...................
...................

BİR DEDE BİR TORUN

Eylül 2012

                         
...................
 
...................

Belki ilk o mektuplar demeseydi, olmazdı...

Şimdi kalbini 'çekecek' herhalde...



Bir dede

Bir torun...



Dede'nin toruna anlattıkları geliyor kulağıma...

Gel gidelim deniyor, birlikte dinleyelim deniyor.

Ben torundan dinlemesini de seviyorum, belki o yüzden dedeye gitmiyorum.



Bir cuma akşamı, püfür püfür esen Boğaziçi'nde o evdeyim yine...

Poyraz mı, lodos mu bilemeyeceğim... Keşke Tenedos yakınlarında olmasa sorsak...

Belki bağ bozumuna gitti çaktırmadan, denizden denizden...



O evde, geceyi sabah ediyorum...

Biraz çocuklarla çocuk oluyorum, sanırım çoğunlukla öyleyim...

J. , J. ve A. arkadaşlarım.

Kadim arkadaşım A.N. gibi.



Rüzgar başlamadan önce, rüzgarı hissetmeden önce torun başlıyor anlatmaya.



Uzunyayla'da geçiyor hikaye, yine...

Bu arada, hani elinize bir bardak çay alırsanız, mektubu okurken bir kaç duyum alırsanız sevinirim. En azından bir çay içmiş olursunuz bu vesileyle.

Bir aile varmış, atları o kadar çokmuş, o kadar çokmuş ki, neredeyse iki köy arasına bile sığarmış...

İki köy tek köy olurmuş, karaltı olurmuş iki köy arasında, ev var mı yok mu bilinmezmiş...



Bir Uzunyayla hikayesi olduğu için baştan söyleyeyim, bu bir Abaza ailesi değil.

Abartıları okuyunca öyle sanılmasın diye belirteyim istedim...



Ailenin atları o kadar çokmuş, o kadar çokmuş ki, Uzunyayla'ya kış geldi mi, otlar yetmiyor diye tüm atları Hatay'a götürürlermiş...

Daha Hatay dışında maydanoz o kadar çok bilinmezken...

Bu aile, atları için bu güzel maydanozu yedirmek için götürürlermiş Hatay'a...



Torun bilmezken, bildi şimdi Hatay'da maydanozun lezzetli, güzel olduğunu...

Zahter, maydanoz...

Kırk çeşidi varken orada, biz ancak gidince biliriz o lezzeti.

Yeşil altın, maydanoz...

Yeşil altın maydanozdan, şimdi gelelim hikayeye, bildiğimiz sarı altın hikayesine...



Ailenin bir annesi varmış, biraz yaşlıca bir kadınmış.

Bir oğlu varmış o yaşlı kadının, bir gelini varmış o yaşlı kadının...



Yaşlı kadın biraz komikmiş...

Evlerine misafir gelenler takılırlarmış oğluna.

Biz senin altınları nerede sakladığını biliyoruz dediklerinde...

Yaşlı kadın o duymaz kulağı ile her ne hikmetse bunu duyar, hemen gider o yastığın üstüne otururmuş, misafirler gidene kadar da kalkmazmış üzerinden...



Çünkü, altınlar o yastık içinde saklanırmış.

Yastığın içine konan altınlar o kadar çokmuş ki, altınların ağırlığından dolayı, yastığı yerinden kaldıramazlarmış.



Yerinden kalkamayan sadece yastık değilmiş, yaşlı kadının gelini, oğlunun eşi de yerinden kalkamazmış...

Düğünde ona ne hediye edildiyse, çıkmamış üstünden...

Ayrıca, her sene birkaç bilezik alınmış, belki doğum yapar ümidiyle...

İşte gelinin üstünde o kadar çok altın varmış ki, onu da yerinden kaldırmak mümkün olmazmış...

İki kişi kollarından kavrayınca ancak kalkarmış, oturduğu yerinden...

Zenginlikse bu kadar mı olur dedirten cinstenmiş, daha fayton İstanbul dışında yokken, köye fayton getirtmiş gelin...

Bırakın Azziye’ye, diğer köye, köyün içinde bile bir yere fayton ile gider hale gelmiş...

Dört atın çektiği fayton ile köy içinde...



Bu zenginlik ve altın hikayesi köyün içinde epey konuşulur hale gelmiş, hatta biraz alay edilir hale gelmiş...



Bu konuşmalar arttıkça, sonunda yastığın üstünden hiç inmez duruma gelen anne, oğlum al bu yastığı, git bir yere göm demiş...

Dört at zor taşımış yastığı...

Dört at ile

Gidip bir yere gömmüş yaşlı kadının oğlu.

Sizi bir ara götürür söylerim nerede olduğunu demiş, demesiyle kalmış...



Bu kadar çok atı olunca, seveni de varmış, sevmeyeni de varmış...



Çayınız bittiyse, ikinci bardak daha iyi olur, demli bir bardak daha içerseniz, belki biraz daha çekilir hale gelebilir mektup...



İki arkadaşına demiş, hadi gidelim.

Çıkmışlar üç arkadaş, üç at ile...



Yine dağlı olan, yirmibir kişi pusu kurmuşlar, iki ağaç arasında.

Bir kişi için...

Siz varın gidin, sizinle işimiz yok dense de iki arkadaş bırakmamışlar, can bildikleri arkadaşlarını.

Önce, bir yastık altını nereye gömdüğünü kimseye söyleyemeyeni, Hatay'a atlarını maydanoz yemeye götüreni vurmuşlar...

Sonra, iki arkadaştan birisini vurmuşlar, diğeri kurşun yarasıyla kaçabilmiş, nasıl kaçabildiyse...



Haber getirmiş, atını bağlamasından anlaşılmış...

Haberi alınca...

Yaşlı kadın, oturduğu yerden bir daha kalkamamış...

Yaşlı kadının gelini ise bir daha oturamamış...



Yeşil altın maydanoza giden atların sayısı azalmış, yaşlı kadının gelini çıkarmış her sene bir tane bileziği kolundan, hiç bilezik kalmayana kadar...

Bir yastık altın, hala köy yakınlarında bir yerde gömülü...

                         

...........................................................................................................

...........................................................................................................

cc-turkiye@circassiancenter.com

...........................................................................................................

Oubykh'un diğer mektupları

...........................................................................................................