|
Biraz daha ‘azmedersem’, mektuplardan
daha zor olanı, bizi anlamaya başlayacağım...

İşler iyice karıştı...
Biraz daha ayrıntı oldu...

Bir süre sonra yazılacak bir mektup...
İçi boş olsa, bile gidecek.

Fasulyenin altı yanıksa, üstünden bile konsa tadında yanık kokusu
vardır...
Yemek yoksa eğer, ikram ederler elde avuçta ne varsa.
Hampal bile ikram edilebilirken, eskiden...

Boş olsa bile, mektup gidecek...
Üstü kapalı...
Sevgiyle kapanan, hasretle kapanan...

Bir hazine buldum, peşindeyim...
Sözlü olanları var...

Anne ile baba çok güzel oynarmış, anne mızıka çalarmış...

Ne fotoğraf, ne ses, ne de görüntü kaydı....

Akılda kalan, sadece bunlar...

Sorarlarmış bana, Çerkez olduğun nasıl anlaşılıyor, diye.
Cevap verirmişim, çoraplarımdan...

Çocuk aklı yine...
Parmak ucunda, halının üstünde yürümeye çalıştırdıkları için mi...
Ayakkabıları çıkarıp oynadıklarını gördüğüm için mi...

Bir hazine buldum, dedim.

Gül diyarına, sürgüne giden bir Sivas’lı Paşa’nın...
Eşi ile oğlunun...
Birbirlerine yazdığı mektuplar...
Mektuplar...

Annenin oğula yazdığı mektuplar...
Oğlun anneye yazdığı mektuplar...

Bindokuzyüzkırklardan kalma mektuplar...

Bir dönem sandıkta saklanan...
Bir dönem bavulda saklanan...

Bir gün İstiklal Caddesi’nde bir el arabasıyla eskici geçer.
Babam bakar, üç kuruşa alır eskicinin el arabasında ne var ne yok.

Hepsi mektuptur...

Dizer mektupları, tarih sırasına göre...

Bu sırada reklamın girmesi gerekiyordu belki de.
Az sonra efektiyle...
Maalesef reklamımız yok henüz.

Ayşe Kulin’in yazdığı ‘Adı Aylin’ romanında geçen Aylin’in,
ablasının ilk kocası ile ablasının kayınvalidesinin, birbirlerine
gönderdiği mektuplar...
Biraz karışık ama gerçek.

Kimler yok ki mektuplarda...
Anne, yurt dışında yaşayan oğluna, o gün gazetelerde, radyolarda
ne var ne yok yazıyor, anlatıyor.
Memleket havadislerini öğreniyor, yurt dışında yaşayan oğlu, gelen
mektuplarla.
Oğul yorumluyor, kendi gözünden hadiseleri, annesine yazdığı
mektuplarda, gönderdiği mektuplarda.

Daha önce, böyle saklanan ancak sonradan, el arabası tezgahına
düşen mektupları bildiğim için bu mektuplar beni çok
heyecanlandırdı...

‘Oubykh Mektupları’, düşerse bir gün el arabasında dolaşan
eskicilere...

Muhtemeldir düşmesi...
Her birinin sahibi başka çünkü...

Boş giden mektuplar ise, hemen gider el arabasına, sahibine bile
varamadan...

Tavşan Kanı Çay...
Şah damarını canlandırdı...

Drury Lane’da ‘Circassian Bride’ sahnelenmiş...
Kütüphanede saklanmış, bir metin...

Sözü var, ama sesi yok o metinlerin...

Mektuplar, metinler düşmese bile tezgaha, saklansa tahta
sandıklarda.
Kelimeler, cümleler gelse o günden bu yana bize, silinmese bile
kurşun kalem yazılar...

‘Sahibinin Sesi’, yok...
Kim bilir hangi ses okumuş, kim bilir nasıl okunmuş o mektuplar...
 |
|