|
Avlunun sağ kıyısındaki bu küçük kilerin apayrı bir yeri vardı
çocuk dünyamda. Yaz boyu; kasalarca domates, üzüm ve elma olurdu
raf niyetine kullanılan kocaman peynir bidonlarının üstünde.
Domatesler, her biri belki de yarım kilo gelecek irilikte, mis
kokulu, turuncuya çalan kırmızı renkte ve çoğunlukla lekeliydi.
Ellerimle ikiye ayırırdım onları, işin yöntemini çoktan
kavramıştım. İçleri beyaz beyaz, parlak olurdu; bir tutam buzu
iyice kristalleştirip serpmişsin gibi sanki ya da toz şeker, evet,
toz şeker serpilmiş gibi…
Üzümleri unutamam; incecik kabuklu, sulu üzümleri… Çoğunlukla
mavimsi-yeşilimsi olurdu renkleri. İki teneke buğdaya ya da üç
teneke arpaya alırdık bir kasa üzümü… Buzdolabı niyetine
kullanılırdı yazın kiler; kerpiç duvarları, toprak zemini serin
tutardı yazın meyveleri, sebzeleri…
Kışınsa, torba torba patates, bidonlarca peynir ve kundepsow
olurdu bu kalabalık ailenin yiyecek deposunda. Un dededen kalma
ahşap ambara doldurulup iyice basılarak muhafaza edilir, ambarın
ön kısmında ancak bir küreğin sığabileceği genişlikte açılan minik
kapılardan çıkartılarak, hamur haline getirilirdi. Kuzinede pişen
h’alghuaneleri, tören ekmeği olarak yerdik, yılda birkaç kez…
Zordu h’alghuane pişirmek…
Hele
evde dokuz kişiysen…
Annemin peşisıra mutfağa döndüm, patatesleri koyduğu naylon leğeni
elime tutuşturmuştu kilerden çıkarken. Önemli hissetmiştim
kendimi, çok ağır bir iş yapıyormuşum edasıyla girdim mutfağa.
Elimdeki leğeni sobanın önüne bırakıp köşedeki sedire diz çöktüm.
Bir gelen olursa hemen kalk tamam mı, dedi annem usulca.
Küçüklerin sedirde oturması ayıptı çünkü. Ancak annem kimse yokken
bunu yapmama göz yummuştu. “Tamam!” dedim, halden anlayan bir
tavırla.
Kocaman fıçıdan alıp getirdiği iri bir kap dolusu kundepsowu
çırpmaya koyuldu annem, göz ucuyla da beni seyrediyordu. Elimdeki
sapanın lastiğini çekiştirirken farkettim bunu. Başımı kaldırıp
yüzüne baktım. O güne kadar hiç görmediğim ılık bir sevgi ışığı
vardı bakışlarında. Anne kokusunu o anda öğrendim ben, aramızdaki
iki metre mesafeye rağmen aldığım sıcacık anne kokusunu…
Sevgileri mesafelerle yaşamak daha güzeldi belki.
Daha
kalıcı kılıyordu tatlı heyecanları.
Bakışlarını hızla kaçırdı ama mani olamadı anlık tatlı
gülümsemesine. Elindeki kaba biraz su ekledi.
-
Anne, bir bardak verir misin?
-
Olmaz ama. Sofrayı beklemen lazım.
-
Tamam.
Kundepsowu değişmem hiçbir şeye, asla değişmem! Ekşi-tuzlu tadıyla
Çerkes olduğumu hissettirir bana her yudumda kundepsow; dedemin
sulandırıp bulgur çorbasına kattığı bu yaşlı yoğurt, Kafkasya’dan
bir kokudur adeta… Bekledikçe değerlenir, ballanır. Anne,
kundepsowu kurduktan en az bir ay sonra açar kapağını ilk kez;
altı aya vardı mı doyum olmaz tadına…
Sıcaktır kundepsow…
Isıtır dağlı yüreği…
Koparttığı çimlenmiş patates köklerini toplayıp sobaya doldurdu,
hafifçe cızırdadı ıslak sebze artıkları. Eski emaye çaydanlığı
çekip harlı ateşin üstünü kapattı tekrar.
