|
‘‘...
Dağlar...
Tepeler...
Karşımda yemyeşil....
Ev boş...
Sessiz....
Nasıl alışacağız bilmiyorum...
...’’
Dalından dut yemesini, Abdallar Köyü’nde sevmiştim...
Çok az gitsem de, köyümde yedim dalından taze cevizi...
Sonrasında, Bostancı’da her Ada Vapuru’na binmeden, yeşil
kabukları soyulmuş taze cevizlerden, vapuru beklerken yedim...

Girdik bir kere ceviz ağaçları arasına, Gühane’den sonra Nalçik’i
görseydi eğer...
Yine, ‘Ben bir ceviz ağacıyım’ derdi...

Sevdik bir kere, ceviz ağacının dalından taze ceviz yemeyi...
Dut yemeye benzemez bu...

Yeşil kabuğunu temizlerken, kınalı olur el avuç...

Kalır lekesi elinizde, ceviz yediğiniz için...

Ceviz kınası var elimde, sevdim çünkü cevizi...

Daha Yunanistan’a giden Abhazları bilmezden önce...
Bindokuzyüzseksenbeş'te gittiğim Güzelyurt beni çok etkilemişti...
Kapadokya’yı, Güzel Atlar Diyarını görünce, sevmiştim...

Arkeolog olacağım demiştim...
Derinkuyu, yerin yedi kat altına kadar gidiyordu o zaman...
Şimdi bir katı kapanmış...

Eskiden Çiftlik’ten gelen patatesler, İstanbul sokaklarında
satılırdı...
Şimdi yine satılıyor...

Kiliseleri, cezaevi olmuş bir zaman...

Gelveri’ye, Yunanistan’da Neos Gelveri demişler...
Gelveri’ye, şimdi Güzelyurt diyoruz...

Yunanistan'a giden Rumlar...
Benzer acıları yaşamışlar...
Üstelik lisanı bile bilirken...
İkibiniki’de, Lozan Mübadilleri’nde gönderilmiş mektup...
Ceviz ve Dut sevgisi için gönderiyorum, okunmuş mektubu...

