...................
...................

UKRANİYE

Aralık  2012

                         
...................
 
...................

Artık alışkanlık haline gelen, rutin gece sohbetimizi yapıyoruz yirmi yıllık arkadaşımla...



Sadece o değil, eşi ve kızı da arkadaşım artık...

Onlarla da sohbet ediyoruz...



İçen adamdan zarar gelmez, kilit kelimeydi önceleri...



Bu akşamın sorusu geldi...

Çernobil'e gittin mi ?



İki sene Ukrayna’da yaşadım, yaklaşık on sene önce...

Ferit Berzeg’in cenazesinde Söğütlüçeşme'den, hekimbaşı mezarlığına giderken Ümraniye diyeceğime Ukraniye demiştim...

Tebessüm ile andım seni yine Ferit Ağabey...



Keşke güzel bir müzik eşlik etse yazıya, kim bilir belki eşlik eder...



İki sene Ukrayna’da yaşadım, yaklaşık on sene önce...

Kiev...

Mina Urgan'ın deyimiyle şehrin içindeki park değil, ‘parkın içindeki şehir, Kiev’...



En büyük caddesi, hafta sonları gündüzleri trafiğe kapalı...

En büyük caddesinde devasa kestane ağaçları var, sağı sollu...

Çok keyif alırdım o cadde boyunca gezerken...

Khreshchatyk...



Biraz öncesinde, Shota Rustavelli sokağından başlardım ana caddeye doğru yürümeye...

Şiir gibi bir sokaktı Shota Rustavelli sokağı...

Savaşlar yıksa da sokaklarını, toparlanmıştı tekrar sokak, güzel binalarıyla güzel dükkanlarıyla.

Sokağın tam ortasında yer alan sarı renkli, Kiev’in merkez sinagogunun yanından geçerken, biraz yavaşlardım... Belki içerden bir müzik sesi gelir, dinlerim biraz Kleizmer düşüncesiyle oyalanırdım önünde...

Bazen sinagog karşısında, koşher menü satan büfeye girip bir şeyler alırdım atıştırmak için...

Yazın, köşe başında satılan kvas tankerinden buz gibi kvas içerdim...

Kvas, bayat esmer ekmekten yapılıyor, limonata gibi soğuk soğuk yazın iyi gidiyor...



Kvas denilince paylaşayım istedim...

Bu aralar önceleri pek haz etmediğim bir köşe yazarının Ubıh olduğunu öğrendim, neden bilmem Ubıh olduğunu öğrendiğim zamandan beri bir sempati duymaya başladım kendisine...

Twitter kuşundan öğrendim...

İlk mesajı şöyleydi:

Bir Ubıh olarak kalbim Taksim’de...

İkinci mesajı şöyleydi:

Boza: Bir Ubıh içkisi...



Ahmet Hakan, Ubıh olduğunu yazdı...

Sordum kendisine Çernobil’e gittin mi ? diye, cevap vermedi... Sordum Ubıhça duymak ister misin ? diye, yine cevap vermedi...

Olsun varsın ben kefir de, maksime de seviyorum...

Yazın kvas seviyorum...



Yazın kvas ile, kışın koşher satan büfede oyalanmama karşın çoğu zaman hiç müzik sesi gelmezdi sarı renkli sinagogdan...

En çok güneşli güzel havaları severdim, o günlerde sinagog düğünleri olurdu, sinagog terasında...

Düğünleri görünmesin diye branda çekerlerdi terasına. Müziğin duyulmasını engelleyemezlerdi ama...

Tüm sokak müzik dinlerdi, düğün olduğu zaman. Gelen geçerdi sessizce sokaktan ama Kleizmer seven ben, mest olur bazen bir yere oturur, bir de bira alırdım elime daha da keyifle dinlemek için...



Çok Musevi yaşardı Kiev’de, ya da ben çok geçtiğim için Shota Rustavelli sokağında yer alan sinagog önünden, çok görürdüm siyahlar içinde dolaşan o Musevileri...

Siyah giyinen ve ‘hasidic’ denilen Musevilerin, İsrail dışında en çok gittikleri yerlerden birisidir Ukrayna...

Daha önce bu kadar çok ‘hasidic’ Musevisini, Manhattan’da W 47th St denen sokakta görmüştüm...

Akşam vakti, külüstür bir okul otobüsüne binip gidiyorlardı Brooklyn’de yer alan evlerine...