Fokurdayan su sesi, yemek sesi alır giderdi beni; özeldi bence bu
tınılar… Uzunyayla’nın soğuk, çok soğuk kışında, tuvalete giden
bir çocuk için -ki henüz okula başlamamıştım, kışın tek dışarı
çıkma sebebim tuvalete gitmek olurdu neredeyse- evet, benim gibi
bir çocuk için en mutlu an, çevresi buhar tüten sobanın kenarına
kurulmaktı, ıslak kazağını kurutmak amacıyla…
Uzunyayla; kıştı!
Kışın adı: Bizim köy!
Kuzinenin kızgın fırınına attı yıkadığı patatesleri. Tekrar ama bu
kez daha uzun cızırdadı soba.
Peynir, tereyağı…
Ve
fırında patates…
Adı
“kumpir”miş…
Bilmezdik!
-
T’ale, dedi dedem; koş, su getir bana.
Bu
cümlenin anlamı, ”doreş”ten, yani kocaman un ambarının arkasında
kalarak geniş sofadan ayrılan karanlık koridordaki güğümler dolusu
sudan değil, yüz metre uzaktaki çeşmeden istediğiydi suyu…
Doreş, bulaşıklarımızın ve suyumuzun saklandığı dar koridordu. L
şeklindeydi, ancak tek kişinin geçebileceği bir geçitten sonra
sağa döner, beş metre kadar ilerlerdi. Raflara dizili tabaklar,
bardaklar ve kocaman alüminyum, emaye güğümlerde, kovalarda sular
olurdu doreşte.
Mutfağın ikinci kısmıydı aslında… Kalabalık bir aileydik ve tek
bir mutfak dar geliyordu bize.
Evde
dokuz kişi idik. Anne-babamın dışında benden küçük bir kardeşim,
iki halam, bir amcam, nenem ve dedem vardı. Halalarım ve amcam
bekarlardı henüz, evlenmek gibi bir dertleri de yoktu aslında. Ev
işlerine yardım ederlerdi halalarım. Amcam ise genellikle
düğünlerde olurdu. Nenem çoğunlukla odasında geçirirdi zamanını,
sağlıklı sayılmazdı pek. Etliye sütlüye karışmaz, mutfağa da
girmezdi fazla. Yaşlılığın getirdiği umutsuzluk vardı galiba
içinde biraz da olsa, sessizdi genellikle. Dedem ise, yetmişini
aşmıştı birkaç yıl önce ama buna rağmen delikanlı gibiydi,
babamlardan hızlı yürür, daha güzel at binerdi. Saçları
dökülmemişti hala. Dişleri de sağlamdı; ki, dışarıdaki kaynaktan
akan buz parçalarıyla dolu suyu içebiliyordu!
Suyu
getirmek ise benim görevimdi.
Zahmet oluyordu bana, evet!
Çocuktum…
Koşa
koşa aldım kulpsuz cam sürahiyi. Lastik çizmelerimi giyerken
elimden düşürmemek için kapının eşiğine bıraktım ama eşiğin
yüksekliğini hesaplayamamıştım tabi!
Kapılar alçacıktı evde, tüm kapılar daracık ve alçacıktı. Büyükler
geçerken, kafalarını çarpmamak için eğilirlerdi, hatta bende de
özenti midir, örnek midir bilmem, alışkanlık olmuştu kapılardan
geçerken eğilmek, halbuki daha yarısına gelmemiştim ancak
kapıların boyunun… Eşiklerse yüksekti, öyle ki, biraz daha
küçükken, dizlerimi eşiğe dayayıp, ellerimle tutunarak zor
aştığımı hatırlarım bu eşikleri…
Her
neyse… Sürahi düştü ve belki de o güne kadar almış olduğu birçok
darbenin etkisiyle midir bilinmez, dağıldı un gibi.
Şıngırtıyı duyan annem, elinde iki çay bardağı ve bir temizlik
beziyle fırladı mutfaktan!
-
N’oldu?
-
Kırıldı!
-
E, dikkat etseydin ya!
