındaydı, bir sonraki sefere diyoruz...

Hep söylenen, bir hafta Abhazya için çok kısa bir süre...
Türkiye’de yavaş şehirlerden bahsediliyor, oysa bırakın yavaş
şehirlerini, Abhazya ülke olarak bizzat kendisi yavaş ülke...

Gece oluyor, fırtına başlıyor yine... Restaurantın adı Akafırta...

Elektrikler gidiyor, mum idare ediyor bizi... Teyzem hasta, o
yüzden onu göremiyorum, bir başka sefere, sağlıkla...

Biz, yavaş yavaş giderken ağır ülkede, yağmurda yavaş...
Biz, hızlı hızlı giderken, yağmurda hızlanıyor...

Telefonla taksi çağırıyoruz ama bu arada sırılsıklam ıslandık...
Taksiden ümidimizi kesmişken, Liana’nın komşuları yanımızda
durdular, sahilde görmüştük onları...
Önce beni otele sonra Liana’yı evine bıraktılar...
Gece sabaha kadar yağdı...
On dört gün hiç aralıksız yağdı demişlerdi...

Yatmadan önce Abhaz televizyonlarını izliyorum...
Komedi yapan bir grup var, onların programını izliyorum...
Grubun ismi eğer yanlış anlamadıysam; Washa Basha, Washa Masha...
Her gece izliyorum, çoğu bana komik gelmiyor ama hoşuma gidiyor
izlemek...

Ayrıca seçim çalışmaları yapanlara ait görüntülerde var
ekranlarda...

Gece, yağmur ninni oluyor bana... Düzenli yağıyor, yağmur...

Her güzelin bir sonu olduğu gibi... |