|
Keşke kanadım olsa
Uçsam
Özgürce gidebilsem uzaklara
Elden, kendim verebilsem söyleyeceklerimi...

Genelde Tünel’den giderdim...
Kadıköy'e, oradan Turan Emeksiz vapuruyla Karaköy'e geçerek,
yeraltı çarşısından Tünel'e varırdım...
Kulaklarımdan ses gelirdi basınçtan olsa gerek...
Tünel meydanından giderdim.
İstiklal Caddesi boyunca...

Cadde-i Kebir...
Kebir Defteri gibi...
Kabir Defteri gibi...

Nur-u Ziya Sokak
Sokağa girdikten bir süre sonra, yokuşun bitip tekrar başladığı
yerde, demir bir kapı vardır.
İşte o kapı karşılar beni...

Fransız Sarayı...
Kapıdan girince çıkar tüm ihtişamıyla...
Ortada kocaman bir bahçe, gerisindedir o güzel bina...

Liberte, egalite, fraternite
Özgürlük, eşitlik, kardeşlik

Tepesinde bir bayrak vardır...
Kırmızı, mavi, beyaz...
Üçleme...

Binayı görünce aklıma hep ‘Stefan’ geliyor...
Stefanos Yerasimos...
Erken gitti Yerasimos...
Bir başka erken giden, Tarık Cemal Kutlu yüzünden ‘çeviri’ yapmaz
olmuştu...

Binayı solda bırakıp biraz daha sağa doğru, yokuşa doğru
ilerliyorum...
Dik yerleştirilmiş deniz taşlarından yapılan, yokuş bir yoldan
geçiyorum...

Dil Oğlanları...
İşte çok kültürlü bir coğrafyada konuşulan diller var burada...
Duvarlar arasında...
Yaşayan, yaşamayan diller...

Mouradgea... Muratcan...

Çevirmen yalancıdır dedi bazıları...

Dil Oğlanları...
Doğuyu batıya, batıyı doğuya anlattılar...

Fransızlar kurdular...
Dil Oğlanları denildi adlarına...
Muratcan oldu Mouradgea adı...

Fransız Anadolu Araştırmaları Merkezi
Öncesinde
İki Georges çalıştı..
Dumezil çalıştı...
Charachidze çalıştı...

İki Alexandre çalıştı...
Bennigsen çalıştı...
Toumarkine çalıştı...

Büyük kolonları olan, kedileri çok olan binada, çok eski alafranga
tuvaletler var...
İçinde çiniler var alafranga tuvaletlerin...

En son George Hewitt geldi binaya...
Kediler, hem Boğaziçi’nde hem Dil Oğlanları binasında yalnız
bırakmadı onu...

Dar merdivenlerden en üste çıkınca...
Devlet-i Aliyye-yi Osmâniyye...
Kubbealtında karşınıza çıkıyor...
Göz alabildiğine kadar uzaklara gidiyor...
Deniz...
Bir okyanus bir yanda, bir toprak diğer yanda...

Dede... Karl Marx
Kız torun... Frederique-Longuet Marx
Dede sevmiş Kafkasya’yı...
Kız torun sevmiş Kafkasya’yı...

Alexandre Bennigsen... Baba
Marie-Broxup Bennigsen... Kız evlat
Baba sevmiş Kafkasya’yı...
Kız evlat sevmiş Kafkasya’yı...

Alexandre Tourmarkine... Baba
Albina Toumarkine... Kız evlat
Baba sevmiş Kafkasya’yı...
Gerek kalmamış kızın sevmesine...
Kızın kendisiymiş Kafkasya...

Dün haber geldi...
Marie-Broxup Bennigsen...
Terk eylemiş bu diyarı...

İşte görmüştüm bu ünlü kadını bir defa, yetti bana...
Elinde bir sigara...
İçine çekiyordu dumanı, derin derin...
Sanki denizden gelen esintiyle daha derin nefes alıyordu...

Büyük bir nefesti...

İstanbul’u fetheden Fatih’i, isim almış bir medreseden, bir
müderris olsa gerek...
Sordu...
Akademik kimliğiniz nedir ?

Ben akademisyen değilim, ancak akademisyen olan ve Osmanlı
arşivlerinde çalışan babam Alexandre Bennigsen’den alıntı
yapıyorum...

Utanan müderris, kabahatini örtercesine methiye düzmüştü
Marie-Broxup için...

Central Asian Survey...
Central Asia and Caucasus Chronicle...

Derin bir nefes daha aldı sigarasından...
Soğuk bir aralık, bir kapıdan girdi...
Aralık ayında ölüm, bedenini ve ruhunu ayırdı onun...

Haberi bir kanatlı getirdi...
Kanat takan, yeryüzünde yaşayan bir melek getirdi haberi...

Şimdi sessizce o binadan çıkıyorum yavaş yavaş...
Sonra o bahçeden çıkıyorum...

Kanatlanıp uçamadığım için tırmanıyorum yokuş boyunca... |