|
Cuma akşamları en sevdiğim akşamlar
oldu...
Hatta bazen, Pazar akşamları olunca, sevinir bile oldum...
Pazartesi sabahları keyifle geçer oldu...
Ayaklarımın geri geri gitmediği bir gün, haftanın ilk günü...

Cuma akşamları...
Kuban'ın babası geliyor artık...
Sibel, takip ediyorum dedi...
Eski resimler arasında yer aldığı fotoğraflara bakarken Aslı'nın
babaannesini hatırlamıyorum diyenler de çıktı doğal olarak, ama
ben şaşırdım...
Elinde örgüsüyle nasıl unutulurdu babaannemiz...

Erhan Ağabey vasıtasıyla mı oldu, yoksa olacağı mı vardı
bilemiyorum, bir dönem bir Balkan ülkesini yaşayarak tanıma
fırsatı buldum...
'Küçük Paris' dedikleri bu güzel ülkenin, bu güzel şehrinde, iyi
kötü güzel günlerim geçti...
Koca iki kışı geçirdim.

On beş sene sonra tekrar gittim, bu şehre...
Bir ateş almaya Cuma gittim, Pazartesi sabahı döndüm.
Bir düğün için gittim...
Çaveşesku Sarayı, askeri bölgedeydi...
İzinle girdik içeri...

Düğün sabaha kadar sürdü...
Düğünde dört çeşit yemek verildi...
Sabaha kadar sürdü düğün...
Pasta, neredeyse sabah namazında kesildi...

Koca iki kışı geçirdiğim bu şehirde...
Bir bankada çalışıyordum...
Bankada gündüzleri çalışıyorduk...
Geceleri 'Office' denen bir barda çalışıyorduk...
Çalışıyorduk dediysek, adı ofis olduğu için öyle diyorum...
Kapısında güvenlik görevlilerinden izin alarak girebildiğimiz bir
bar olan ofis, zamanında sayılı olan barlarındandı bu şehrin...

Daha, Struma nedir bilmiyordum...
Ama Mefewud Bahri ile yemek yemiştik, kitabın başladığı
restaurantta, bir gece vakti...
Hem babamın arkadaşı...
Hem Çerkez...
Hem asker...
Hem pilot...
Hem...
Daha çok hem var ama, bunların zamanı gelince açıklanır...

Bankada çalışıyordum, yani başkasının parasının idare edildiği bir
yerde çalışıyordum...
Bir küpe verildi bana, bir gece vakti...
Ofiste öğrendim... 'Office' denen barda öğrendim...
Sen bankacısın, kumarhaneye gitme...
Başkasının parasını idare ettiğin için, kimse sana para emanet
etmez eğer kumar oynuyorsan demişti, henüz bankadan yeni istifa
eden genel müdürüm...
Başkasının ilacını yapıyorsan elin burnunda gezmeyeceksin der,
Almanlar...
Arabasıyla gezerken burnunu karıştıran birisini görünce sorarmış
Almanlar, hangi eczanede çalışıyorsun, derlermiş...
Şimdi müstahzarı yapacak adam kalmadı...
Boy ölçülen, kilo tartılan eczaneler kalmadı...

Gitmedim kumarhaneye, bankada çalıştığım için...
Karıştırmıyorum burnumu, şimdi ilaç sattığım için...

Karıştırmıyorum burnumu, işim olmayan işlere...

Bankanın ilk şubesini açtık...
Özel uçakla tüm yönetim kurulu geldi...
Daha kurdela kesilmeden, apar topar emekli bir 'paşa' ile yollara
düştük...
Sen lisanı biliyorsun dediler...
Gittik daha hava kararmadan...
Emekli olması gereken bir 'paşa' çalışıyordu çok sıkı, bir yönetim
kurulu üyesi olarak...

Benim aklım ilk şube açılışında kalmışken, kumarhaneye girmeye
çalışıyorduk...

Elimizden, cep telefonlarını aldılar...
Peşinde resimlerimizi çektiler...

Buyrun içeri denildi...
İki kış geçirdiğim bu şehirde, o gece kumarhaneye ilk ve son
girişimdi...
Casino...
Işık ve ses illüzyonuyla para kaybettiren bir tekne...

Yeşil bir banknot bozuldu...
Yeşil banknotun en büyüğüydü bozulan...

Kollu makinenin kolunu çevirmeye hali kalmadı emekli paşanın...
Yüksek taburelere konuşlandığımız halde, kolu çevirmem için ricada
bulundu.
Ayakta durmaktan yoruldum, dedi daha sonra....

Arada sırada kapıya gidiyordum, telefonları kontrol ediyordum,
arayan soran var mı diye.

