|
Biz üst tarafta bir yerde oturuyorduk,
Sarayburnu çay bahçesinde...
Onlar ise aşağıda, tam denizin kenarında oturuyorlardı...

Gittim yanlarına, bakındım buldum...
Takım elbiseli, elinde epeyce büyük bir ses kayıt edici cihaz
vardı...

Hep birlikte beklemeye başladık...

Bandırma’dan, Bandırma Vapuru geldi...

Sancak bağladı, Bandırma Vapuru...
Hep karıştırdığım için baktım kelimenin anlamına...

Sancak tarafından hep önemli kişiler biner inermiş gemiden...

Sancaktan indi...
Tevfik Esenç ile Necdet Hatam...

Hadağatle Asker...
Omzumdan tuttu beni...

Efsaneleri bileyim diye sağ omzumdan tuttu...
Avucuyla kavradı...
Geç başladı belki toplamaya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında
başladı Asker efsaneleri toplamaya...
...
Troy’dan beri, saklanmıştı efsaneler...
Belleklerde, masallarda, hikayelerde, oyunlarda, şarkılarda...

“Dünya henüz balçık iken; Elbruz Dağı küçücük bir tepe iken; Kuban
Nehri’ni insanlar adımlarıyla geçerken; Benim sakalım yarı
ağarmıştı.”

Omzumdan tuttu beni...
Yaşayan efsane...

Zenith marka makineyle...
Eli omzumda çekildik birlikte fotoğraf...

Bir fotoğraf daha...

İki eski dostu, çektim birlikte bir başka karede...
Efsane ile birlikte Necdet Hatam...

İki resim bir resim oldu...
Paul Auster fotoğrafları gibi...

Nur inmiş yüzüne, o tek fotoğrafta...
Bir gölge gibi dolaşırken Kaymakam Tevfik’in peşinde...

Nur inmiş haliyle çıkmış...

Efsane ile kolkola bir başka resim...

Siyah bıyıklar, ne uğruna kırlaşmıştı...

Dolmenlerde saklanıyor bedenler...
Ruhları...
Seoseres, Şıble, Mezitha gibi nicesi koruyor...

Bu diyardan gitmiş, efsanelerin ruhlarını...
Bu diyarda yüzüne nur inen, efsanelerin ruhlarını...
Koruyor tanrılar...

Bazen tanrılar kavga ederler...
Kavga etmiş, Şıble ile Mezitha...
Şıble, şimşek göndermiş Mezitha yüzüne...

Bir resimde varken, bir resimde yok...
 |
|