Elleri altın, elmas, pırlanta içindeyken gün boyu, akşam o külüstür otobüse doluşuyorlardı...

Oysa F treniyle benim gayet rahat gidilebildiğim Brooklyn’de, Park Slope Prospect Park civarında köpeklerini gezdiren Paul Auster olurdu akşam vakitlerinde, ben beni bekler zannederdim. Dindar olmayan Auster meğer külüstür okul otobüsünden inen siyahlı ‘hasidic’ Musevileri beklermiş biraz gülmek için.



Neden bu kadar çok Musevi var, öğrenmiştim...

Kiev yakınlarında Uman denilen kent...

Her sene Musevi erkeklerin, erkek çocuklarıyla bir nevi hacı olmak için topluca gittikleri bir yermiş bu Uman kenti. Bu kentte bir hahamın mezarının da olduğu bir Musevi mezarlığı varmış...

Sovyet öncesi başlayan bu hac ziyareti, Sovyet döneminin ilk başlarında da gizlice yapılmış, gizlice yapılmasına rağmen, gizli servis KGB tarafından fark edilen Museviler, Sibirya’ya sürülmüş...

Bu cezalandırmalar neticesinde hac ziyaretleri kesintiye uğramış, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte tekrar başlamış...

İşte sadece Ukrayna’da yaşayanlar değil, özelde İsrail’den olmak üzere dünyadan bir çok Musevi, hac için buraya geliyormuş...

Hatta bazı dönemlerde İstanbul’dan Kiev’e giderken, uçağın neredeyse tamamının, ‘hasidic’ denen Musevilerden olduğunu hatırlıyorum...

Bu yolculuklarda dikkatimi çeken bir ritüel oluyordu...

Kısaca anlatacağım ama nasıl olacak bilmiyorum. Benim itinayla yazdığım o ‘kısa’ cümlelerle sanırım anlaşılır...

Olmadı, anlaşılsın diye fotoğraf koyacağım...



Bu ritüel hatırladığım kadarıyla şöyle oluyordu...

Kabin görevlisi daha önceden, haham tarafından okunup üflenen ve mühürlenen ‘koşher’ yemek denilen yemekleri talep eden yolcuya sunuyor, yolcu yemeğin üstünde yer alan mührü kırarak tepsinin kapağını açıyor, içindeki duayı alıyor ve kabin görevlisine tepsiyi kendisine ısıtarak ikram etmesi için geri veriyor...

Umarım anlaşılmıştır, gerek kalmamıştır fotoğraflara.

Bu kısmı neden anlattım, yıllar sonra karşıma espri konusu olarak çıkacağı için...
Bu, bence komik olan ritüeli arkadaşlarıma anlattığımda, sen de bundan sonra böyle istersin artık demişlerdi...

Hatta hahambaşı seçiminde sana oy bile çıkar, diye dalga bile geçtiler...



Yıllar sonra bir kurban bayramını arkadaşlarımla birlikte kutlamak üzere yaşadıkları Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne giderken, uçakta özel menü isteme ihtimalime karşın beni uyardı arkadaşlarım, sakın koşher menü isteme diyerek...

Ama tekerlek tekerlek isli peynir ve ‘yenisinden’ bir kaç şişe götürebilmiştim.



Lahor'da kurban bayramında, bir karga bir kurbanın boynuzunu bahçeye düşürmüştü...

Madrid’te ise, çifte kumrular vardı bahçede...



Neyse dönelim tekrar sokağımıza, Shota Rustavelli sokağına...

Şiir gibi sokağa...



Bazen o soğuk Kiev günlerinde at görünümlü bir köpek görürdüm sokakta...

Ovcharkas...

Ovcharkas denilen Kafkas köpeği, üstünde gri tonları hakim, boynuna demir zincir vurulmuş halde, nerdeyse boyları bir, yaşlı bir amcaya emanet edilmiş olarak yürürdü...

İkinci dünya savaşının bombaladığı Shota Rustavelli’de...



Bırakın at görünümlü Ovcharkas gördüğüm zamanı, yavru köpeklerden bile korktuğum için, Ovcharkas’ı görünce kaldırım değiştirir, hatta mümkünse güya kimseye çaktırmadan yavaş yavaş kaçardım oradan.

Ovcharkas ise, kimseyi dikkate almadan, yanında yaşlı adamla vakur bir şekilde yürüyerek sokağa girdiği zaman, sokaktaysam şayet sokağın diğer tarafından çoktan uzaklaşmış olurdum...

