|
Gece çok geç saatte gidiyor mektup...
Demlenmeden...
Eksik, gedik...
Hatalı, yanlış...
Olsun, belki sabah vazgeçerim göndermekten, kim bilir...

Sabah en az, üç çalar saat ile uyanıyorum. Uyanıyorum ya, ne fark
eder üç beş, yeter ki uyanayım...
Sabahın altısı...
İki kişi, aynı sülaleden...
Biri denize Akua’dan bakan...
Biri denizden Akua’ya bakan...

Sabahın altısında...
Sohum uyuyor diyor, denizci...
Buyur gel gemide kahvaltıya, diyor...

Öncesinde...
Kerç Boğazı sığ olduğu için, geçerken yükü yok geminin...

Sis var göremiyorum Sohum’u diyor...
Sohum uyuyor, sabahın bu erken saatinde...
Bir parça peynir, bir parça ekmek...
Eğer varsa bir de demli çay...

Ama acele ederim ben, çay demli olmasa da olur...

Püfür püfür esen güvertede...

Bir kayık çekimi sahil...
Çegem Kafe'de bir kahve. Keser mi kesmez, bir kaç kahve...

Yengeçler var sahilde...
Gün doğmadan taşların üstündeler...
Dalga geldikçe üstüne yengeçlerin, parıldıyor renkli kabukları
güneş olmasa bile...

Dün gece uyuyamadım, mektup iyice uykumu kaçırdı...
Dün gece uyumamıştım, mektubu okurken uyuya kalmışım...

Sis bir yorgan gibi üstünü örtmüş Sohum’un, sabahın bu saatinde...
Gel beraber kahvaltı yapalım diyor, Akua’ya denizden bakan
denizci....

Sohum'un ötesinde dağlar...
Dağlar hep uyuyor...
Yazın yeşil ince bir örtüyle, kışın kalın beyaz bir yorganla...

Pitsunda koyunda, bana eşlik eden yunus...
Hani nerdesin demek için, derin boğaz Boğaziçi’ne gelmiş, yükü
var...
Çengelköy, Beylerbeyi, Kuzguncuk...
Köy köy, dolaşıp bakar olmuş bana...
Sabah, daha gün doğmadan
Ağır ağır yüküyle geçerken boğazı yunus, yüzeye her çıkışında
derisi parlar olmuş, güneş henüz doğmasa bile...
...Yunus’un derisi Boğaziçi'nde parlıyor...
...Yengeç’in kabuğu Akua'da parlıyor... |