|
Artık alışkanlık haline gelen, rutin
gece sohbetimizi yapıyoruz yirmi yıllık arkadaşımla...

Sadece o değil, eşi ve kızı da arkadaşım artık...
Onlarla da sohbet ediyoruz...

İçen adamdan zarar gelmez, kilit kelimeydi önceleri...

Bu akşamın sorusu geldi...
Çernobil'e gittin mi ?

İki sene Ukrayna’da yaşadım, yaklaşık on sene önce...
Ferit Berzeg’in cenazesinde Söğütlüçeşme'den, hekimbaşı
mezarlığına giderken Ümraniye diyeceğime Ukraniye demiştim...
Tebessüm ile andım seni yine Ferit Ağabey...

Keşke güzel bir müzik eşlik etse yazıya, kim bilir belki eşlik
eder...

İki sene Ukrayna’da yaşadım, yaklaşık on sene önce...
Kiev...
Mina Urgan'ın deyimiyle şehrin içindeki park değil, ‘parkın
içindeki şehir, Kiev’...

En büyük caddesi, hafta sonları gündüzleri trafiğe kapalı...
En büyük caddesinde devasa kestane ağaçları var, sağı sollu...
Çok keyif alırdım o cadde boyunca gezerken...
Khreshchatyk...

Biraz öncesinde, Shota Rustavelli sokağından başlardım ana caddeye
doğru yürümeye...
Şiir gibi bir sokaktı Shota Rustavelli sokağı...
Savaşlar yıksa da sokaklarını, toparlanmıştı tekrar sokak, güzel
binalarıyla güzel dükkanlarıyla.
Sokağın tam ortasında yer alan sarı renkli, Kiev’in merkez
sinagogunun yanından geçerken, biraz yavaşlardım... Belki içerden
bir müzik sesi gelir, dinlerim biraz Kleizmer düşüncesiyle
oyalanırdım önünde...
Bazen sinagog karşısında, koşher menü satan büfeye girip bir
şeyler alırdım atıştırmak için...
Yazın, köşe başında satılan kvas tankerinden buz gibi kvas
içerdim...
Kvas, bayat esmer ekmekten yapılıyor, limonata gibi soğuk soğuk
yazın iyi gidiyor...

Kvas denilince paylaşayım istedim...
Bu aralar önceleri pek haz etmediğim bir köşe yazarının Ubıh
olduğunu öğrendim, neden bilmem Ubıh olduğunu öğrendiğim zamandan
beri bir sempati duymaya başladım kendisine...
Twitter kuşundan öğrendim...
İlk mesajı şöyleydi:
Bir Ubıh olarak kalbim Taksim’de...
İkinci mesajı şöyleydi:
Boza: Bir Ubıh içkisi...

Ahmet Hakan, Ubıh olduğunu yazdı...
Sordum kendisine Çernobil’e gittin mi ? diye, cevap vermedi...
Sordum Ubıhça duymak ister misin ? diye, yine cevap vermedi...
Olsun varsın ben kefir de, maksime de seviyorum...
Yazın kvas seviyorum...

Yazın kvas ile, kışın koşher satan büfede oyalanmama karşın çoğu
zaman hiç müzik sesi gelmezdi sarı renkli sinagogdan...
En çok güneşli güzel havaları severdim, o günlerde sinagog
düğünleri olurdu, sinagog terasında...
Düğünleri görünmesin diye branda çekerlerdi terasına. Müziğin
duyulmasını engelleyemezlerdi ama...
Tüm sokak müzik dinlerdi, düğün olduğu zaman. Gelen geçerdi
sessizce sokaktan ama Kleizmer seven ben, mest olur bazen bir yere
oturur, bir de bira alırdım elime daha da keyifle dinlemek için...

Çok Musevi yaşardı Kiev’de, ya da ben çok geçtiğim için Shota
Rustavelli sokağında yer alan sinagog önünden, çok görürdüm
siyahlar içinde dolaşan o Musevileri...
Siyah giyinen ve ‘hasidic’ denilen Musevilerin, İsrail dışında en
çok gittikleri yerlerden birisidir Ukrayna...
Daha önce bu kadar çok ‘hasidic’ Musevisini, Manhattan’da W 47th
St denen sokakta görmüştüm...
Akşam vakti, külüstür bir okul otobüsüne binip gidiyorlardı
Brooklyn’de yer alan evlerine...
Elleri altın, elmas, pırlanta içindeyken gün boyu, akşam o
külüstür otobüse doluşuyorlardı...
Oysa F treniyle benim gayet rahat gidilebildiğim Brooklyn’de, Park
Slope Prospect Park civarında köpeklerini gezdiren Paul Auster
olurdu akşam vakitlerinde, ben beni bekler zannederdim. Dindar
olmayan Auster meğer külüstür okul otobüsünden inen siyahlı
‘hasidic’ Musevileri beklermiş biraz gülmek için.

