|
‘Sözcüklerin Dilinden Adigeler’de
okumuştum ilk…

Sonra 1502’de, Papaz Interiano demiş, içini nasıl dolduracağımızı
bilemediğimiz ‘Çerkez’i…

Ubıhların anısına, Adler’de beste yapan, Tamara’nın babası, ‘Hay’
için…
Uzunyayla’da saklanan, kız çocukları için…

Akdamar adasında bir gece…
Dink’in anısına ithaf ettiği filmde, ‘eski dostların’
birbirlerinden ölümle bile ayrılamadığını anlatıyordu yönetmen…
Akdamar adasında, bir gece tek başına kalırken, arkadaşlık ediyor
martılar, tavşanlar, inci kefalleri…
Üç canlı… Üç ses… Üç taş…
Canavar taşlarda resmedilmiş…
Badem ağaçları yetişiyor adada, karada yetiştirmeyen toprağa
inatla…
Kilise’ye hürmeten eşiğe yakın, kapıdan eğilerek geçiliyor içeri.
Ayazma ise çoktan kurumuş…

Dağ eteğine, şimdiki yerine taşınmadan önce…
Haçı olmayan, yonca yapraklı kilisede…
Cemaati olmasa da...
Bademleri tavşanlar yese de...
Güneş batarken batıdan, Akdamar deniz üstünde…
Taşların sesi gizleniyor adada…
Tuşba demişler yakınlarda bir yerde...
Sarı, kırmızı, gri taşlar...
Üç Taş...
Sesi çıkıyor...
Duyana...
Üç canlı… Üç ses… Üç taş…
Dilek üstüne, sabah sabah umut dolu olmayacak belki ama
umutsuzluğumuz hiç olmadı ki... |