|
Ne zaman gidip, ne zaman geldi
anlamadım bile...
Ateş hızıyla geri geldi.
Bildiği için sanırım, aceleci olduğumu, hemen göndermiş...
Gece gece, ‘yeni sesimiz’ paylaşınca dayanamadım.
Düşünce olduğu için paylaştım, benzer hatta aynı olduğu için...
Biraz ‘Gül’ bahçesine keyif versin diye, ilaveler var...
Yoksa tekrar tekrar okumaz mektubu...

Birden fazla okunmaz, bir defa yazılan...
Şimdi başlıyoruz...

Söylemiştim...
Kapısında beklerken, heyecanlıydım...
Bir zamanlar eski patronum alay etmişti...
New York'ta... Londra'da...
Ne yaptın sen böyle diye...

Müzede yerinden hareket etmeyen taş ziyareti yerine...
Taş gibi yüreği olan, müzede değil ama müzelikleri ziyaret
etmiştim...
New York'ta... Londra'da...

Hadi konuş görelim dediler...

Bence, kendisinin konuşmasından ziyade, önemli olan,
konuşabilmemize, dili dile getirebilmemize sağladığı katkı diye
düşünüyorum...

Öyle düşündüğüm için sordum: Sizin gibi birilerini bulmak gerekir
mi?
Bilemiyorum, tabii ki damat olması, gelin olması beklenemez
hepsinin ancak uzağa gitmenize gerek yok, yakındaki uzak
bildiğinizden de çok ilgi duyan var, dedi...

Bayrak çizenler, dost eli uzatanları tarih yazacak...
O geceyi tarih yazdı bile, en azından yanında duran genç nefesler
yazacaklar...
Şimdi bilmeseler bile, bilecekler tarih olduğunu er veya geç.

Hikâyesi olmalı herkesin...
Hikâyemiz var,
Göğsümüz körük misali, anlattığımız da hikâyemiz...
Süklüm püklüm olduğumuzu anlattığımız da hikâyemiz...

Hikâyesine sahip çıkmalı insan...

Acele işe şeytan karışır...
Benim hikâyeme de çok karışıyor, girmediği hikâyem yok gibi...

Alfabe ilgimi çekti, o yüzden başladım, dedi...

Hepsinin ayrı bir alfabesi var, ilgimi çekti alfabeler...

Bir çiçek, bir plaket, iki kolye verildi...
Çiçek, beş hafta misafir olduğu evin sahibine gitti...
Plaket, anlamlı oldu, arşivinde başköşede olacağı kesin...
Bir kolye, bir kızına
Bir kolye, diğer kızına

Otuz sekiz yıl, merak edileni sordu evinde kaldığı...
Aldığı cevap sayesinde, sonunda gerçeği öğrendik dedi, sevinçle...

Dil işi kulağa, el işi göze hitap etti, bütün bir gece boyunca...

Taktım bu Boğaziçi'ne...
Ne yapayım seviyorum, elimde değil...

Hiç değişmemiş yıllar boyunca...
Ağaçlar aynı, binalar aynı...

Tek değişen diyebileceğim...
Eski tanıdıklarımın ak düşen saçları...

Eskiden bu kadar çok kedi var mıydı bu okulun bahçesinde?..
Her yerdeler...
Öğrenciler, gelip gidiyorlar...
Kediler ise mesken tutmuş Boğaziçi'ni...

Bir öğrenci geliyor kantine, aç bir kedi var, ne alabilirim,
diyor...
Burada okumak varmış, en azından kedi olmak varmış burada...

Sabahın erken saatinde...
Sis kalkmış, güneş az biraz gösterirken kendini...
Kediler, bir bardak demli çayı içirtmiyorlar bile...

İmza alıyorum...
Kitap için...
Hem hediye hem de imzalı olduğu için daha da önemli bir yere
sahip...

Köşemde yerini alıyor...

Çok uzun zaman beklemeden, görüşelim diyoruz, vedalaşırken...

O sabah söz veriyoruz...
Kumda sade kahve içeceğiz...

Sivas'ta, sipariş alırken demişlerdi...
Delikanlının ekserisi, sade içer kahveyi...
Mecburen herkes sade söyledi, sipariş verirken...

Cemre'ye vereceğim söz gibi...
Kumda, kahve içeceğiz...
Değirmen var...
Fincan var...

Madem benim gibi aceleci bir adam var huzurunuzda...
Demli bir çay bir nimet, bu durumda...
Bir kadeh Çegem bir nimet, bu durumda...
Kahve bile bir nimet o zaman...

Maçara tam bana göre...
Beklemeden, hemen içebilmek 'maçara'

Davetini çok daha önce almıştım.
Marifet doğru zamanda gitmek, marifet doğru zamanda düşmek...

Bana kalsa 'koruk' toplarım...
Ekşi ekşi, suyunu çıkarmaya bile tahammülüm olmaz...

Ulaşıyor mu?
Ulaşmıyor mu?

Sağ salim olsunlar...

Ben size, öğretemem...
Ben sizin, öğrenmenizi sağlarım...

Bakmayın sadece kâğıt üstünde olduğuna...
Hissettiklerim ve bunun manevi değeri, kâğıt üzerine yazılanlardan
daha güçlü...
Hem de hiç silinemeyecek kadar...

Yokuş aşağıya doğru iniyorum...
Aşiyan'dan geçerken...
Yıldız'ın mezar taşı gündüz vakti ışıldıyor, ağaçlar arasından...
Sesleniyor bana sessizce...
Ben, müzede olan taştan daha değerliyim. Sanma ki her mezar taşı
öyle, asla...
Çünkü, 'düşüncesi yaşayan', mezar taşıyım ben...

Yüzkırksekiz’in mimarı...
Yüzkırksekiz’in mimarları...
Yüzkırksekiz’in yaşayan düşünceleri...
Hep bir elden sahip çıktı, ‘düşünceleri yaşayan’ mezar
taşlarına... |