Ovcharkas üstündeki gri tonlar, ben bu şehre yabancı değilim derdi...

Havanın gri, binaların gri olduğu bu şehirde, bembeyaz olan kar bile, bir iki gün içinde griye dönerdi...



Besarabya Pazarına girerdim, Khreshchatyk öncesinde...

Sebze diye bir iki patlıcan, bol bol lahananın olduğu, biraz elma, biraz hurmanın olduğu bu pazarda dolaşmaktan oldukça keyif alırdım...

Buranın hurmaları elma gibi sert olmasına karşın, ağızda kekremsi tad bırakmazdı...

En çok Hazar Denizi’nin İran bölgesinden çıkan havyarlarının satıldığı bölümü severdim. Londra’da, Paris’te binlerce dolara satılabilen, bir çok çeşidi olan havyarları, hele hele Şah ailesinin yediği Beluga Havyarı’nı çok ucuza satın alırdım...

Evde olmasına karşın Besarabya pazarına her gidişimde bir kaç çay kaşığı tadına bakardım, ne de olsa tadımlıklar bedavaydı...

Khreshchatyk...

Caddeye soldan girer, sonuna kadar giderdim. Caddenin en sonuna varınca, bu sefer sağdan girer en başa kadar dönerdim...

Caddede neler neler vardı...

Devasa kestane ağaçları...

Devasa binalar...

Devasa anthemli bayraklar...

Devasa meydanlar...

‘Maidan’ Nezalezhnosti, denen ‘meydanı’ ile cadde kendini gösterirdi...



Caddenin gölgesinde kalan bir meydanda, Ivana Franko Meydanında...

Ulusal Drama Tiyatrosu vardı...

Güzel bir bahçeye bakardı, dram tiyatrosu...

Ünlü yönetmenin yönettiği, bir tiyatro geliyor diye duyurusu vardı bir gün kapısında...

Londra’dan, ünlü Shakespeare yorumcusu, Kiev’e Shota Rustavelli Tiyatrosu’nu getiriyor diyordu duyuruda...

İtiraf ediyorum, Shakespeare nasıl yazılıyor diye baktım sağa sola... Bu tür şeylerde hatam çok olur çünkü...

Neyse dönelim tekrar ünlü yönetmene ve tiyatroya...

Robert Sturua...

Shota Rustavelli Tiyatrosu...

Yönetmen ve tiyatrosu...



Hani az önce önünden geçtiğim, sokağa ismini veren, Shota Rustavelli’nin şiir gibi tiyatrosu geliyordu Kiev’e.

Bakalım nasıldı tiyatrosu şairin...

Daha önce Kiev Ulusal Opera’sına, Moskova’dan Bolşoy gelmişti, demek Bolşoy o kadar çok ‘büyüktü’ ki, koskoca opera binası, getirdikleri dekorun perdesi karşısında KÜÇÜK kalmıştı.



Bir Shakespeare oynayacaklardı, bir de kendi ülkelerinden bir oyun oynayacaklardı...



Hemen bilet aldım...

Heyecanla beklemeye başladım...

Çok şık giyinerek gelenler, yerlerini almadan önce paltolarını vestiyere veriyorlardı...
Peşinden oyunun programını alıyorlardı eğer isterlerse, antrakt sırasında şampanyalarını birer parça çikolata ile yudumlamak isteyenler, tiyatro büfesine siparişlerini vererek, zamandan kazanıyorlardı.

Yerlerine geçtikleri sırada, bozuk paralarla koltuk önlerinde duran dürbünü, oyun sırasında kullanmak üzere kiralıyorlardı ve oyun sonrasında kimse dürbünü cebine koymuyor yine yerine bırakıyordu...

Oyun başlamadan önce, bu oyuna mahsus olmak üzere kulaklık verdiler izleyenlere...

Çünkü oyun Gürcüce olacaktı...

Gelenlerin büyük bölümü kulaklıkla izliyordu, geri kalan kısmını ise Kiev’de yaşayan Gürcüler oluşturuyordu.

İzlemeye gelenler arasında daha hiç tiyatro izlemeden, tiyatroda rol oynamış olan bir Ubıh vardı...



Yıl Bindokuzyüzyetmişdokuz, Siirt...

Siirt Kız Meslek Lisesi, okulun yıl sonu müsameresi var...