Sessizdi! Sinirli ama sessiz! Kendine hakim olması gerektiğini
biliyordu, çünkü dedemle hala konuşmuyor olmasının yanı sıra, bana
sert çıktığı anda, yaşlı meleğimin odasına dalıp, yanaklarımdaki
boncuk boncuk gözyaşlarıyla duygu sömürüsü yapacağımı biliyordu!
Dedemin ayıplaması ölümdü annem için, zira xabzeye göre; gelinin
çocuklarını, aile büyüklerine rağmen azarlaması, ayıpların en
büyüklerindendi.
-
Ben sana sonra gösteririm! Git diğer sürahiyi al!
Başım önde, içimden gülümseyerek gittim tekrar doreşe. Küçük ahşap
tabureye çıkarak tel raflardan birinden aldığım ince boyunlu,
parlak sırlı, bakır sürahiyle geçtim, gözlerini üzerime dikmiş,
adımlarımı sayan annemin önünden.
Bu
kez temkinli davrandım, koluma geçirdim sürahinin uzun kulpunu.
Lastik çizmeleri giymek kolaydı; bağcıkları, çözülmesi gereken
bantları yoktu; eğilmeden geçirdim ayaklarıma.
Soğuktu sokaklar.
Avludaki kirli su birikintilerinin üzerlerinde, incecik, ilk
bakışta farkedilmeyecek kadar berrak buz katmanları vardı.
Üstlerine basıldığında, narin bir sesle çatırdar, altlarında kalan
hava kabarcıkları, farklı renk ve ışık oyunları yaratarak su
yüzüne çıkar, kaybolup giderlerdi sinsice…
Gülümserdim.
Zıplamaktan yorulup, kollarımı iki yana sallamaya başladım
yürürken. Ayaz yakıcıydı; değdiği yeri kamçı yemişçesine kızartıp
sızlatıyordu.
Kanatıyor,
Kanatıyordu…
Bir
kuş vardır Uzunyayla’da; adını bilmem! Temiz ve sevimlidir sesi,
insanı alır götürür! Çuvaldaki kabuklu cevizlerin hızlı hızlı
birbirine çarpmasına benzer ya da bir tombala kesesindeki pulların
sertçe silkelendikleri zaman çıkarttıkları sese… Mekanik ve
şenlikli-şıngırtılı… İşte o kuştan vardı çeşme başındaki ağacın
tepesinde. Islak taşlara dayayıp ayağımı, uzun süre dinledim; ben
doyamadan senfonisine, uçup gitti…
En
güzel notaları
Kuşlar çalardı…
Ben
çocukken…
Doldurduğum buzlu sudan dış yüzeyi buharlanan sürahinin sıcak
kulpuna yapışıp, çamurlu toprağı savurarak düştüm kısacık dönüş
yoluna.
Karlar üst üste yağdı mı; hele ki gece yağdı mı; çarşaf gibi
olurdu her taraf; jilet gibi derler ya, öyle… Ütülü, sakız gibi
bir çarşaf serilmiş olurdu adeta sokaklara. O bembeyaz, ayak
değmemiş düzlüğe basan ilk canlı olabilmek için birbirimizle
yarışırdık arkadaşlarla. Kazanan, adını yazardı zafer anıtı olarak
en tepeye, buzlaşan isim, haftalarca kalırdı bazen karın üstünde.
O
zaman öğrendim ben, adımı yazacağım her yerin, mutlaka beyaz
olması gerektiğini.
Çeşme yolunun sağ kıyısında işte böyle bembeyaz, henüz
çiğnenmemiş, taptaze karlar gördüm birdenbire. İçimdeki şeytan,
“Yürü hadi, bak seni çağırıyor özgürlük!”, dedi. Çocuk
coşkunluğumla melek olduğundan şüphe duyduğum bir başka ses ise,
“Olmaz, deden seni bekliyor! Kocaman delikanlısın artık sen, bu
gibi bir haylazlık yapman doğru değil!”, diyordu aynı anda.
Ve
ben, bu yaşımda hala bırakamadığım huyuma uyarak, şeytanın
dediğini yaptım.
