|
Yunanistan'a giden Abhazlardan...
Her ne kadar bana anlatılanlar gerçek olsa bile, ben yaşamadım...
Yaşayanların anlattıklarının hissettiklerimi yaşıyorum, yaşatmaya
çalışıyorum...
Gerçek olmasa bile...
Yalan gerçek olsa bile...

İlk gittiğinde köyünde giydiği, yakasız bol düğmeli gömlek yerine,
artık yakaları olan kolalı gömlek giyer olmuş...
Ceket giyer, kravat takar olmuş...

Köylerinden kimse Selanik ötesini bile bilmezken kalkmış gitmiş,
adalara kadar...

'Paşaportu' olsa geçecekmiş belki de...

Doğduğunda Ali Fuat Cebesoy varmış evlerinde misafir...
Benim ismimi verin deyince...
Sen koskoca Ali Fuat Paşa’sın...
Bir adını verelim demiş, babası...
Yaşadığı için...
Sonra paşanın diğer adı, torununa verilmiş...

Enver Paşa, Arifiye’ye gelince...

''...Padişahım çok yaşa...''
torunun aklında ancak bu kadarı kalan şiiri okumuş, yüksekçe bir
yerden...

Osmanlıyı görmüş
Cumhuriyeti görmüş

Çocukken, büyük...
Büyükken, yaşlı olmuş...
Ama ihtiyarlamamış hiç...

'Yüz' olmamıştı gittiğinde ama, 'yüzü' vardı her yere girecek...

Kara bitmiş, adaları bitiriyordu...

Kule dibinde çektirmişti hep fotoğraf...

Birlikte gittikleri bir ziyaret sonrası yine hep birlikte
çektirdiler bir fotoğraf...

Büyükler vardı, karede...
Büyüklerin elleri dizlerinde, alışılageldiği üzere...
Büyüklerin elleri konuşuyor...

Çocuklar vardı aynı karede...
Biri arkada, biri önde...

Erkekler bıyıklı...
Bazısı konuşan, bıyıklar vardı erkeklerde...

Tasması elinde duran, kahverengi akıllı köpekleri bakmıyordu
sıkılmıştı belli ki...

Tasması elinde duran köpeğe,
''Naçar'' demişler...
Belki kendileri için aynı şeyi düşünmedikleri için...
Naçar köpek, kalmış çaresizce...

Bıyıkları yüzünü saklamamış kimseden, sakallarıma gün yüzü
göstermeyeceğim demiş...
Bir tek cenazelere giderken kesmemiş sakalını...

Dört evladı, bir çok yeğeni olmuş...

Çaresiz, hiç olmamış...

Bana, böyle anlatılmadı...
Nohçi’nin anlayışıyla ilavelerim oldu, çıkarmalarım oldu...

Okudum fotoğrafın yüzünü... |