MENÜ





 

.

.

YAKINMACA

ŞTIM Münteha Gülsu

.

.

Bir gün, hiç akşam olmuyordu.

Ve sen büyümüştün, benim gibi değildin.


Masallarla avunurken gülümsüyordum ateşi çalan devlere.

.....

Gözlerime sürme çekerdim belki. Belki ağlardım. Belki uyur. Dik dururdum her akşam güneşin batışını seyrederken; dik dururdum ki gölgem daha uzun olsun.

Ve ben, sen büyümüşken... Hala çocuktum.


Sokaklar vardır. İnsana benzerler. Hani çıkmazdır bazen. Çıkamazsın içinden. Kah öyle seversin ki dolanıp kalırsın saçlarına, çıkamazsın; kah dilinden anlayamazsın, kafan bulanır da çıkamazsın; kah sen yürüyüp gitsen de o çıkmaz senin içinden inatla. Uykularına girer. Kokusu rüyalarını bulandırır durur. Bazısı zakkum kokar, bazısı gül. Bazısının suratı balgam ve kusmuk kaplıdır, bazısınınki ise zemzemle yıkanmış gibidir sanki... İşte o sokaklarda gezinirdim ben sen yokken. Fırıncı amca ekmeğin en güzel yerine tereyağı sürerdi. Kitapçı benim için ayırırdı tüm cinayet romanlarını. Serseri bakışlı manav kirazları kulağıma küpe yapıp aynaya bakacağımı bilirdi. Anne kedi yavrularının üzerine titrerdi yağmur yağarken, bense yumuşak tüylerini okşamak istesem de her daim ürperirdim parmaklarımı sızlatan incecik kemiklerini hissetmekten…


Kış uyurken, ben süzerdim gecelerini İstanbul’un.


Ve süzgecin dibinde hep sen kalırdın.


Biraz çam kokusu, biraz küf... Akşamüstünü binaların koyu gölgeleriyle tütsüler, bahçelerde ecelini bekleyen yaşlıların meraklı bakışlarından kaçarcasına koşuverirdim evimin tatlı kucağına. Merdiven altlarında bisiklet kornasıyla oynayan çocukların çığlıklarından ve gürültülerinden kaçarken ayağım takılırdı kendi çocukluğuma. Ölürdüm sanki. Kanım çekilirdi. Ölürdüm.


Mektubunu koynuma alır ben kokuturdum. Sen de ölesin diye. Sen de ölesin ki...


Sensiz kalsın sensizliğim...


Beyazıt Kütüphanesi’yle üniversitenin karşılıklı cilveleşmeleri kızartıverirdi yüzümü. “Hangisinin davetine uysam?” derdim içimden. Kazanan genellikle meydandaki güvercinler için buğday satan yaşlı teyze olurdu.


Kaynayan gecelerde içtiğim 30 santigrat derece sıcaklığındaki (ya da ısısındaki demem mi gerekirdi? Ben hiç anlamam fizikten... Yoksa kimya mıydı?) suyun boğazımdan aşağı, trenin raylarda gıcırtılarla yürürken çıkarttığına benzer bir ses çıkarırcasına ve hatta yine trenin raylara sürtünmesinden kaynaklanan o keskin yanık kokusunu yayarcasına inişini hissederdim ben ve bunu her hissedişimde boğulacağımı zannederdim çünkü boğazım sanki paslanmış gibi olurdu, sanki o yanık kokusu içimi sarar ve mideme ve hatta oradan bağırsaklarıma kadar iniverirdi beni yok sayarak; çırpınırdım adeta boğulmamak için ama bunu sana asla hissettirmezdim çünkü senin korkmandan korkardım, kim bilir belki aslında öyle olmamasına rağmen sadece ve sadece beni sevdiğin, üzerime titrediğin için öyle zanneder, endişelenir ve canım yanıyor diye üzülürdün; bilemezdim.


Ben korktuğumda uzun cümleler kurardım.


Ben korktuğumda biraz…


Saçmalardım…


“…Sen uyma bana, ben hep esnerim işte. Ağzımı açıp kocaman bir balığı yutacakmış gibi sanki ve kocaman bir balıkça yutulurmuşçasına can çekişerek esnerim. Bebeklikten kalmadır bu bende, annem derdi ki hem hıçkırır hem esnermişim, sonra da ağlarmışım sinirlenip...”


“…Sen bana uyma. Benim göğüm kırmızıdır. Sisler alır ara sıra başını…”


Cümlelerin geliyor aklıma.


Ve onlar gelince,


Ben gidiyorum…


Aslında nereye gittiğimi bilmeksizin gidiyorum. Ama esnediğin yerlerde buluyorum kendimi. O kocaman balığı yutmaya çalıştığın ve bir başka kocaman balığın seni yutmaya teşebbüs ettiği o yerlere gidiyorum…


Gökyüzünün kırmızı olduğu yerlere…


Seni arayıp da bulamadığım…


Galata Kulesi’nin hani o Topkapı Sarayı’na bakan cephesinde, adımı yazdığım korkulukların en paslı ve en İstanbul kokan noktasına…


Ya da Topkapı’nın kalabalık minibüs duraklarına.


