...................
...................

CEVİZ KINASI

Temmuz 2012

                         
...................
 
...................

‘‘...

Dağlar...

Tepeler...

Karşımda yemyeşil....

Ev boş...

Sessiz....

Nasıl alışacağız bilmiyorum...

...’’

Dalından dut yemesini, Abdallar Köyü’nde sevmiştim...

Çok az gitsem de, köyümde yedim dalından taze cevizi...

Sonrasında, Bostancı’da her Ada Vapuru’na binmeden, yeşil kabukları soyulmuş taze cevizlerden, vapuru beklerken yedim...



Girdik bir kere ceviz ağaçları arasına, Gühane’den sonra Nalçik’i görseydi eğer...

Yine, ‘Ben bir ceviz ağacıyım’ derdi...



Sevdik bir kere, ceviz ağacının dalından taze ceviz yemeyi...

Dut yemeye benzemez bu...



Yeşil kabuğunu temizlerken, kınalı olur el avuç...



Kalır lekesi elinizde, ceviz yediğiniz için...



Ceviz kınası var elimde, sevdim çünkü cevizi...



Daha Yunanistan’a giden Abhazları bilmezden önce...

Bindokuzyüzseksenbeş'te gittiğim Güzelyurt beni çok etkilemişti...

Kapadokya’yı, Güzel Atlar Diyarını görünce, sevmiştim...



Arkeolog olacağım demiştim...

Derinkuyu, yerin yedi kat altına kadar gidiyordu o zaman...

Şimdi bir katı kapanmış...



Eskiden Çiftlik’ten gelen patatesler, İstanbul sokaklarında satılırdı...

Şimdi yine satılıyor...



Kiliseleri, cezaevi olmuş bir zaman...



Gelveri’ye, Yunanistan’da Neos Gelveri demişler...

Gelveri’ye, şimdi Güzelyurt diyoruz...



Yunanistan'a giden Rumlar...

Benzer acıları yaşamışlar...

Üstelik lisanı bile bilirken...

İkibiniki’de, Lozan Mübadilleri’nde gönderilmiş mektup...

Ceviz ve Dut sevgisi için gönderiyorum, okunmuş mektubu...



Yorgo Amca'nın soyadı Amcaoğlu olduğundan dolayı, herkes ona Yorgo Amca derdi, oysa o dedelik yaştaydı nerdeyse. Birinci Ihlara Kapadokya Festivalinin onur konuğu olarak geldiği Aksaray'da tekrar çocukluk günlerine gitmişti, aynı zamanda kendine gösterilen ilgiden dolayı olsa gerek, çocuk gibi sevinmekteydi, onca yaşına rağmen beklenmedik hareketler yapıyordu. Geldiği sabah önce hükümet konağında kaymakam ve belediye başkanı ile onuruna düzenlenen toplantıda tanıştılar ve kendine Aksaray'ın altın anahtarı hediye edildi. Ardından diğer konuklarla beraber festivalin düzenleneceği yer olan Ihlara Vadisine doğru yol aldılar.

Ihlara'ya giderken her yaklaşan dakika onu daha da yoğun olarak çocukluğunun en güzel anılarına doğru götürüyordu, evinin nasıl olduğunu düşlemeye çalışıyordu. Yanlarında taşıdıkları gümüş ikonaların, kilisede olması gerektiği yeri tasavvur etmeye çalışırken, elinde ki Karamanlıca İncil'e daha bir kuvvetle sarılıyordu.

Aksaray Ihlara arasında yol boyunca bu tür karmakarışık düşüncelerle yol alırken, sarı renkli Gelveri (Güzelyurt) yazan ve bir ucu köyün istikametini gösteren yol tabelasını gördü. Ne olduğunu anlamadı, ama anlamadığını da belli etmedi yanındakilerine, zaten kafası karışıktı. Ne hayal, ne de rüya kendisi de kestiremiyordu yaşadıklarına bütün bu olan bitenlere. Kendi kendine, yanılmış olsam gerek diyerek fazlaca üstünde durmadı.

Peşi sıra Ihlara Vadisi’ne vardılar. Halkoyunları, şiirler, konuşmalar, tiyatro oyunları hiç birine ama hiç birine itibar etmiyordu, duyuyor, görüyor ama algılayamıyordu. Yorgo Amca'nın aklı fikri köyündeydi törenlerin sonuna gelinmişti.