Sürahiyi kar kümesinin hemen yanındaki kullanılmayan traktör
tekerleğinin ortasına bıraktım. Eğilip paçalarımı sıyırdım, lastik
çizmelerimin içine soktum kıvırıp. Islanırlarsa annem suçumu
anlamakta gecikmeyecekti çünkü. Sonra uzanıp bir avuç kar aldım
kocaman kümeden, dilimle dokunup hafifçe de kokladıktan sonra
ağzıma attım ve çevredeki taşlardan birine basarak tırmandım küçük
beyaz tepeciğe. Ancak sandığımdan daha derindi kar; hafiften buz
tutan yüzeyine basmamla, baldırlarıma kadar içine gömülmem bir
oldu. “İşte şimdi bittim!”, dedim kendi kendime. Kıpırdayamıyordum
çünkü. Hatta kıpırdamaya çalıştıkça daha da batıyordum. Öyle ki,
neredeyse koltuk altlarıma kadar karın içindeydim artık. Üşümeye
başlamıştım üstelik, iliklerime kadar ıslanmıştım da; yaptığım
yaramazlığı annemden gizlemek için sıyırdığım paçalarımın,
çizmelerime kar dolmasına neden olacağını tahmin edememiştim.
Çaresizliğe kapılıp, yastığın üzerine yatar gibi bıraktım başımı,
göğsüme kadar battığım karın üzerine...
Tam
bu sırada bir ses duydum omzumun üzerinden:
-
Kara saplandın saplanmasına da, asıl merak ettiğim şu: Neden ve
nasıl çıktın o kümenin üstüne?
Komşumuz Ali Dede idi sesin sahibi. Uzanıp kollarımdan tutarak
çekti beni, kardan kurtarıp yere bıraktı. Birkaç yıl önce, yani
daha da küçükken; 3-4 yaşlarımdayken çamura batardım sık sık.
Özellikle ilkbahar aylarında evimizin önü çamur deryasına dönerdi.
Üstelik son derece yapışkan ve ağdamsı bir çamur olurdu bu. O
yaştaki bir çocuğun kurtulması neredeyse imkansızdı; batmayagörsün.
Ben de çıkamazdım tabi bu bataklık benzeri yerden; zırıl zırıl
ağlayarak evden birilerini çağırır, “Yine mi!”, diye söylenerek
yanıma gelen annem ya da halalarımdan biri tarafından
kurtarılırdım genellikle. Ali Dede beni kardan çekip aldığı anda,
birkaç yıl öncesine dönmüş, çamura batmış çırpınır bir halde
hissetmiştim kendimi.
-
Sırılsıklam olmuşsun! Hadi, eve gidiyoruz!
-
Ben giderim dede!
-
Olmaz! Ver o sürahiyi bana! Yürü hadi!
-
Ama gidebilirim. Üşümüyorum ki!
Anneme yakalanmamaya dair umudum vardı hala ama Ali Dede gelirse,
yandığımın resmiydi.
-
Yürü dedim sana!
Başımı öne eğip sol yanına geçtim. Kaderime razı; yürüyordum.
Beni
ata ilk kez Ali Dede bindirmişti. Geçen yazdı, iyi hatırlıyordum.
Beş yaşındaydım. “Kocaman oldun artık, at binmeyi öğrenmen
lazım!”, demişti. Hatta bu ilk binişimde, kendi başıma atın
üzerinde kalmayı başarabilirsem bana sevimli bir tay hediye
edeceğine dair söz vermişti. Önce belimden tutarak birkaç adım
yürütmüştü atı. Birkaç dakika sonra ise bırakmıştı belimi, atın
üstünde kalabildiğim süre beş saniyeyi geçmezdi galiba; düştüğüm
anda uzanıp havada kaptı beni Ali Dede ama vaat ettiği tayı
vermekten de geri kalmadı; gerekçesi ise benim gibi cesur bir
delikanlının tayı çoktan hak etmesi idi; zira diğer çocuklar gibi
korkudan çığlık atmamıştım atın sırtında desteksiz kaldığım ilk
anda.
Eve
dönüp bu üstün kahramanlığımı dedeme anlattığımda ise, ummadığım
bir tepkiyle karşılaşmıştım. “Bunun tebrik edilecek bir yanı yok.