Neden bu kadar çok Musevi var, öğrenmiştim...
Kiev yakınlarında Uman denilen kent...
Her sene Musevi erkeklerin, erkek çocuklarıyla bir nevi hacı olmak
için topluca gittikleri bir yermiş bu Uman kenti. Bu kentte bir
hahamın mezarının da olduğu bir Musevi mezarlığı varmış...
Sovyet öncesi başlayan bu hac ziyareti, Sovyet döneminin ilk
başlarında da gizlice yapılmış, gizlice yapılmasına rağmen, gizli
servis KGB tarafından fark edilen Museviler, Sibirya’ya
sürülmüş...
Bu cezalandırmalar neticesinde hac ziyaretleri kesintiye uğramış,
Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte tekrar başlamış...
İşte sadece Ukrayna’da yaşayanlar değil, özelde İsrail’den olmak
üzere dünyadan bir çok Musevi, hac için buraya geliyormuş...
Hatta bazı dönemlerde İstanbul’dan Kiev’e giderken, uçağın
neredeyse tamamının, ‘hasidic’ denen Musevilerden olduğunu
hatırlıyorum...
Bu yolculuklarda dikkatimi çeken bir ritüel oluyordu...
Kısaca anlatacağım ama nasıl olacak bilmiyorum. Benim itinayla
yazdığım o ‘kısa’ cümlelerle sanırım anlaşılır...
Olmadı, anlaşılsın diye fotoğraf koyacağım...

Bu ritüel hatırladığım kadarıyla şöyle oluyordu...
Kabin görevlisi daha önceden, haham tarafından okunup üflenen ve
mühürlenen ‘koşher’ yemek denilen yemekleri talep eden yolcuya
sunuyor, yolcu yemeğin üstünde yer alan mührü kırarak tepsinin
kapağını açıyor, içindeki duayı alıyor ve kabin görevlisine
tepsiyi kendisine ısıtarak ikram etmesi için geri veriyor...
Umarım anlaşılmıştır, gerek kalmamıştır fotoğraflara.
Bu kısmı neden anlattım, yıllar sonra karşıma espri konusu olarak
çıkacağı için...
Bu, bence komik olan ritüeli arkadaşlarıma anlattığımda, sen de
bundan sonra böyle istersin artık demişlerdi...
Hatta hahambaşı seçiminde sana oy bile çıkar, diye dalga bile
geçtiler...

Yıllar sonra bir kurban bayramını arkadaşlarımla birlikte kutlamak
üzere yaşadıkları Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne giderken, uçakta
özel menü isteme ihtimalime karşın beni uyardı arkadaşlarım, sakın
koşher menü isteme diyerek...
Ama tekerlek tekerlek isli peynir ve ‘yenisinden’ bir kaç şişe
götürebilmiştim.

Lahor'da kurban bayramında, bir karga bir kurbanın boynuzunu
bahçeye düşürmüştü...
Madrid’te ise, çifte kumrular vardı bahçede...

Neyse dönelim tekrar sokağımıza, Shota Rustavelli sokağına...
Şiir gibi sokağa...

Bazen o soğuk Kiev günlerinde at görünümlü bir köpek görürdüm
sokakta...
Ovcharkas...
Ovcharkas denilen Kafkas köpeği, üstünde gri tonları hakim,
boynuna demir zincir vurulmuş halde, nerdeyse boyları bir, yaşlı
bir amcaya emanet edilmiş olarak yürürdü...
İkinci dünya savaşının bombaladığı Shota Rustavelli’de...