Yorgo Amca'nın soyadı Amcaoğlu olduğundan dolayı, herkes ona Yorgo
Amca derdi, oysa o dedelik yaştaydı nerdeyse. Birinci Ihlara
Kapadokya Festivalinin onur konuğu olarak geldiği Aksaray'da
tekrar çocukluk günlerine gitmişti, aynı zamanda kendine
gösterilen ilgiden dolayı olsa gerek, çocuk gibi sevinmekteydi,
onca yaşına rağmen beklenmedik hareketler yapıyordu. Geldiği sabah
önce hükümet konağında kaymakam ve belediye başkanı ile onuruna
düzenlenen toplantıda tanıştılar ve kendine Aksaray'ın altın
anahtarı hediye edildi. Ardından diğer konuklarla beraber
festivalin düzenleneceği yer olan Ihlara Vadisine doğru yol
aldılar.
Ihlara'ya giderken her yaklaşan dakika onu daha da yoğun olarak
çocukluğunun en güzel anılarına doğru götürüyordu, evinin nasıl
olduğunu düşlemeye çalışıyordu. Yanlarında taşıdıkları gümüş
ikonaların, kilisede olması gerektiği yeri tasavvur etmeye
çalışırken, elinde ki Karamanlıca İncil'e daha bir kuvvetle
sarılıyordu.
Aksaray Ihlara arasında yol boyunca bu tür karmakarışık
düşüncelerle yol alırken, sarı renkli Gelveri (Güzelyurt) yazan ve
bir ucu köyün istikametini gösteren yol tabelasını gördü. Ne
olduğunu anlamadı, ama anlamadığını da belli etmedi
yanındakilerine, zaten kafası karışıktı. Ne hayal, ne de rüya
kendisi de kestiremiyordu yaşadıklarına bütün bu olan bitenlere.
Kendi kendine, yanılmış olsam gerek diyerek fazlaca üstünde
durmadı.
Peşi sıra Ihlara Vadisi’ne vardılar. Halkoyunları, şiirler,
konuşmalar, tiyatro oyunları hiç birine ama hiç birine itibar
etmiyordu, duyuyor, görüyor ama algılayamıyordu. Yorgo Amca'nın
aklı fikri köyündeydi törenlerin sonuna gelinmişti.
Artık sıra Gelveri'ye gitme zamanıydı. Yorgo Amca artan heyecandan
olsa gerek terleyen ellerini devamlı olarak cebinden çıkardığı
mendille siliyor, gözlüğünün camlarını, yine aynı mendille
temizliyor sanki yıllardır görmediği toprağını böylece daha iyi
hissedeceğini seziyordu. Köye geldiklerinde hemen kiliseyi tanıdı.
Zira halen köyün en önemli binasını tanımak zor olmasa gerekti
yaşlı Yorgo Amca için.
Beraberinde getirdiği Karamanlıca İncil’i kiliseye teslim etmek,
giderlerken götürdükleri gümüş ikonaların esas ait olduğu yerlere
yerleştirmek için o yaşlı kalbi pırpır atıyordu. Kilisenin
yakınlarında bulunan rahibe okulunun ise ne olduğunu baştan
kestiremedi. Aslında resmi bir yer olduğunu bayraktan anlamıştı
ama, nöbet tutan askeri fark edene kadar jandarma karakolu
olduğunu, içine girip duvarda Karamanlıca yazıda binanın rahibe
okulu olduğunu okuyunca ancak fark etmişti, eskiden buranın
rahibelere ait okul olduğunu.
Her evin bahçesinde olduğu gibi, kilisenin ve rahibe okulununda
bahçe girişlerinde kemerli kapılar olduğunu hemen kanıksadı, çünkü
şimdi yaşadığı evin bahçesinde de böyle kemer kapı vardı. Kemer
kapıların kilit taşları dikkatini çekti, çünkü kilit taşlarının
kemer için ne kadar önemli olduğunu biliyordu, babasından öyle
öğrenmişti. Marangozluk yapmasına rağmen taş ustalığı hakkında
bilgisi vardı. Çocukken taşlardan oyma peribacası yanı sıra
topraktan çömlek yaparlardı arkadaşlarıyla. Ama Yorgo Amca'ya
kilit taşlarından daha çok enteresan gelen şey ise her kilit
taşında olan ortodoks haçlarıydı. Aradan yıllar geçmişti ama
kalanlar gidenlerin bıraktıklarına dokunmamış, olduğu gibi
saklamışlardı.
Acaba kendi evini bulabilecek miydi, çocukluğundan itibaren hep
bunu düşlemişti. Daha çocukken çıktığı yerler, tüm ömrünü
geçirdiği Yunanistan'dan daha bildik geliyordu. Tabii ki unutmak
istemediklerini unutmayan dimağ, bunu da unutmamıştı, evini de
diğerlerini bulduğu kolaylıkla hemencecik buluverdi. Aslında bir
kopyası vardi elinde, köyün tek Narı bahçelerinde dikiliydi, hala
yerinde duruyordu. Henüz bahar olduğu için yeni yeni çiçek
açıyordu. Yanına sonradan dikilen hanımelinin kokusunu hafifçe
esen rüzgarın sayesinde, derin bir nefes alarak içine çekti ve
çocukken yediği, ama tadını hala unutamadığı o kıpkırmızı narlar
aklına geldi.
Aslında kendine eşlik eden kaymakam ve belediye başkanı ile iyi
anlaşıyordu ama şivesini çok iyi bilmediklerini de hissediyordu.
