|
Kafkasya’da, kurutulmuş insan kanından
zehir yaparlarmış, ok ucuna yerleştirilen...

Üç ok, yerini almış...
Yayından çıkan üç ok, on iki yıldız altında yer edinmiş...
Zehir saklanmış oluklu gümüşün ucunda...

Kimseyi zehirlemek değil niyetimiz...
Ben istemesem de...

Dün sabah güne...
'Alp' kadar yüksek, okyanus kadar 'Derin', başladım...

Soframız
Sabah, kahvaltısında eğlenceliydi...
Öğlen, yemeğinde eğlenceliydi...
Akşam, yemeğinde yine eğlenceliydi...

Mısır unu olmasa bile, cevizin yağı elde çıkarılarak yapılanı
yemek bile nasip oldu dün, bugün...

Sakız gibi masada...
Pamuk gibi bembeyaz saçlarıyla, bizi görünce seviniyorlar...

Anlatılıyor...
Öncesinde...
Kıpkırmızı güneşi batırıyoruz, bir kaç kuşak birlikte...

Bir ilave oldu...
Sekizyüzsekiz...
Bir eksikti zaten...

Anlatılıyor, yine kulaktan duyulanı...

Biraz beklendiğini de bildiğim için...
Illinois'ten... Nalçik’e...

Yunanistan'a Giden Abhazlardan...
Meğer, kulaktan kulağa anlatılanlar bitmemiş...
Bende biliyordum, ama unutuşum demek ki...

Hikayeyi anlatan ile, çok uğraştığını gören yaşlı teyze...
‘Bu senin kocanda, amma seninle uğraşıyor evladım’ demiş...
‘O benim kocam değil, kocamın teyzesinin oğlu’ demiş hikayeyi
anlatan...

Artık ne eziyet ettiyse, yaşlı teyze kocası zannetmiş...
Bu demek değil ki, koca eziyet ederdi...
Yaşlı teyze öyle demeyi uygun görmüş herhalde...

Herhalde fırtına veya delifişek dense adına, daha uygun olurdu...

Babası bir sebep ile Aleksandropolis Mapusuna düşmüş...

Annesi kendisine yedi aylık hamileyken üstelik...

Doğmamış çocuğun annesi ile eşi aynı sülaleden olduğu için, iki
oğlunu göndermiş, hamile kadını yanlarına aldırmak için...

Gittiği evde doğum yapmış, kadın...
Zorlu yapmış doğumu, nazlı kadın...
Şükrü ismi oradan gelmiş, zorlu bir doğum olduğu için...

Doğumdan bir sene sonra çıkınca mapustan babası...

Şükrü’nün doğduğu eve gelmiş önce...

Kimselere göstermeden oğlunu kucağına almış...
Gizlice kucağına aldığı oğlunu sevmiş...
O kadar güzelmiş ki, bebek...
Yanakları sanki bir elma kadar kırmızıymış...

Cebinden çıkardığı beyaz mendili tükürükle ıslatıp yanaklarını
silmiş, gürbüz bebeğin...
Emin olmak istemiş, oğlunun yanaklarındaki rengin gerçek olup
olmadığını görmek istemiş...
Her ne kadar gizlice kucağına aldıysa bile, görülmüş kucağında
oğlu...
‘Kazım Bey, Kazım Bey, merak etme. O çocuğun yanaklarını boşunu
mendille silmeye kalkma, o gürbüz yanaklar Yaradan marifeti’
demiş, eşini evine davet eden...

Şükrü, anne ve baba ile birlikte dönmüş daha önce görmediği
evine...
Kardeşi doğmuş önce...
Bir süre sonra her nedenden bilinmez, babası Kazım Bey, ölmüş...

Delifişek, fırtına denme yaşına henüz gelmemiş...

Anne ile iki oğlu, yine o eve gitmişler, Şükrü’nün doğduğu eve...

O yüzden...
Şükrü, sadece dayı dediğinden korkar olmuş bu hayatta...
Anlatırmış yaşlılığında...
Elinde baston değil, asasıyla ziyaret ederken bayram sabahları.
Ben öldükten sonra, yıllarca beni konuşacaksınız diye...
Doğru demiş...
Hala konuşuluyor...
Nasıl öldüğü, nasıl doğduğu...
Yetmiş küsur sene yaşamı
Hepsi konuşuluyor...

Kader birliği etmiş olanlar, yine bir aile yaşamışlar aynı evde...

Annesi sonradan, Yunanistan’dan dönünce Kestane köyüne yerleşmiş,
ikinci evliliğini yaptığı ile...
İki kardeş bir babadan, bir kardeş bir babadan olmuş...
Anne bir, baba iki olmuş, üç kardeşin...
Bir Anne...
İki Baba...
Üç Kardeş...

Üç kardeş iken, çoktan yeni yuvalarına gelmişler...

İşte kader birliği yapanlar, bu kadar çok yakın olunca...
Yaşlı teyze, kocan sana amma eziyet yapıyor dedirtecek kadar
kendini yakın hissediyormuş, eziyeti yapan...

Ok ucunda kurutulmuş zehirli kan olan gümüş metal, üç adet...
On iki yıldız altında...
Zehirlemek değil niyetim, elbet...

Sabah kahvaltıdan itibaren yediklerim değil, birlikte olduklarımla
yediklerim keyif verdi...

Pelte bir yandan, güllaç bir yandan...
Tatlıları oldular bayramın ilk günü... |