|
Bükreş’te, Dorobanti semtinde kaldığım
evden aldılar beni...

Uzun bir yolculuk yapmadan şehre yakın bir köy evine geldik...
Tek katlı bir evdeyiz.
Salonun köşesinde bir resim var, siyah beyaz...
Yanında, kırmızı küçük bir kavanoz içinde mum yanıyor...

Mayonez yapacağız...
Salatalar ve mayonez olmazsa olmazlardan...
Sevmem aslında mayonezi ve mayonezli salataları...

Bu başka...
Pişmiş yumurta sarısına, yavaş yavaş hardal eklenerek, yine klasik
sürekli karıştırarak çok lezzetli bir mayonez yapıyoruz...
Üstelik başka yağ koymaya gerek kalmadan...

‘La Revedere diyorum Bükreş’e’...

Romanya’dan cuma akşamı geldim İstanbul’a...
Ertesi gün Ahulçapa, Akudurşişi, Abısta ve Çerkez Tavuğu yedikten
sonra Ankara’ya geldim Cumartesi akşamüstü...
Hava alanından Tansel almaya geldi, kimse bilmiyordu geleceğimi...
Evleniyorlardı...
Gelin Hatko, Damat Shogen...

Evlendiğimizden çok, senin gelmene şaşırdık dediler...

Bitmedi öncesinde bir tane daha var...
Yine bir düğün vardı, geldiğim Ankara’da...
Oradan, Maraş’a...

Köye giden yol asfalt olmuş...
Eski yolu atasözü olmuş...

Altı adamın sadece başını sallayarak söylediği şarkı...
‘....Haydi güzelim şeker ezelim....
.....Bu senede bekar gezelim....’
Ortalıkta söyleniyor, radyolarda çalıyor...

Düğün öncesi, bir gece güya kaçırıyoruz damadımızı...
Köyü ana yola bağlayan, yolun başında bir pınar var...
Zifiri karanlık...
Dört adam..
Bir küçük, Yeni Rakı...
Bir avuç içine sığacak kadar küçük kavun...
Bir bıçak...
Bir çay bardağı var...

Rakı bir yandan...
Kavun bir yandan hemen tükendi...

O alacakaranlıkta, ortadan ikiye ayrılıp, olabildiği kadar
çekirdekleri içinden çıkarılan kavundan, elimizle alarak meze
yapıyorduk rakıya...

İp gibi akan suyumuz bitmezken...
Var zannederek, parmaklarımla kavun arıyorum...
Ortadan kesilen kavunun ilk yarısından bir şey bulamıyorum,
parmaklarımı silkeleyip diğerinde de aynı şeyi tekrarlıyorum. Yine
kavun olmadığını anlayınca, çaktırmadan elimi çekerken, Shogen
kahkahayı patlatıyor...
Bir gün karşılaşırsanız size nasıl kavun aradığımı anlatarak
göstersin...

‘Bu Romanya’da, içmesini öğrenmişsin...’ diyor, köyün damadı
olan...
Sonra, Düzce’de bir başka düğünde devam etti...

Düğüne, Çardak’tan gelenler gözümüzü çıkaracaklardı, daha
Maraş’tan Düzce’ye gidemeden...
...
Kare gömlekliler olarak yerimiz hazırdı...

Üstü yeşilliklerle örtülü bahçede uzun masadayız...
Güzel yemekler yerken, telefon çalıyor diğer evde...

Uzaktan bağırıyorlar bana...
Telefon var, diyerek...

Hastamız var...
Kötü bir haber geldi, herhalde jandarmadan buldular numarayı diye
düşünüyorum...

Gidiyorum bir koşu heyecanla telefona...
Çardaktan gelen telefon...
Kabardey Doktor

Duymuş geldiğimizi, öğrenmiş nerede olduğumuzu, aramış beni...
...
Geldi hemen...

Keyfimiz yine yerinde...
...
Bir ara camiden anons yapılıyor...
Dikkat, dikkat denilerek...
‘Kuran kursuna gelecek öğrencilere...’

İstersen sende git dediler köyden, gülerek...

Gittiğim son düğün...
Ankara’da...
Açık havada...
Havuzlu terasta...
Müzik daha çoşkulu, her gece birlikte ahenkli çalışanlar...
Daha iyi dinletiyorlar kendilerini...

Yine ateş almaya gelmiştim, bir saat öncesinden Söğütözü... bir
saat sonrasında yine Söğütözü...

Üç kız kardeş...
Bir erkek kardeş...

Üçüne gidebildim...

Maraş’a giderken yolda mola verdiğimiz çeşmeden gürül gürül akıyor
su...
Su gibi...

Geçenlerde kendisine bahsettim, yazacak çok şey var diye...
Cumartesi gece otobüsle döndüm İstanbul’a...
Pazar günü ‘La Revedere İstanbul’ dedim, Romanya yolu gözüktü
bana... |