Oysa köye geldiklerinden beri Yorgo Amca'yı bağırlarına basan
Gelveri'lilerin, yediden yetmişe hepsinin, Yorgo Amca'nın
konuştuğu şive ile konuştuğunu gördü ve o çocukların gözlerindeki
sevgiye, onlara verdiği öpücüklerle karşılık verdi Yorgo Amca.
Kafasına takılan ama sormaya çekindiği şeyi sormaya karar verdi,
yolda gelirken gördüğü tabelanın ne olduğunu anlamadığını,
Gelveri'nin yanında yazan Güzelyurt yazısının ne anlama geldiğini
biraz çekinerek oradakilere sordu. Köylü adına muhtar, köyün
adının değiştiğini, kendi aralarında Gelveri deselerde, artık
kayıtlarda Güzelyurt diye geçtiğini anlattı. Birden çocukken
yasadığı hüznü tekrar yaşadı. Aslında Gelveri onun için bir mit
idi. Gelveri'de doğmuş, Neos Gelveri'de yaşamını geçirmişti. Ancak
hala giderken götüremedikleri kedisini ve atını düşlüyordu.
Gelveri'den yani vatanlarından ayrıldıktan sonra, gittikleri yerde
onlara siz Türksünüz demişler ve değişik yerlere iskan ettirerek
bölmek istemişlerdi. Ancak ayrıldıklarından beri gruba dini
liderlik eden Gelveri Papazı’nın Fener Patriği’nden aldığı mektup
ile köy kurmalarına daha sonra izin verdiklerine kadar geçen bir
süre göçebe olarak yaşadığını hatırladı. En sonunda yeni bir
yerleşim alanı yaratılmış ve adına Neos Gelveri denmişti. Rahibe
okulunun aynısı, kilisesinin ikizini yapmışlardı üstelik ikonaları
da aynı yerlerine yerleştirmişler, Karamanlıca yazılmış kiliseye
ait kutsal İncil’i kilisede ait olduğu yere koymuşlardı. Ama hepsi
söz birliği etmişcesine bu emanetlerin bir gün ait olduğu yere
götürülmesini arzu ediyorlardı. Yorgo Amca bile bu yaşına rağmen
kalkıp geldiği köyünde, bu dileği gerçekleştirmek istiyordu.
Kapalı olan ancak elmalar için soğuk hava deposu niyetine
kullanılan kilise adına, köyün muhtarı gümüş ikonaları ve
Karamanlıca yazılmış İncil'i teslim alırken, Yorgo Amca'da artık
duygularına hakim olamadığını ve gözlerinden yaşlar geldiğini
hissetti. Oysa hiç böyle düşlememişti. Gerçekten güzel olan
Gelveri, olmuştu Güzelyurt. Peki ama Neden ?
Oysa onlarda da hata vardı giderlerken sormadıkları gibi şimdiye
kadarda hiç sormamışlardı, neden diye. Şimdi ise Gelveri'liler
adına, neden diyordu Yorgo Amca. Oysa adını değiştirdikleri köyüne
izin verecekler miydi gelip oturmasına. Ömrünün geri kalan
bölümünü burada geçirmeyi çok istekle, arzuluyordu. Ama yine de
sorusuna alacağı yanıtı bildiğinden, içinden bir daha neden diye
geçirdi.
Köye gelene kadar sevinçten, geldikten sonra da üzüntüden ne
yapacağını şaşırmıştı. Akşam yemeğinde çocukken ısıra ısıra yediği
o kıpkırmızı elmalarla, şarabını yaptıkları üzümleri iştahla
yerken bile, aklı hep neden sorusundaydı. Kaymakam ve belediye
başkanına hissettirmeden muhtara dedi ki;
"Biliyormusun muhtar emmi, en ulaşılmaz hayalimi gerçekleştirdim,
ait olan her şeyin yerini bulması gerekir. Bak görüyorsun
ikonlarla kitabı getirdik buraya, ben de yarın öbürgün ait olduğum
yere toprağa gideceğim, ama keşke, hiç buralardan çıkmasaydık,
benim en büyük hayalim sadece bu toprağa gelebilmek olmasaydı.
Eğer buradan çıkmasaydık okur arkeolog olurdum, yine gelirdim
köyüme, Kapadokya'yı kazır gün ışığına çıkarırdım. Ya da hiç
okumayıp atıma atlar, tüm Kapadokya'yı at sırtında dolaşırdım. Nar
ve üzümden şarap, topraktan çömlek yapar, gelen güzel turist
kızlara rehberlik ederdim, kah orda ki peribacalarında, kah burda
ki vadide. Ölünce de baki olmak istercesine su kilisenin yanında
ki ayazma dibine gömülmek isterdim. Beni şimdi daha iyi anlıyor
musun muhtar emmi"
Muhtar sarsıldığını ve gçözlerinin buğulandığını hissetti.

O gece belkide hayatta en çok istediği şeyi, üstelik gerçekleşse
bile göremeyeceği hayali, son arzusu gerçekleşti. Sabah kalkan
muhtar Yorgo Amca'nın yattığı odanın kapısını çaldı ama beklediği
boşuna idi.
Kapı içerden açılmadı.
Yorgo Amca, seksen küsür yaşında öldü ve onu istediği gibi
köyünde, ayazmanın dibine defnettiler...

Deguf Sabahat ile Maykop...
Kıp Gupse ile Nalçik...
Tsugba Atilla ile Sohum...
Ve daha kim bilir kaç kişi gerçek yaptı hayalini... |