|
Şimdi gördüğümüz için o fotoğrafları,
kendimiz istediğimiz gibi renklendiriyoruz...

İncesaz'ı...
Boğaziçi'nde dinliyorum...
Yahya Kemal ile başlıyorlar demiştim...

Onu Hümeyra’dan dinlemek, her zaman daha çok hoşuma gider...

‘‘...Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...’’

‘‘... Yaş otuz beş! yolun yarısı eder...
Dante gibi ortasındayız ömrün...’’
Gitarıyla söylediği, Cahit Sıtkı’da hoşuma gider...

‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’da yerinde duramadan dans etmesini
hatırlarım, ortaokul aklımla...

Şarkı söylemesini de, dans etmesini de severim Hümeyra’nın...
Oyunculuğuna laf eden var sanki...

Adadan, gelip gittiği dönemlerde Yahya Kemal’e, öğrencisi Nazım
‘mektup’ yazmış, cebine koymuş...

Nasıl bir aşkmış ki bu! ‘Kör etmiş’... Görmemiş güzel kadını köprü
başında...
Sonra işe yaradığı için mektuplar, birazda zaruriyet, Piraye’ye
gitmiş mahrem mektuplar...

Cahit Sıtkı’nın, Ziya Osman’a yazdığı, ‘Ziya’ya Mektuplar’ ise,
cebimize konmuş...

Hümeyra gitarıyla seslendirmiş...
İncesaz kemençe ile seslendirmiş...

Yine çıktım ortaya...
Bilerek veya bilemeden...
Üstelik şapkalı, şapkasız...
Kalpaklı, fularlı, broşlu, başörtülü...
Kim bilir kaç kişi, gönderdiğim o zarfı açıyor...

Ödevim var...
Her ay ödevim var...
Ay, geceleri genelde ben zarfı kapatırken çıkıyor karşıma...

Yine geleceğim diyor, yaklaşık bir ay sonra...

Öğrenciliğimde severdim...
Her geçişimde, Tek Şekerli Çınaraltı’nda.
Paltosuyla karşıma çıkan, Hüseyin Avni Dede’yi...
Mavi değil elbet, Dede’de değil elbet...

Eskiden saçı sakalı ile aynı renkte olan palto, şimdi aynı değil,
çünkü saçı sakalı beyaz şimdi...

Sahafların bir kapısından girip, diğer kapısından çıkmak istememek
güzeldi...
Belki Emre Kongar gibi, ‘Hocaefendi’nin Sandukası’nı bulurum
umuduyla, kapının içinde kalmayı severdim...
Er veya geç, sonunda ‘Kalpakçılar’a
Yazın güneş görmeyen, biraz sessiz, biraz rutubetli...
Konyalı’da ‘talaş’ keyfi

Lisan bilse, Dbar’ı davet ederdim...
Lisan bilsem, ben kendimi davet ettirirdim...

Abhazca, Adigece, Yunanca, Rusça, Türkçe...
Beş lisanda...

Bir yol hikayesi diyen, Uzunyayla’dan dönünce, bam teline
dokunmuş...

Sakarya’da ‘Z’ vardı sanırım...
Oraya giderken, görünce Tayfun Talipoğlu’nu, kesmişler yolunu...
Sevgiyle, bilgiyle kesmişler yolunu, bu yolcunun...

Aynen Sakarya’da kestikleri gibi önünü...
Demiş ki... Orası bir ‘vaha’
Nasıl sorusuna, cevap.
Toprağı değil, insanı vaha demiş...

Aşağısı, yukarısı ile,
Uzun bir yayla için bu denmiş, yolcu tarafından...

Aşure ayıymış...
Bir ödevim oldu, ay bekler şimdi...

İnekler doğurduğu zaman ki verdiği süt dönemi gibi...
Aşure zamanında...

Azziye’ye giderken yolun şimdiki gibi ‘kesilmediği’ bir dönemde...

Gençten, ikisi konuşuyorlarmış...
Bu aşurenin şekerlisini, tatlı olanını yapıyorlar wolehi. Sonra
soğusun diye, ‘buzdolabına’ koyuyor lar, öyle yiyorlar, demiş çok
bilen...
Diğeri pek oralı olmadan kaşıklamış aşuresini...
Emsali, pek oralı olmazken, onları dinleyen, iki küçük çocuk
heyecanlanmışlar...
Buzdolabı...
Şeker...

Gözleri kor gibi olan, şekerimiz yok, buzdolabımız yok demiş.
Gözlerinde ateş olan, gözlerinden alev çıkaran ise, şekerimiz yok,
buzdolabımız yok ama bizimde ‘kardolabımız’ var demiş...
Almışlar iki afacan ellerine aşureyi...
Kardolabın içine koymuşlar, aşurelerini...

Biraz beklemişler...
Çıkarmışlar, yemeğe devam etmişler...
Bir kaç kaşık aldıktan sonra, böyle daha güzel oluyormuş,
demişler...
...
Suat Derviş, Buket Uzuner çok bahsetmiş, karakter olmuşlar
bazen...
Öncesinde Yahya’sı, Nazım’ı...

Bilenler çıkmış elbet, Ahmet Mithat, Ömer Seyfettin...
Bilemeyen biz, ‘kardolap’ içinde saklamışız kendimizi, güveye
rağmen... |