Bırakın at görünümlü Ovcharkas gördüğüm zamanı, yavru köpeklerden
bile korktuğum için, Ovcharkas’ı görünce kaldırım değiştirir,
hatta mümkünse güya kimseye çaktırmadan yavaş yavaş kaçardım
oradan.
Ovcharkas ise, kimseyi dikkate almadan, yanında yaşlı adamla vakur
bir şekilde yürüyerek sokağa girdiği zaman, sokaktaysam şayet
sokağın diğer tarafından çoktan uzaklaşmış olurdum...
Ovcharkas üstündeki gri tonlar, ben bu şehre yabancı değilim
derdi...
Havanın gri, binaların gri olduğu bu şehirde, bembeyaz olan kar
bile, bir iki gün içinde griye dönerdi...
Besarabya Pazarına girerdim, Khreshchatyk öncesinde...
Sebze diye bir iki patlıcan, bol bol lahananın olduğu, biraz elma,
biraz hurmanın olduğu bu pazarda dolaşmaktan oldukça keyif
alırdım...
Buranın hurmaları elma gibi sert olmasına karşın, ağızda kekremsi
tad bırakmazdı...
En çok Hazar Denizi’nin İran bölgesinden çıkan havyarlarının
satıldığı bölümü severdim. Londra’da, Paris’te binlerce dolara
satılabilen, bir çok çeşidi olan havyarları, hele hele Şah
ailesinin yediği Beluga Havyarı’nı çok ucuza satın alırdım...
Evde olmasına karşın Besarabya pazarına her gidişimde bir kaç çay
kaşığı tadına bakardım, ne de olsa tadımlıklar bedavaydı...
Khreshchatyk...
Caddeye soldan girer, sonuna kadar giderdim. Caddenin en sonuna
varınca, bu sefer sağdan girer en başa kadar dönerdim...
Caddede neler neler vardı...
Devasa kestane ağaçları...
Devasa binalar...
Devasa anthemli bayraklar...
Devasa meydanlar...
‘Maidan’ Nezalezhnosti, denen ‘meydanı’ ile cadde kendini
gösterirdi...

Caddenin gölgesinde kalan bir meydanda, Ivana Franko Meydanında...
Ulusal Drama Tiyatrosu vardı...
Güzel bir bahçeye bakardı, dram tiyatrosu...
Ünlü yönetmenin yönettiği, bir tiyatro geliyor diye duyurusu vardı
bir gün kapısında...
Londra’dan, ünlü Shakespeare yorumcusu, Kiev’e Shota Rustavelli
Tiyatrosu’nu getiriyor diyordu duyuruda...
İtiraf ediyorum, Shakespeare nasıl yazılıyor diye baktım sağa
sola... Bu tür şeylerde hatam çok olur çünkü...
Neyse dönelim tekrar ünlü yönetmene ve tiyatroya...
Robert Sturua...
Shota Rustavelli Tiyatrosu...
Yönetmen ve tiyatrosu...

Hani az önce önünden geçtiğim, sokağa ismini veren, Shota
Rustavelli’nin şiir gibi tiyatrosu geliyordu Kiev’e.
Bakalım nasıldı tiyatrosu şairin...
Daha önce Kiev Ulusal Opera’sına, Moskova’dan Bolşoy gelmişti,
demek Bolşoy o kadar çok ‘büyüktü’ ki, koskoca opera binası,
getirdikleri dekorun perdesi karşısında KÜÇÜK kalmıştı.

Bir Shakespeare oynayacaklardı, bir de kendi ülkelerinden bir oyun
oynayacaklardı...

Hemen bilet aldım...
Heyecanla beklemeye başladım...
Çok şık giyinerek gelenler, yerlerini almadan önce paltolarını
vestiyere veriyorlardı...
Peşinden oyunun programını alıyorlardı eğer isterlerse, antrakt
sırasında şampanyalarını birer parça çikolata ile yudumlamak
isteyenler, tiyatro büfesine siparişlerini vererek, zamandan
kazanıyorlardı.
Yerlerine geçtikleri sırada, bozuk paralarla koltuk önlerinde
duran dürbünü, oyun sırasında kullanmak üzere kiralıyorlardı ve
oyun sonrasında kimse dürbünü cebine koymuyor yine yerine
bırakıyordu...
Oyun başlamadan önce, bu oyuna mahsus olmak üzere kulaklık
verdiler izleyenlere...
Çünkü oyun Gürcüce olacaktı...
Gelenlerin büyük bölümü kulaklıkla izliyordu, geri kalan kısmını
ise Kiev’de yaşayan Gürcüler oluşturuyordu.
İzlemeye gelenler arasında daha hiç tiyatro izlemeden, tiyatroda
rol oynamış olan bir Ubıh vardı...