Artık sıra Gelveri'ye gitme zamanıydı. Yorgo Amca artan heyecandan olsa gerek terleyen ellerini devamlı olarak cebinden çıkardığı mendille siliyor, gözlüğünün camlarını, yine aynı mendille temizliyor sanki yıllardır görmediği toprağını böylece daha iyi hissedeceğini seziyordu. Köye geldiklerinde hemen kiliseyi tanıdı. Zira halen köyün en önemli binasını tanımak zor olmasa gerekti yaşlı Yorgo Amca için.

Beraberinde getirdiği Karamanlıca İncil’i kiliseye teslim etmek, giderlerken götürdükleri gümüş ikonaların esas ait olduğu yerlere yerleştirmek için o yaşlı kalbi pırpır atıyordu. Kilisenin yakınlarında bulunan rahibe okulunun ise ne olduğunu baştan kestiremedi. Aslında resmi bir yer olduğunu bayraktan anlamıştı ama, nöbet tutan askeri fark edene kadar jandarma karakolu olduğunu, içine girip duvarda Karamanlıca yazıda binanın rahibe okulu olduğunu okuyunca ancak fark etmişti, eskiden buranın rahibelere ait okul olduğunu.

Her evin bahçesinde olduğu gibi, kilisenin ve rahibe okulununda bahçe girişlerinde kemerli kapılar olduğunu hemen kanıksadı, çünkü şimdi yaşadığı evin bahçesinde de böyle kemer kapı vardı. Kemer kapıların kilit taşları dikkatini çekti, çünkü kilit taşlarının kemer için ne kadar önemli olduğunu biliyordu, babasından öyle öğrenmişti. Marangozluk yapmasına rağmen taş ustalığı hakkında bilgisi vardı. Çocukken taşlardan oyma peribacası yanı sıra topraktan çömlek yaparlardı arkadaşlarıyla. Ama Yorgo Amca'ya kilit taşlarından daha çok enteresan gelen şey ise her kilit taşında olan ortodoks haçlarıydı. Aradan yıllar geçmişti ama kalanlar gidenlerin bıraktıklarına dokunmamış, olduğu gibi saklamışlardı.

Acaba kendi evini bulabilecek miydi, çocukluğundan itibaren hep bunu düşlemişti. Daha çocukken çıktığı yerler, tüm ömrünü geçirdiği Yunanistan'dan daha bildik geliyordu. Tabii ki unutmak istemediklerini unutmayan dimağ, bunu da unutmamıştı, evini de diğerlerini bulduğu kolaylıkla hemencecik buluverdi. Aslında bir kopyası vardi elinde, köyün tek Narı bahçelerinde dikiliydi, hala yerinde duruyordu. Henüz bahar olduğu için yeni yeni çiçek açıyordu. Yanına sonradan dikilen hanımelinin kokusunu hafifçe esen rüzgarın sayesinde, derin bir nefes alarak içine çekti ve çocukken yediği, ama tadını hala unutamadığı o kıpkırmızı narlar aklına geldi.

Aslında kendine eşlik eden kaymakam ve belediye başkanı ile iyi anlaşıyordu ama şivesini çok iyi bilmediklerini de hissediyordu. Oysa köye geldiklerinden beri Yorgo Amca'yı bağırlarına basan Gelveri'lilerin, yediden yetmişe hepsinin, Yorgo Amca'nın konuştuğu şive ile konuştuğunu gördü ve o çocukların gözlerindeki sevgiye, onlara verdiği öpücüklerle karşılık verdi Yorgo Amca.

Kafasına takılan ama sormaya çekindiği şeyi sormaya karar verdi, yolda gelirken gördüğü tabelanın ne olduğunu anlamadığını, Gelveri'nin yanında yazan Güzelyurt yazısının ne anlama geldiğini biraz çekinerek oradakilere sordu. Köylü adına muhtar, köyün adının değiştiğini, kendi aralarında Gelveri deselerde, artık kayıtlarda Güzelyurt diye geçtiğini anlattı. Birden çocukken yasadığı hüznü tekrar yaşadı. Aslında Gelveri onun için bir mit idi. Gelveri'de doğmuş, Neos Gelveri'de yaşamını geçirmişti. Ancak hala giderken götüremedikleri kedisini ve atını düşlüyordu.

