|
Dolmuştan iniyorum, değişik bir mimarisi var, savaş müzesinin...
Aslında savaş müzelerine gitmemek konusunda bir kararım var, ama
bu sefer durum farklı...
İçeri giriyorum, biraz sessiz olmaya gayret göstererek...
Selamlıyorum yaşlı adamı... İçeride tek başına gazete okuyor,
gözlüğünü düzelterek bakıyor bana...

Resimlere bakıyorum tek tek...
Yaşları benden küçük, benden büyük, benimle emsal...
Bayrak, mektup, sessizlik...

Çıkıyorum dışarı...

Novy Afon kiliseye gideceğim...
Yol boyunca ilerliyorum...
Hava çok sıcak. Kvas satan bir kadını görüyorum, bir çocuk var
yanında...
Büyük bir bardak kvas içiyorum. Ukrayna’da yaşarken çok içerdim, o
yaz günü gelen harareti hele hele soğuksa, bastırırdı içtiğim o
buz gibi kvaslar.

Sonra taşlarla örülü patika yoldan ilerliyorum...
Önce fındık satanlar var, fındık alıyorum... Türkiye’den olduğumu
söylüyorum, çok ilgi alaka var.
Sonra dut satanlar, dut alıyorum... Türkiye’den olduğumu
söylüyorum yine, yine çok ilgi alaka var...

Sonra terden sırımsıklam olarak düzlüğe geliyorum...
Herkes gruplar halinde gelmiş, manastırın büyük ana kapısından
giriyorlar...
Ben biraz etrafı inceliyorum...
Ruslar başlarını örtüyorlar, bacaklarını örtüyorlar örtü ile...
Kiliseye girerken, onları kontrol eden birisi var...
Ben biraz kendime gelmek için bekliyorum, uzaklara bakıyorum.
Dağlara bakıyorum, dağlarda ki Kale’ye bakıyorum...
Yaz günü, duman yok ama zamanında yeterince dumanı tüttüğü için
dış duvarına is yapmış, pencere içinde yaşam belirtisi olan yeri
görüyorum...
Arkadan bir araç kapısı olduğunu görüyorum, içeri giriyorum. Küçük
bir avlu...
Novy Afon oldukça büyük bir manastır. Abhazya kilisesinin en
önemli yeri...
Tadilat görüyor belli, ülkenin dört bir yanı gibi...
Bir başka pencerenin yanından geçiyorum, iki genç keşiş kolları
sıvanmış, büyük tencereler ellerinde bir şeyler yapıyorlar.
Simsiyah giyinmişler, upuzun sakalları var... Rus mu, Abhaz mı
olduklarını anlamaya çalışıyorum...
Devam ediyorum yoluma...
Büyük bir avluya giriyorum...
Muhteşem bir mimari karşımda...
Aklıma gelmişken bahsedeyim, Sinagog, Kilise’den bahsediyorum,
fakat Abhazya’da Camii’de var, sahile yakın bir yerde kurulmuş,
hatta Cuma namazına giden cemaatten bir kaç kişiyi gördük...

Kubbeler altın renginde parıldıyor, yanlarında palmiyeler var...
Beyaz hakim... O beyazlık, güneşi daha çok yansıtıyor, kar gibi...
Çok hızla ilerlemiyorum... Sağda bir kapı var...
Kapı açık...

Prag, Kafka’nın Kapısı...
İçeri mi açılıyor, dışarı mı açılıyor bilemiyorum...
Giriyorum içeri...
Kapının önünde bir gong var..
Belli ki bu manastırın yemek gongu...
İçeri giriyorum, uzun uzun masalar var.
Duvarda havarilerin resimleri, dini motifler, İsa’nın resmi. Çok
güzel hepsi, burası henüz tadilat görmemiş...

Biraz muziplik yapıp, gongu çalsam mı diyorum... Belki bu arada
bende yemek yerim...

Sonunda kiliseden içeriye giriyorum...
Dışarıda ses, sıcak varken...
İçeride sessizlik, serinlik var...

Fotoğraf çeken birisi var, iki çocuğun fotoğraflarını çekiyorlar,
yanlarında yansıtıcı var flaş kullanamadıkları için...
İzin istiyorum, izin vermiyorlar...
Çıkıyorum bir süre sonra...

Bu sefer ana kapıdan çıkıyorum...
Kapı açık yine...
İçeriden dışarıya çıkmayı, bahsetmemişti Kafka sanırım.

Çıktığım yüksekten tekrar iniyorum...
Uzakta kulesi gözüken kale...
Oraya çıkmayı deneyeceğim...
Öncesinde tren ile mağara içinde yolculuk...

Önce yokuşu inerken bir rahatlık var, sonrasında yine tırmanmak...
Mağaranın girişine geliyorum...

Mağara girişinde kapı yok... Kapısı olmayan yerden girmeye
çalışmanın zorluğunu yine Kafka ile aşmaya çalışacağım... |