Yıl Bindokuzyüzyetmişdokuz, Siirt...
Siirt Kız Meslek Lisesi, okulun yıl sonu müsameresi var...
Bir piyes sahneye konacak...
Tüm roller dağıtılıyor, Zübeyde Hanım, Mustafa’nın dayısı,
Makbule...
Hepsi Kız Meslek Lisesi öğrencileri...
Bir istisna var, Kız Meslek Lisesi öğrencilerinin alamadığı bir
rol...
Mustafa rolü...
Siirt Kız Meslek Lisesi karşısında yer alan Siirt Atatürk İlkokulu
öğrencileri arasından
bir öğrenci seçmeye geliyorlar...
Anadolu Lisesi sınavları olduğundan dolayı beşinci sınıf
öğrencilerini muaf tutuyorlar bu seçmelerden, dördüncü sınıflar
arasında ise bizim sınıfa, 4A sınıfına geliyorlar.
Gelen kız meslek lisesi öğretmeni, bizim öğretmenimize bahsediyor
projeden...
Çalışkan bir çocuk olsun diyor...
Sınıf öğretmenimiz Perihan Öğretmen, hemen sınıfın en çalışkanı
olan ama aynı zamanda içine epey kapanık olan Halil’i
gösteriyor...
Gelen öğretmen biraz dışa dönük olunca diye bahsedince,
öğretmenimiz O baKAN gözleriyle gizli bir mesaj veriyor.
Bunu da yeni öğrendim, hani ilk öğrendiği kelimeleri yerli yersiz
kullanan çocuklar misali, bende kullandım bu yeni deniz yolunu...

Ben çabuk öğrenen birisi olarak, önceden yeşil paltomu vestiyere
verdim. Büfeden bir şey almadım, antrakt zamanında kuyruğa girmeyi
göze aldım...
Belki bir kadeh Ermeni kanyağı, yedi yıldızlı Ararat’ı içerim...
Shakespeare’in memleketinden, Churchill’de çok severmiş Ermeni
kanyağını...

Kulaklık almayan ve Gürcü olmayan bir tek ben vardım sanırım...
Önümde Gurdjieff bıyıklarıyla, koyu yeşil takım elbise giyen,
içindeyse iç ceketi olan birisi vardı...
Nasıl olduysa konuşmaya başladık...
Ubıh olduğumu söyledim...
Siz, Muhacirsiniz değil mi ? dedi...
Ubıh olduğumu ama annemin ise Abhaz olduğunu ilave ettim...
Konsolosum dedi...
Daha fazla bir şey konuşmadık...
Oyun başladı...
Bitti...
İlk oyunda sakat yaşlı rolünü oynayan bir oyuncunun, ikinci oyunda
genç bir delikanlı olduğunu görünce şaşırdım kaldım...

Atilla bahsetmişti bana, Abhazya’yı kastederek, burada herkes
oyuncu demişti...

Oyun sırasında acıktığımı hissettim...
Belki Ermeni kanyağı iştah açıcı oldu bana.

Seneler geçti...
Ünlü şairin tiyatrosunun yönetmenliğini yapan Robert Sturua’nın,
lideri Sakaşvili için Gürcü değil, Ermeni olduğu için istemiyorum
onu demiş...
Özrü kabahatinden büyük olmasa gerek. Rus olmayan bir lideri
Ruslar veya Ermeni olmayan bir lideri Ermeniler isterlerse, ben o
zaman özür dilerim, demiş.

Acıktığım için, kestane ağaçları dolu caddeden geçerek, kendimi
rahat hissettiğim bir mekanda buldum...
Gorets... Dağlı...
İlk gördüğümde de bu restaurantı, dalmıştım içeri...
İçeri girerken önce Maykop’un ambleminin olduğu duvara asılı,
tahta bir oyma karşıladı beni...
İçim içime sığmıyordu...

Loş bir ortamdı Gorets...
Biraz korku tüneli gibi...
Gizemli...

Ahşap olan masa ve sandalyeler dikkati çekiyordu ilk...
Duvarda yer alan objeler, içi doldurulmuş kuşlar...

O kadar çok şey dikkatimi çekiyordu ki...
Tabaklar oldukça büyüktü ve kenarlarında rengarenk süslemeler
vardı...

Müzik çalıyordu inceden inceden...
Azeri müziği çalıyordu...
Başka müzik yok mu ? dedim...
Var dediler...
Ne müziği var, dedim...
Gürcü müziği var, dediler.
Başka ?
Ermeni müziği.
Başka ?
Adige müziği...

