|
Düğün fotoğrafı hediye geldi...
Şimdi gelen diğer hediyelerin arasında duruyor...
Kırmızı cam uğurböceği, kırılmadı hâlâ...

Gelen hediye badem ezmesi, Datça'nın bademlerinden yapılmış...
Bir gecede bitmişti. Tahtadan kutusu şimdi ilaç kutusu oldu...

Bekliyordum, bir yere gitti diye...
Yok gitmemiş...
Buradaymış...
Pat diye çıktı karşıma...
Bir kum tanesiyim dedi...
İnanmadım doğal olarak...

İlk sendikalı pastane...
İlk greve giden pastane...
Ermeni patron asma katında otururdu pastanenin, oturduğu yerde bir
pencere vardı. O açık pencereden yandan bacakları, ayakları
gözükürdü... Koltuğunun arkasında bir iple neredeyse kırk beş
derece açı yapacak şekilde, yere bakan Mustafa Kemal’in resmi
duvardaydı...
Açık pencere önünde oturan adamın yürüdüğü yerden üst üste duran
paskalya çöreklerinin üstüne toz gelir mi acaba diye
endişelenirdim...
Greve giden sendikadan sonra porsiyonları küçüldü...
Şimdi canı isteyen olur belki ama...
Çatalla profiterol yedikten sonra, en zevkli kısmı tabağı beyaz
yapana kadar kazımaktı...
Bir Ermeni teyze bir Rum kızının falına bakıyordu...
Kahve falı gibi, tabakta arta kalan profiterol sosundan çıkan
şekilleri okuyordu Ermeni teyze...

Daha henüz tarot yok...
Daha henüz bu kadar çok muskacı yok...
Daha henüz İnci’nin yanında, devamlı film oynatan sinema
kapanmamış...
Kapısında tezgâhta tatlı satılan sinema...

O ucuz, belki de bayat, sokak tatlısının aksine, İnci’nin
vitrininde lezzetli görüntüleri olan tatlılar var, renkli renkli
meyve ezmeleri var...

Akide şekeri, çifte kavrulmuş lokum karşı sırada Hacı Bekir’de...

Kolonya Rebul’de...
Lavanta, Taksim’de çiçekcilerde...
Nar Suyu, Ağa Lokantası’nda...
Tavuk suyu çorba denince Lades gelirdi akla...

Pandora’nın içinden çıkınca sokağın biraz ilerisinde Meis vardı...
Bir akşamın anısı kaldı, patronu arkadaşım olduğu için...
Cem çıkardı bazı gecelerde...
Mis tarafına doğru...

Çok çok gerilerde...
İçeri giremedim hiç, Beyaz Gül’ün ruhu dolaşıyor şimdi, Hollanda
Sarayı’nda...

Narmanlı Han’da yaşamış sanırım Pşimaho Kosok...

Hiç görmediğim mescit ve asma nereden çıktı, burası nereden aldı
adını bilmem ancak Asmalımescit’te sokakta kimse yokken, boş bir
masayı çok rahat bulurdum, sokak içinde...

Sofyalı denen sokak içinde...
Bir ile başladı, dokuza kadar gitti...
Ona, onun ismini veremedi...

Markiz’de printemps duvarda kalmış...
Bahar zamanı sokağa çıkmış...

Kumbaracı Yokuşu önünde soluklanıyor, koyverip iniyoruz son
sürat...
Tophane önünde tek kollu duvar işcisi...
Cadde-i Kebir’e küsmüş...
Yeniden değişen bir çehrede
Cervantes Enstitüsü kurulmuş, Şişhane’ye tepeden bakan...

Muzır Müzikal ile yandı, koca Şan...
Ne şan kaldı, ne şöhret...

Divan Oteli, Ermeni mezarlığı imiş...
Restorasyonda çıkan altınlardan, bahsetmemiş kimse...

Yağan yağmurdan kaçarken...
Ayaklı borsada bir kâğıt alıp, bir kâğıt satınca...
Köfte yemeye yetti paramız...

Bir Beyaz Gül için yazılmadı bu mektup...

‘Çiçek Pasajı’ denen yerde, sıcak antepfıstığı, yanında soğuk bir
birayla anlatılanlar için yazıldı...
Musa, bize ahtapot ayır, diyerek gecenin başında ahtapotu
ayırttığımız, 9 için yazıldı...

Bir yere gitmediğinden emin olmak için yazıldı mektup...

Bir tabak daha, kırılmadan geldi önümüze...
İçinde bir anne vardı...
Kırmızı ile çerçevelenmiş bir halde, bir anne vardı...

Cadde’de bir bu yana, bir o yana...
Ne kadar gidersen git uzamıyor...
Hayat gibi...
Ama içi dolu, cıvıl cıvıl...
Mısır Apartımanı...
Günün her saati yaşıyor...
Taş bina olsa dahi...
 |
|