Gelveri'den yani vatanlarından ayrıldıktan sonra, gittikleri yerde onlara siz Türksünüz demişler ve değişik yerlere iskan ettirerek bölmek istemişlerdi. Ancak ayrıldıklarından beri gruba dini liderlik eden Gelveri Papazı’nın Fener Patriği’nden aldığı mektup ile köy kurmalarına daha sonra izin verdiklerine kadar geçen bir süre göçebe olarak yaşadığını hatırladı. En sonunda yeni bir yerleşim alanı yaratılmış ve adına Neos Gelveri denmişti. Rahibe okulunun aynısı, kilisesinin ikizini yapmışlardı üstelik ikonaları da aynı yerlerine yerleştirmişler, Karamanlıca yazılmış kiliseye ait kutsal İncil’i kilisede ait olduğu yere koymuşlardı. Ama hepsi söz birliği etmişcesine bu emanetlerin bir gün ait olduğu yere götürülmesini arzu ediyorlardı. Yorgo Amca bile bu yaşına rağmen kalkıp geldiği köyünde, bu dileği gerçekleştirmek istiyordu.

Kapalı olan ancak elmalar için soğuk hava deposu niyetine kullanılan kilise adına, köyün muhtarı gümüş ikonaları ve Karamanlıca yazılmış İncil'i teslim alırken, Yorgo Amca'da artık duygularına hakim olamadığını ve gözlerinden yaşlar geldiğini hissetti. Oysa hiç böyle düşlememişti. Gerçekten güzel olan Gelveri, olmuştu Güzelyurt. Peki ama Neden ?

Oysa onlarda da hata vardı giderlerken sormadıkları gibi şimdiye kadarda hiç sormamışlardı, neden diye. Şimdi ise Gelveri'liler adına, neden diyordu Yorgo Amca. Oysa adını değiştirdikleri köyüne izin verecekler miydi gelip oturmasına. Ömrünün geri kalan bölümünü burada geçirmeyi çok istekle, arzuluyordu. Ama yine de sorusuna alacağı yanıtı bildiğinden, içinden bir daha neden diye geçirdi.

Köye gelene kadar sevinçten, geldikten sonra da üzüntüden ne yapacağını şaşırmıştı. Akşam yemeğinde çocukken ısıra ısıra yediği o kıpkırmızı elmalarla, şarabını yaptıkları üzümleri iştahla yerken bile, aklı hep neden sorusundaydı. Kaymakam ve belediye başkanına hissettirmeden muhtara dedi ki;

"Biliyormusun muhtar emmi, en ulaşılmaz hayalimi gerçekleştirdim, ait olan her şeyin yerini bulması gerekir. Bak görüyorsun ikonlarla kitabı getirdik buraya, ben de yarın öbürgün ait olduğum yere toprağa gideceğim, ama keşke, hiç buralardan çıkmasaydık, benim en büyük hayalim sadece bu toprağa gelebilmek olmasaydı. Eğer buradan çıkmasaydık okur arkeolog olurdum, yine gelirdim köyüme, Kapadokya'yı kazır gün ışığına çıkarırdım. Ya da hiç okumayıp atıma atlar, tüm Kapadokya'yı at sırtında dolaşırdım. Nar ve üzümden şarap, topraktan çömlek yapar, gelen güzel turist kızlara rehberlik ederdim, kah orda ki peribacalarında, kah burda ki vadide. Ölünce de baki olmak istercesine su kilisenin yanında ki ayazma dibine gömülmek isterdim. Beni şimdi daha iyi anlıyor musun muhtar emmi"

Muhtar sarsıldığını ve gçözlerinin buğulandığını hissetti.



O gece belkide hayatta en çok istediği şeyi, üstelik gerçekleşse bile göremeyeceği hayali, son arzusu gerçekleşti. Sabah kalkan muhtar Yorgo Amca'nın yattığı odanın kapısını çaldı ama beklediği boşuna idi.

Kapı içerden açılmadı.

Yorgo Amca, seksen küsür yaşında öldü ve onu istediği gibi köyünde, ayazmanın dibine defnettiler...



Deguf Sabahat ile Maykop...

Kıp Gupse ile Nalçik...

Tsugba Atilla ile Sohum...

Ve daha kim bilir kaç kişi gerçek yaptı hayalini...

                         

...........................................................................................................

...........................................................................................................

cc-turkiye@circassiancenter.com

...........................................................................................................

Oubykh'un diğer mektupları

...........................................................................................................