|
Yağmur yağıyor...
Damlaya yağmur karışıyor...

Sol ayağım henüz kuru, daha ıslanmadı. Ama sağ ayağım çoktan
ıslanmış durumda... Ilık bir ıslaklık var, soğutmamaya çalışıyorum
sol ayağımı.
Su çeken ayakkabıları hiç sevmedim.
Ballıkayalar'da bilerek, botlarımla bileğime kadar su içine girene
kadar, ayağımı ıslatan su çeken ayakkabıları hiç sevmedim.

Daha önce ayakkabı ile topa vurmuştum. Topa vurduğum için tırnağım
düşmüştü...
Şimdi taşa vurdum, tırnağım yerinde duruyor biraz mor olmuş halde.
Tırnak düşmemiş halde, ıslak olan sağ ayağımla dolaşıyorum...
Kaldırımlarda su birikmesin diye yapılmış oluklar var kaldırım
taşları üzerinde.

Kapının girişinde duvarda, bakır levhalarda isimleri yazıyor,
evlerde oturanların...
Her birinde bir başka isim yazan levhalar duvarda...

Sokaklar canlı, dolu...
Yağmur yağarken büyük bir sıçan nehri geçiyor, zar zor görünüyor
yağan yağmurda nehri geçen büyük sıçan. Oysa dün akşam yağmur
yazmazken, dolunay ışığında çıkardığı dalgalar belli oluyordu, çok
rahat gözüküyordu sıçan...
Kuyruğu yön veriyordu ona, dümen gibi...
Karşı kıyıya varana kadar, çıkardığı dalganın halkası çoktan karşı
kıyıya varmıştı...

Koridor olmasına rağmen, sokaklar dolu...
Üstü kapalı pencereleri kapalı köprü üstünde yer alan koridordan,
tek tük geçenin ayak sesleri belli oluyor, o sessizlik içinde
bile...

Canlı sokaklardayım...
Bir kahve içiyorum, içimi ısıtması için... Çay yok çünkü...
Bir bardak su önceden veriyorlar, kahvenin tadını daha iyi almak
için...

Ayakta içerken kahveyi, ayaklarımın sızısı ıslaklığı kardeş
oluyor...
Şeker koymuyorum, karıştırma zamanı kadar zamanı kazanıyorum...
Yine de şekersiz içerek kazandığım zaman kadar kaybediyorum, çünkü
bu sefer fincanı elleyemiyorum.
Neden mi ?
İçinde bir miktar su olan tepsinin içinde delikler var, bu
deliklerden kaynayan sular kabarıyor. Tepsiye ters kapatılmış
fincanlar bu şekilde ısınıyor...
Genelde kahve soğumasın isterken, bu sefer fincanın tez elden
soğumasını bekliyorum, istiyorum...
İşte bu soğumayı beklerken kaybediyorum belli bir zaman...

Islak ayağımı soğutmamak lazım...
Bir çağın başladığı binalara girince görüyorum...

Her ne kadar bir şaheser görsem de her defasında, her bir çerçeve
karşısında, ayağım ıslak olduğu için keyfim doruklarda değil,
üstelik parke zeminde adım atarken ayakkabımdan çıkan su sesi
herkesin dikkatini çekiyor...
Ayakkabımdan çıkan ses yüzünden bana bakanlarla göz göze gelince,
resmimi yapan ressam zannediyorum hepsini. Hiç hareket etmeden
duruyorum öylece beni daha rahat çizebilsinler diye...
Yağmur yağıyor...
Hatta kar bile yağdı...
Sonunda güneş açacak üstelik gece yarısında...

Yağmur yağarken Pantheon'un tam tepesinden, boşluktan...
O boşluktan, yağmur alabildiğince yağıyor Pantheon'un içine...
Yağmur suları gidiyor olsa dahi giderinden, yeraltına doğru.
Panteon’un sol sütunu ıslak kalıyor...

İşte görevim var, kendi kendime görev biçmişim...
Sol yanımdan inen damla bitene kadar, yaş kuruyana kadar
görevim...
O yüzden dilerim, yağmur hiç bitmez...
Bitse de sonunda denizde damla olacak.

Dağlarda karlar da er geç eriyecek, damla damla karışacak
denize...

Adam olan arkadaşım sordu, ‘ben neredeyim...’
Sol yanımda olan kalbimde... |