Kocaman adam oldun, tabi ki at bineceksin artık ama madem bu kadar
çok istiyorsun aferin duymayı, aferin o zaman sana!” demişti dedem
gayet ciddi bir edayla. Aslında biraz hayal kırıklığına
uğramıştım, büyük bir takdir bekliyordum işin gerçeği. Dedemin
ağzından “artık büyüdün” lafını duymak, bu hayal kırıklığını
anında unutturduğu gibi, aferin kelimesinden de kat be kat üstün
bir gurur ve mutluluk vermişti bana. At binişimi, daha doğrusu “at
binemeyişimi” dedeme bir an önce sergilemek için sabırsızlanıyor,
babam atlarımıza bakım yaparken dedemin uğrayıp teftiş yapmasını
ve atlar hakkında değerlendirmelerde bulunmasını bekliyordum
aceleyle; çünkü o anda ben de yanlarında bulunacak ve bir punduna
getirip, beni atlardan en güzelinin üstüne bindirmelerini
sağlayacaktım. Ancak olmamıştı. Fark etmemişlerdi beni hiç. Ben de
açık açık söyleyememiştim derdimi. Dolaşıp durmuştum etraflarında.
Atları sevmeye o zaman başladım ben.
Dillerini çözdüğümde ise delikanlıydım.
Tıpkı kendileri gibi…
Ali
Dede'nin yanı sıra yürüyordum; üşümeye başlamıştım iyiden iyiye.
“Hastalanırsam yandım ben, annem çok kızacak!” diye geçiriyordum
içimden. Ama hastalanmamam da imkansız gibiydi, iliklerime kadar
işlemişti kar suyu. Saplandığım yerde ne kadar süreyle kaldığımı
bilmiyordum ama epey beklemiş olmalıydım çünkü ayak parmaklarım
sızlamaya başlamıştı son anlarda.
Avludan girerken bir titreme sardı tenimi; ama soğuktan değildi
bu. Dedem en az yarım saattir benden su bekliyor olmalıydı ve bu
evdeki herkes için affedilemez bir şeydi. Gerçi dayak
yemeyecektim, biliyordum. O güne kadar hiç gelmemişti bu başıma.
Dayak arsızı olan çocuklar korkmazlar zaten pek, ben korkuyordum
işte. Dövülmenin ne olduğunu bilmiyordum; ki bu pek fena bir
şeydi. Üstelik laf işitmek gururumu kırıyordu ve bu çok daha zor
geliyordu bana. Hele babam o mavi gözlerini bir dikti mi üzerime…
Erirdim adeta. Ağzını açıp bir tek kelime etmesine gerek yoktu; ki
çoğunlukla etmezdi de zaten. Bakardı sadece. Bakardı.
Erirdim.
Bakardı.
Ölmek isterdim anında.
-
Nise! Yahu neden çıkıp aramıyorsun; bak donmuş bu çocuk!
Annem çıktı alelacele.
-
Yavrum donmuş çocukcağız resmen, karın içine düşmüş çeşmeden
gelirken. Her taraf buz, görmeden basmış yuvarlanmış!
Aramıyorsunuz da nerede kaldı diye!
Annem Ali Dede'yle de konuşmuyordu. Yedi yıllık gelindi daha,
konuşmak bir yana köydeki büyüklerin çoğuna görünmüyordu bile.
Başını salladı hafiften, teşekkür eder gibi.
-
Sobanın yanına oturt çocuğu. Düştü diye kızma, ben de sana kızarım
sonra, tamam mı?
Hafifçe gülümsedi annem. İçeri gelmesini rica etti işaret diliyle
Ali Dedeye.
-
Yok, kızım; sağol. Gideyim ben, işlerim var. Akşama gelirim ama
söyle huysuz kayınpederine.
“Huysuz değil ki!” anlamında başını salladı annem sağa-sola.
İşaret diliyle çok rahat anlaşabilir hale gelmiştik artık annemle;
sadece ben değil, gelenekler gereği konuşmadığı herkes öğrenmişti
bu dili.