Garson, tamam Adige müziği çalacağım, dedi...
Peşinden, Adige bir arkadaş var, Maykop’tan geldi, dedi...
Nerede ? dedim.
Yakında. Çağıracağım şimdi, dedi...

Biraz bekledim, yemeğim bitmemişti daha...
Hınkal söylemiştim...

Geldi...
Tanıştık...
Akordiyon çalıyorum dedi...
Yok denecek kadar Rusçam ve neredeyse hiç olmayan Adigecem ile
anlaşmaya çalıştık...
İsteyince anlaşılıyordu herhalde...

İki sene kaldım Kiev’de ama bilinçaltımda bir engel vardı,
öğrenemedim Rusça, oysa bana çok kapı açabilirdi...

Bir Adige, Maykop’tan akordiyon çalıyor.
İki Ermeni, Maykop’tan, biri düdük, biri klavye çalıyor.
Bir Azeri, bir Özbek, bir Ukraynalı... Hepsi dans ediyor.

Gorets’de sadece yemek yok, müzik ve dans ziyafeti var...
Çok gittim. Canım, güzel müzik, yemek ve dans istediğinde gittim
Gorets’e...

Ermeni olanlardan birisi Marat...
Türkçe biliyordu, Azeri gibi konuşuyordu ama çok iyi
anlaşıyorduk...

Her gelen, ondan düdükle çaldığı ‘Sarı Gelin’ türküsünü
istiyordu...
Usanmadan çalıyordu, kaç defa...
Bazen Ararat içiyordum, yanında metal kulplu bir muhafaza içinde
cam bir bardakta çay içiyordum.
Çay şekersiz...

Artık zaman zaman sadece kumda kahve içmek üzere bara gidiyorum...
Sıcak kumda kahvenin tadına doyamıyorum...

Kievski denen tavuktan bir tane yedim ama bu restaurantta bir çok
defa Kafkas yemekleri yedim...

Marat bana Maykop’tan bir hediye gönderdi...
Ubıhlar için bir beste yaptım dedi...
Senin özelinde bir beste yaptım dedi...
Kızı Tamara bilsin, babası bir beste yaptı Ubıhlar için...

Patatesli, mantarlı haluj gibi bir hamurları olurdu
Ukraynalıların...

Verniki
Ayrıca sokaklarda köyden gelenlerin sattığı, dağ çileği, mantarı
ve böğürtleni olurdu...
Bana demişlerdi ki, Çernobil’den dolayı dikkat et yediklerine...
Özellikle dağ çileği ve böğürtlen radyasyonu en çok emen
meyvelerdir o yüzden, bu ikisini yemeyin dediler...
Dikkat ettik ama nereye kadar...

Bazen masada haydi 100 gr...
Bazen bir başka masada haydi 50 gr...

Sona gelmeden, 100 gr ve 50 gr arasında bir şeyler atıştırmak
isteyen olabilir...
Hiç ummadığım bir anda, peynire ‘Adighe Sir’ denildiğini duyunca,
şaşırır ve hemen peyniri ister ve tadına bakardım...

Keyiflenip, bir kaç kadeh içtikten sonra kurtulacağımı
zannederdim...
Meğer daha ‘Paşhasok’ varmış...
Yolluk derlermiş...

Bilene kadar Kafkasya’da...
Narzan yerine Borjomi içtim.
Lıhnı yerine Teliani içtim.

‘Beyaz Dantelli Kadınlar’ memleketinde, Çernobil faciasında çok
ölen oldu...
Beyaz dantelli kadınlar, kişiyi hedef alıyorlardı...
Çernobil tüm insanlığı hedef aldı.
İlk sızıntı olunca... Bir bulut sızıntı olmuş ve dolaşmış tüm
Ukrayna’yı.

Çernobil’e gittin mi ?
Gitmedim, hiç merak etmedim...
Betonun, radyasyon olduğu yere gitmek istemedim...
Kar beyazının, griye döndüğü zamanları hiç sevmedim...

Ermeni kanyağı, sarhoş yapmasın diye beni, yanında şekersiz çayı
içtim...
Gorets isimli restaurant, kestane ağaçlarıyla dolu büyük cadde ile
nehrin yanında, sessizce dolaşmayı tercih ettim, Çernobil’e gitmek
yerine... |