Bir piyes sahneye konacak...

Tüm roller dağıtılıyor, Zübeyde Hanım, Mustafa’nın dayısı, Makbule...

Hepsi Kız Meslek Lisesi öğrencileri...

Bir istisna var, Kız Meslek Lisesi öğrencilerinin alamadığı bir rol...

Mustafa rolü...

Siirt Kız Meslek Lisesi karşısında yer alan Siirt Atatürk İlkokulu öğrencileri arasından
bir öğrenci seçmeye geliyorlar...

Anadolu Lisesi sınavları olduğundan dolayı beşinci sınıf öğrencilerini muaf tutuyorlar bu seçmelerden, dördüncü sınıflar arasında ise bizim sınıfa, 4A sınıfına geliyorlar.
Gelen kız meslek lisesi öğretmeni, bizim öğretmenimize bahsediyor projeden...

Çalışkan bir çocuk olsun diyor...

Sınıf öğretmenimiz Perihan Öğretmen, hemen sınıfın en çalışkanı olan ama aynı zamanda içine epey kapanık olan Halil’i gösteriyor...

Gelen öğretmen biraz dışa dönük olunca diye bahsedince, öğretmenimiz O baKAN gözleriyle gizli bir mesaj veriyor.

Bunu da yeni öğrendim, hani ilk öğrendiği kelimeleri yerli yersiz kullanan çocuklar misali, bende kullandım bu yeni deniz yolunu...



Ben çabuk öğrenen birisi olarak, önceden yeşil paltomu vestiyere verdim. Büfeden bir şey almadım, antrakt zamanında kuyruğa girmeyi göze aldım...

Belki bir kadeh Ermeni kanyağı, yedi yıldızlı Ararat’ı içerim...

Shakespeare’in memleketinden, Churchill’de çok severmiş Ermeni kanyağını...



Kulaklık almayan ve Gürcü olmayan bir tek ben vardım sanırım...

Önümde Gurdjieff bıyıklarıyla, koyu yeşil takım elbise giyen, içindeyse iç ceketi olan birisi vardı...

Nasıl olduysa konuşmaya başladık...

Ubıh olduğumu söyledim...

Siz, Muhacirsiniz değil mi ? dedi...

Ubıh olduğumu ama annemin ise Abhaz olduğunu ilave ettim...

Konsolosum dedi...

Daha fazla bir şey konuşmadık...

Oyun başladı...

Bitti...

İlk oyunda sakat yaşlı rolünü oynayan bir oyuncunun, ikinci oyunda genç bir delikanlı olduğunu görünce şaşırdım kaldım...



Atilla bahsetmişti bana, Abhazya’yı kastederek, burada herkes oyuncu demişti...



Oyun sırasında acıktığımı hissettim...

Belki Ermeni kanyağı iştah açıcı oldu bana.



Seneler geçti...

Ünlü şairin tiyatrosunun yönetmenliğini yapan Robert Sturua’nın, lideri Sakaşvili için Gürcü değil, Ermeni olduğu için istemiyorum onu demiş...

Özrü kabahatinden büyük olmasa gerek. Rus olmayan bir lideri Ruslar veya Ermeni olmayan bir lideri Ermeniler isterlerse, ben o zaman özür dilerim, demiş.



Acıktığım için, kestane ağaçları dolu caddeden geçerek, kendimi rahat hissettiğim bir mekanda buldum...

Gorets... Dağlı...

İlk gördüğümde de bu restaurantı, dalmıştım içeri...

İçeri girerken önce Maykop’un ambleminin olduğu duvara asılı, tahta bir oyma karşıladı beni...

İçim içime sığmıyordu...



Loş bir ortamdı Gorets...

Biraz korku tüneli gibi...

Gizemli...



Ahşap olan masa ve sandalyeler dikkati çekiyordu ilk...

Duvarda yer alan objeler, içi doldurulmuş kuşlar...



O kadar çok şey dikkatimi çekiyordu ki...

Tabaklar oldukça büyüktü ve kenarlarında rengarenk süslemeler vardı...



Müzik çalıyordu inceden inceden...

Azeri müziği çalıyordu...

Başka müzik yok mu ? dedim...

Var dediler...

Ne müziği var, dedim...

Gürcü müziği var, dediler.

Başka ?

Ermeni müziği.

Başka ?

Adige müziği...