-
Vallahi de billahi de huysuz! Bana mı öğreteceksin sen yetmiş
yıllık arkadaşımı?
Gülümsedi annem.
Meleklere benzedi.
Ali
Dede'nin peşinden indiği basamakları tırmanırken, koruma altında
olduğumu hissetmenin verdiği derin rahatlığı yaşıyordum. Üstelik
kaza geçirdiğime, buza basıp kaydığıma dair kocaman bir şahidim de
vardı. Tam bu sırada dedem çıktı odasından.
-
Yavrum nerde kaldın? Seni aramaya geliyordum ben de, köpekler mi
ürküttü acaba diye korktum.
-
Yok dede, düştüm.
Ağlamaklı, titrek bir sesle söylemiştim bunu.
Çok
nazlıydım.
Atlar kadar
Nazlı…
Dedem, son birkaç aydır takındığı tavrıyla yanıtladı içli içli
söylediğim cümleyi:
-
Bir yerin yaralanmadıysa sorun yok. Yara varsa gel saralım.
-
Yaram yok.
-
İyi o zaman. Hadi üstünü değiştir bakalım. Pasaklı pasaklı gezme,
ayıp!
Bu
ani değişimi, katı tavırları şaşırtıyordu beni dedemin. Halbuki
daha birkaç ay öncesine kadar bana bebek gibi davranır, her
hatamda beni kollar, suç ortağım olurdu. Ama artık göz yummuyordu
yanlışlarıma. Eksikliklerimi gizlemiyor, hatta tam tersine, üstüne
basa basa düzeltiyordu. Beni artık sevmediği konusunda şüpheye
kapılmıştım bu farklılaşan davranışları karşısında, hatta küçük
amcamın yeni doğan bebeğini suçlu ilan etmiştim kendimce.
Kıskançlık denilen hastalık beynimi kemirmeye başlamıştı iyiden
iyiye. Ama dedem bana hala aynı ilgiyi, şefkati gösteriyordu
aslında. Öpüp kokluyor, kucağına alıp Arap harfleriyle yazılı
Türkçe kitaplarını okuyordu bana. Minik tavşanın hikayesini hala
bıkmadan, onlarca kez üst üste tekrarlıyordu. Peki, değişen neydi
o halde?
O
yaşta aklım ermiyordu buna, ama Çerkesler, 6 yaşından itibaren
yetişkin gibi davranırlar çocuklarına.
Ayıptır büyükler için ayıp olan her şey, 6 yaşındaki bir Çerkes
çocuğu için de…
-
Hadi, çıkar üstündekileri. Kimse görmesin, çok ayıp!
Gözlerinde derin bir sevgi kıpırtısı yakaladım dedemin, bu cümleyi
söylerken. Ki o kıpırtı, dünyalara bedeldi benim için. Sevildiğimi
biliyordum. Ve bu yüzden, hiç üzmüyordu beni, bana yetişkin bir
insanın sorumluluklarını yüklemeleri.
Annem, dedemin lafını bitirip odasına dönmesiyle birlikte kolumdan
kavradı sertçe.
-
Gel bakalım buraya!
Antrenin dibindeki boş odaya attı beni, içeri girip kapıyı
kapattı.
-
Neden yalan söylüyorsun?
-
Söylemedim ki!
-
Düşmediğini biliyorum küçük bey!
-
Düştüm, Ali Dede de gördü!
-
Dede seni üzmemem için söyledi bunu! Bak! Yaramazlık yapmana
kızmıyorum. Henüz küçüksün ve bu olası bir şey. Ama iki şeye çok
kızıyorum: Birincisi dedeni bekletmen ki bunu asla affetmeyeceğim;
ikincisi de yalan söylemen. Şimdi doğru düzgün itiraf et dedenin
sözünden çıktığını, sonrasını düşünürüz.
-
Düştüm ben anne!
- Bu
kadar mı?
- Hı
hı…
Tokat attı bana. İlk kez.
Hayatında ilk kez.
Gözlerim doldu.
-
Ama karlar vardı. Çok güzeldi.
- Ha
şöyle.
-
Sürahiyi bıraktım.