Belki Üsküdar’a…


İstiklal’deki sandviççiye…


Seni sorabileceğim herhangi birine, ama seni sormamak için… Seni içimde gizlerken, gizlediğimi bilmeyecek-bilemeyecek kadınlara, adamlara, çocuklara, satıcılara, alıcılara, öğretmenlere, avukatlara, doktorlara, Süleymanlara, Kamuranlara, kedilere, hamamböceklerine, kasımpatılara, denizanalarına, vapurlara, Galata Köprüsü’ne, şarkılara, seslere, gücenmişliklere, aşklara, çeşmelere, araba lastiklerine, lağım çukurlarında yitip giden gençliklere…


Senin olduğun yerlerde seni aramaksızın… Ve seni bilenlere seni sormadan... Ve seni görenleri görmezden gelerek…


Ben geceleri beklerken uzun uzun ıslatırdım bakışlarımı.


Akşam dedi mi gece de yakındı.


Ama…


Bir gün hiç akşam olmuyordu ve işte o bahsettiğim, o meraklı ve bed suratlı, çiçeksiz ama rüzgarlı bahçelerde ölümü bekleyen yaşlı teyzeler çıkmıyorlardı sokağa. “Akşamüstü çekirdekleri”ni çitlemiyorlardı dişsiz ağızlarıyla. Beni anlamalarını ve her zamanki gibi bankların üzerinde yerlerini almalarını bekleyemezdim onlardan ancak bazı şeyleri düşünebilmem için onların buruşuk suratlarına ihtiyacım vardı. Hatta ben, o bildiğin ben; insanoğlunun genellikle sevimli bulduğu ve “çocuk” adını vererek (Dikkatini çekerim, kelimenin son cümlesindeki “cuk” hecesi sevimlileştirme çabasının belirgin yansımasıdır. Sevimsiz bir varlığı sevimlileştirme gayreti… Sen de benim gibi düşünüyor olmalısın. Hoş, istersen düşünme. Doğru söylüyorum çünkü.)  bu hissiyatını dışa vurduğu o dünyanın en işe yaramaz ve hatta en can sıkıcı canlılarını bile özler gibi olmuştum o “bir türlü akşam olmayan akşam” ki bu durumdan hakikaten tedirgindim zira ben artık ben olmaktan çıkıyorum denilebilirdi bu duruma bakılırsa; bilirsin ki ben o ço”cuk” denen canlıları sevmezdim.


İşte o “akşamın bir türlü olmadığı akşam” sokaklardan; hani şu bahsettiğim suratında balgam olan sokaklardan birinde bir adam öldü. Karısını kuşlara emanet etmiş dediler. Kuşlar ihanet etmiş adama, kadının gözlerini çalıp denize vermişler; kadın İstanbul’a aşık olmuş Emirgan kıyılarında. Vapurlar için yas tutup martılara simit atarmış gece gündüz. Nice hocalara götürmüş adam karısını, nice dualar okutmuş, temiz sularla paklatmış; nafile. Kadın erguvanları koklar dururmuş. Diyorlar ki koruda bir sincap yavrusunu almış koynuna, yağmur cevizlerini alıp kaçırmasın diye…


Adam karısını vurmuş.


Tıpkı bir tayı vurur gibi…


Bacağı kırık bir tayı…


Hem aşk, değil midir ki bir tayın kırık bacağı?


İşte o günün hiç akşam olmadığı akşam… İşte o adamın kuşlara emanet ettiği ve martılara vurulan, vapurları gözleyip durmaksızın İstanbul’u koklayan karısını vurduğu akşam… İşte tarihin en büyük cinayetinin, bir tayın kırık bacağına istinaden işlendiği, aşkın vurulduğu o akşam… Seni gördüm rüyamda.


Gözlerimi yumsam da nafile.


Rüyalar gözler açıkken görülmezler zaten, değil mi?


Ya da biz öyle zannederiz, gerçekler gözümüzü her kamaştırdığında…


İstiklal’de bir çay içimi zaman geçti geçmedi, kendimi Kafka’nın öykülerinde buldum. Bir yanımda kafası kopmuş bir ceset ve diğer yanımda ağlayan iki kaplumbağa yavrusu…


Ben sokakları severdim.


Kaplumbağa yavrularını da…


İşte o balgamlı sokaklardan birine dadanıp adımı unuttuğum ve her daim koynumda sakladığım gümüş işlemeli kamayı dişlerimin arasına alıp Elbruz’a tırmanırcasına ter döktüğüm, kalbimi söküp taşlara vurduğum ve sanki seni özlemiş gibi, sanki seni… Her neyse işte o akşam, hani gözlerini unuttuğumu zannederken tam, kirpiklerinin aklıma geldiği ve Laleli’den geçip giden tramvayın Kapalıçarşı’ya yaklaşırken yoluna giren arabalara çaldığı korna kadar tiz ve ani bir sesle ürküttüğü akşam beni yüreğimin sesinin…


Hani o tayları vurdukları akşam…


Sana ölecektim ben…


Bırakmadılar…


Ve dedi ki bir martı,


İstanbul kokusuymuş bana bunları yapan…

.

.

.