Yarım saat arayla tekrar gittiğimde onlarca telefonun geldiğini
gördüm...

Gece yarısına yaklaşıyordu...
Hemen geri dönüyoruz dediler...

Gece kalkan uçak sabaha karşı vardı İstanbul'a...

Sabah telefon geldi...
İlk şubesi açılan bankaya 'mudîler' adına el konmuş...

Hani koca iki kış gitmediğim, kumarhaneye gittiğimin sabahında,
'mudîler' adına el konunca şaşırmıştım...
Sonra istifa eden müdürümü hatırladım. Başkasının parasını idare
ediyorsan, sakın kumarhaneye gitme dediğini, hatırladım...
Eğer burnunu karıştırıyor ve ilaç satıyorsan, sorarlar sana hangi
eczanede çalışıyorsun diye...
Ne burnumu karıştırıyorum, ne de burnumu bir şeye
karıştırıyorum...

Bine faci, bine gasesc...
İyilik yaparsan, iyilik bulursun...

Mamaliga...
Bildiğimiz mısır unundan yapılma pasta...

Her yerde bulunuyor, bende mısır unu alıp yapardım... Birde
'kaşkaval' dedikleri peynir ve yanında yumurta, yoğurt ile çok
lezzetli olurdu...
Murfatlar...
Bir kadeh sonrasında...
Moldovya önlerine kadar, Besarabya berisine kadar uzanırdı
bağlar...

Siyam kedisi evde beklerdi beni...
'Office' nedeniyle geç kaldığımda, ceza verirdi...
Gömleğimin üstüne çişini yapardı Siyam kedim...
İsmini 'hampal' koymuştum.

Sonunda o bana ceza vermekten bıkmayınca, onu uygun birisini
verdim...
Tek koşulum, isminin değiştirilmemesiydi...

Siyamlı Hampal...

'Gizli Görev' diye bir oyunda da Siyam vardı. Haritada artık
gözükmüyor adı...
İsmi değişti harita üzerinde...

Deprem haberi geldi...

Üç ayak üzerinde mumla demlenen çaydanlık almıştım, antika
pazarından...
Çaveşesku'nun eşyaları açık artırmada satılırken, almamıştım bir
benzerini...
Daha ucuza antika pazarından almıştım mumla demlenen çaydanlığı...

Deprem oldu, rüzgarı mum söndürdü....
Karanlığa gömüldüm...

Ne kumarhane, ne burnu karıştırmak üzmedi beni...
Depremin rüzgarı kadar...

Küçük bir kız çocuğu olarak, gecenin karanlığında, o soğuk kış
vakti köy evinden geceliğiyle çıkarak Yunanistan'a gideni, rüzgar
götürdü...
Daha nicesini, kanatlarının altına aldı rüzgar...

'Küçük Paris' dedikleri şehirde...
Bir sabah üç renkli bayrak göndere çekildi...
Renkleri farklıydı, çizgileri aynı...

Büyüğünü görmeden, küçüğünü görmüştüm...

Cotidianul muhabirini aradım, bulamadım...
Bulsam yüzüne söyleyecektim, artık büyüğünü de, küçüğünü de
biliyorum diyecektim...

Çok uzattım, sabah ki 'emel'im', 'maydanozlu salata' yemek,
yanında 'özlem' duyarak 'hamur kızartması' yemek...
Sadece bir otelin sabah kahvaltısında oluyor, sevdiğim o hamur
kızartması...
Senede bir veya iki defa gidebiliyorum o otele, bir iki defa
yiyebiliyorum o hamur kızartmasını...
Şimdi yarın sabah yiyeceğim, 'özlem' duyarak yiyebileceğim...

Bak, okusunlar diye söyledim dedi...
Ben, kimse anlamadı, anlamasınlar diye öyle yazdım dedim...
Cevap vermedi...
Eğer anlatırsanız yazarım dedim...
Ne anlatacağım deyince, sorması bana kalsın dedim...

Hoşuna gitti, on kitaplık konu çıkar dedi...
Ben onu, yirmi yaparım dedim...
Daha da bir keyiflendi...
Uzun zamandır görmemiştim onu bu kadar keyifli...

Siyamlı Hampal, ceza vermişti bana...
İlgilenmediğim için onunla...
Gömleğim üstüne çişini yapar olmuştu...

Şimdi ceza almak umurumda değil, hem de hiç değil.
İsterse sağ gösterip, sol vursun...
İsterse sol gösterip, sağ vursun...
Cezamı fazlasıyla çektim çünkü...

Ben yolumu kendim çizerim...
İster küçüğünden Paris, ister büyüğünden Paris....
Yolumun üstünde, önüme çıkan şehirlerin içinden su geçsin yeter
bana...
|