Garson, tamam Adige müziği çalacağım, dedi...

Peşinden, Adige bir arkadaş var, Maykop’tan geldi, dedi...

Nerede ? dedim.

Yakında. Çağıracağım şimdi, dedi...



Biraz bekledim, yemeğim bitmemişti daha...

Hınkal söylemiştim...



Geldi...

Tanıştık...

Akordiyon çalıyorum dedi...

Yok denecek kadar Rusçam ve neredeyse hiç olmayan Adigecem ile anlaşmaya çalıştık...

İsteyince anlaşılıyordu herhalde...



İki sene kaldım Kiev’de ama bilinçaltımda bir engel vardı, öğrenemedim Rusça, oysa bana çok kapı açabilirdi...



Bir Adige, Maykop’tan akordiyon çalıyor.

İki Ermeni, Maykop’tan, biri düdük, biri klavye çalıyor.

Bir Azeri, bir Özbek, bir Ukraynalı... Hepsi dans ediyor.



Gorets’de sadece yemek yok, müzik ve dans ziyafeti var...

Çok gittim. Canım, güzel müzik, yemek ve dans istediğinde gittim Gorets’e...



Ermeni olanlardan birisi Marat...

Türkçe biliyordu, Azeri gibi konuşuyordu ama çok iyi anlaşıyorduk...



Her gelen, ondan düdükle çaldığı ‘Sarı Gelin’ türküsünü istiyordu...

Usanmadan çalıyordu, kaç defa...

Bazen Ararat içiyordum, yanında metal kulplu bir muhafaza içinde cam bir bardakta çay içiyordum.

Çay şekersiz...



Artık zaman zaman sadece kumda kahve içmek üzere bara gidiyorum...

Sıcak kumda kahvenin tadına doyamıyorum...



Kievski denen tavuktan bir tane yedim ama bu restaurantta bir çok defa Kafkas yemekleri yedim...



Marat bana Maykop’tan bir hediye gönderdi...

Ubıhlar için bir beste yaptım dedi...

Senin özelinde bir beste yaptım dedi...

Kızı Tamara bilsin, babası bir beste yaptı Ubıhlar için...



Patatesli, mantarlı haluj gibi bir hamurları olurdu Ukraynalıların...



Verniki

Ayrıca sokaklarda köyden gelenlerin sattığı, dağ çileği, mantarı ve böğürtleni olurdu...

Bana demişlerdi ki, Çernobil’den dolayı dikkat et yediklerine...

Özellikle dağ çileği ve böğürtlen radyasyonu en çok emen meyvelerdir o yüzden, bu ikisini yemeyin dediler...

Dikkat ettik ama nereye kadar...



Bazen masada haydi 100 gr...

Bazen bir başka masada haydi 50 gr...



Sona gelmeden, 100 gr ve 50 gr arasında bir şeyler atıştırmak isteyen olabilir...

Hiç ummadığım bir anda, peynire ‘Adighe Sir’ denildiğini duyunca, şaşırır ve hemen peyniri ister ve tadına bakardım...



Keyiflenip, bir kaç kadeh içtikten sonra kurtulacağımı zannederdim...

Meğer daha ‘Paşhasok’ varmış...

Yolluk derlermiş...



Bilene kadar Kafkasya’da...

Narzan yerine Borjomi içtim.

Lıhnı yerine Teliani içtim.



‘Beyaz Dantelli Kadınlar’ memleketinde, Çernobil faciasında çok ölen oldu...

Beyaz dantelli kadınlar, kişiyi hedef alıyorlardı...

Çernobil tüm insanlığı hedef aldı.

İlk sızıntı olunca... Bir bulut sızıntı olmuş ve dolaşmış tüm Ukrayna’yı.



Çernobil’e gittin mi ?

Gitmedim, hiç merak etmedim...

Betonun, radyasyon olduğu yere gitmek istemedim...

Kar beyazının, griye döndüğü zamanları hiç sevmedim...



Ermeni kanyağı, sarhoş yapmasın diye beni, yanında şekersiz çayı içtim...

Gorets isimli restaurant, kestane ağaçlarıyla dolu büyük cadde ile nehrin yanında, sessizce dolaşmayı tercih ettim, Çernobil’e gitmek yerine...

                         

...........................................................................................................

...........................................................................................................

cc-turkiye@circassiancenter.com

...........................................................................................................

Oubykh'un diğer mektupları

...........................................................................................................