-
Aferin.
-
Kırılmasın diye bıraktım sürahiyi.
-
İyi yapmışsın.
-
Paçalarımı da sıyırdım ıslanmamaları için.
-
İyi olmuş. Ama yine de ıslandın beline kadar bak!
-
Düştüm çünkü.
-
T’ale!
-
Ama düştüm. İçine düştüm yani kar tepesinin. Çok derinmiş meğer.
Fark edemedim. Orada kaya vardı ya zaten, kayanın üstünü kapladı
zannettim. Meğer birileri kar toplamış orada, gece de o tepeciğin
üstünü yağan yeni karlar kapatmış. Ben de oynamak istemiştim
biraz.
Kendi kendine gülüyordu annem, engel olamıyordu buna. Bir tokadın
neler yapabildiğine şaşırmıştı galiba. Ağlamaklı sesim ve titreyen
dudaklarımla bülbül gibi şakıyışım, susmayışım, daha doğrusu
susamayışım hoşuna gitmişti anladığım kadarıyla. Bir yandan üstümü
değiştiriyor, diğer yandan anlattıklarımı dinliyor ve gülüyordu.
Ben ise susmamacasına sıralıyordum lafları peşi sıra, döküldü
dökülecek gibiydi gözyaşlarım.
-
Ali Dede geldi sonra, “Sen neden çıktın oraya“, dedi. Ben cevap
vermedim. Çekip çıkardı beni, eve gidelim dedi. Ben giderim,
dedim kabul etmedi. Sonra da eve geldik. Bu kadar.
-
Bitti mi?
-
Bitti.
-
Aferin. Bundan böyle bana her konuda doğru söyleyeceksin tamam mı?
-
Tamam.
-
Söz mü?
-
Söz.
-
Dedeni bekletmen konusuna gelince… Bu davranışının affedilecek bir
tarafı yok. Cezanı çekmen lazım. Adamcağız çok merak etti seni,
köpekler korkutup kovaladı sanmış. Bunun bedelini ödeyeceksin.
Ayrıca, büyük sözü dinlememek, onlara saygısızca davranmak
ayıpların en büyüğüdür. Bir daha yapma, tamam mı? Cezana gelince,
bunu baban belirleyecek. Akşam tek tek anlatacağım ona olan
biteni. Haberin olsun.
Tokat yemek istemiştim o anda annemden. Onlarca tokat yemek… Yüzüm
gözüm morarana kadar…
Tokat yemek istemiştim.
Babam mavi gözleriyle bakacaktı yine çünkü.
Hiçbir şey yapmadan,
Tek
kelime etmeden,
Öyle
bakacaktı gözlerimin içine.
Ölmek isteyecektim.
Bir
tek bakışın kelimeleri devirip geçtiğine şahidim ben, işte o
günlerden. Hatta onlarca tokadı tercih ettirebildiğine… Ben, işte
o bakışlar sayesinde; henüz 6 yaşımda belirledim hayat felsefemi
galiba. Ömür boyunca babamı üzmemek, utandırmamak ve o sert, o
mavi bakışların ardındaki çocuğu incitmemekti yaşam gayem. Ona
layık olmaktı. Çünkü anlamıştım ki, o bakışlar hayattaki en büyük
sevginin, en büyük sevgilinin bakışlarıydı aslında. Kuytusunda
barındırdığı büyük sevgi ve derinlerindeki hayal kırıklığının bana
yansımasıydı çektiğim vicdan azabı ve bu azap, yaptığım
yaramazlığı tekrarlamamı engelliyordu gizli saklı. Matematikten
kalan öğrencinin, öğretmeninden utanması gibi tıpkı. Hani,
öğretmen “Tüm emeklerim boşaymış aslında!” der gibi bakar ya
yüzünüze… Erirsiniz. Bir daha kalmazsınız o dersten ya da en
azından, kalmamak için elinizden geleni yaparsınız. Bunun gibi…
İlk
tokadımı böyle yemiştim annemden. Sonrası gelmedi.
Atlar gibi koşmayı öğrendim sonra.
Yılkıyı peşime takıp, dörtnala koşmayı… |