|
Gözlerime sürme çekerdim belki. Belki ağlardım. Belki uyur. Dik
dururdum her akşam güneşin batışını seyrederken; dik dururdum ki
gölgem daha uzun olsun.
Ve ben, sen büyümüşken... Hala çocuktum.
Sokaklar vardır. İnsana benzerler. Hani çıkmazdır bazen.
Çıkamazsın içinden. Kah öyle seversin ki dolanıp kalırsın
saçlarına, çıkamazsın; kah dilinden anlayamazsın, kafan bulanır da
çıkamazsın; kah sen yürüyüp gitsen de o çıkmaz senin içinden
inatla. Uykularına girer. Kokusu rüyalarını bulandırır durur.
Bazısı zakkum kokar, bazısı gül. Bazısının suratı balgam ve kusmuk
kaplıdır, bazısınınki ise zemzemle yıkanmış gibidir sanki... İşte
o sokaklarda gezinirdim ben sen yokken. Fırıncı amca ekmeğin en
güzel yerine tereyağı sürerdi. Kitapçı benim için ayırırdı tüm
cinayet romanlarını. Serseri bakışlı manav kirazları kulağıma küpe
yapıp aynaya bakacağımı bilirdi. Anne kedi yavrularının üzerine
titrerdi yağmur yağarken, bense yumuşak tüylerini okşamak istesem
de her daim ürperirdim parmaklarımı sızlatan incecik kemiklerini
hissetmekten…
Kış uyurken, ben süzerdim gecelerini İstanbul’un.
Ve süzgecin dibinde hep sen kalırdın.
Biraz çam kokusu, biraz küf... Akşamüstünü binaların koyu
gölgeleriyle tütsüler, bahçelerde ecelini bekleyen yaşlıların
meraklı bakışlarından kaçarcasına koşuverirdim evimin tatlı
kucağına. Merdiven altlarında bisiklet kornasıyla oynayan
çocukların çığlıklarından ve gürültülerinden kaçarken ayağım
takılırdı kendi çocukluğuma. Ölürdüm sanki. Kanım çekilirdi.
Ölürdüm.
Mektubunu koynuma alır ben kokuturdum. Sen de ölesin diye. Sen de
ölesin ki...
Sensiz kalsın sensizliğim...
Beyazıt Kütüphanesi’yle üniversitenin karşılıklı cilveleşmeleri
kızartıverirdi yüzümü. “Hangisinin davetine uysam?” derdim
içimden. Kazanan genellikle meydandaki güvercinler için buğday
satan yaşlı teyze olurdu.
Kaynayan gecelerde içtiğim 30 santigrat derece sıcaklığındaki (ya
da ısısındaki demem mi gerekirdi? Ben hiç anlamam fizikten...
Yoksa kimya mıydı?) suyun boğazımdan aşağı, trenin raylarda
gıcırtılarla yürürken çıkarttığına benzer bir ses çıkarırcasına ve
hatta yine trenin raylara sürtünmesinden kaynaklanan o keskin
yanık kokusunu yayarcasına inişini hissederdim ben ve bunu her
hissedişimde boğulacağımı zannederdim çünkü boğazım sanki
paslanmış gibi olurdu, sanki o yanık kokusu içimi sarar ve mideme
ve hatta oradan bağırsaklarıma kadar iniverirdi beni yok sayarak;
çırpınırdım adeta boğulmamak için ama bunu sana asla
hissettirmezdim çünkü senin korkmandan korkardım, kim bilir belki
aslında öyle olmamasına rağmen sadece ve sadece beni sevdiğin,
üzerime titrediğin için öyle zanneder, endişelenir ve canım
yanıyor diye üzülürdün; bilemezdim.
Ben korktuğumda uzun cümleler kurardım.
Ben korktuğumda biraz…
Saçmalardım…
“…Sen uyma bana, ben hep esnerim işte. Ağzımı açıp kocaman bir
balığı yutacakmış gibi sanki ve kocaman bir balıkça
yutulurmuşçasına can çekişerek esnerim. Bebeklikten kalmadır bu
bende, annem derdi ki hem hıçkırır hem esnermişim, sonra da
ağlarmışım sinirlenip...”
“…Sen bana uyma. Benim göğüm kırmızıdır. Sisler alır ara sıra
başını…”
Cümlelerin geliyor aklıma.
Ve onlar gelince,
Ben gidiyorum…
Aslında nereye gittiğimi bilmeksizin gidiyorum. Ama esnediğin
yerlerde buluyorum kendimi. O kocaman balığı yutmaya çalıştığın ve
bir başka kocaman balığın seni yutmaya teşebbüs ettiği o yerlere
gidiyorum…
Gökyüzünün kırmızı olduğu yerlere…
Seni arayıp da bulamadığım…
Galata Kulesi’nin hani o Topkapı Sarayı’na bakan cephesinde, adımı
yazdığım korkulukların en paslı ve en İstanbul kokan noktasına…
Ya da Topkapı’nın kalabalık minibüs duraklarına.
Belki Üsküdar’a…
İstiklal’deki sandviççiye…
Seni sorabileceğim herhangi birine, ama seni sormamak için… Seni
içimde gizlerken, gizlediğimi bilmeyecek-bilemeyecek kadınlara,
adamlara, çocuklara, satıcılara, alıcılara, öğretmenlere,
avukatlara, doktorlara, Süleymanlara, Kamuranlara, kedilere,
hamamböceklerine, kasımpatılara, denizanalarına, vapurlara, Galata
Köprüsü’ne, şarkılara, seslere, gücenmişliklere, aşklara,
çeşmelere, araba lastiklerine, lağım çukurlarında yitip giden
gençliklere…
Senin olduğun yerlerde seni aramaksızın… Ve seni bilenlere seni
sormadan... Ve seni görenleri görmezden gelerek…
Ben geceleri beklerken uzun uzun ıslatırdım bakışlarımı.
Akşam dedi mi gece de yakındı.
Ama…
Bir gün hiç akşam olmuyordu ve işte o bahsettiğim, o meraklı ve
bed suratlı, çiçeksiz ama rüzgarlı bahçelerde ölümü bekleyen yaşlı
teyzeler çıkmıyorlardı sokağa. “Akşamüstü çekirdekleri”ni
çitlemiyorlardı dişsiz ağızlarıyla. Beni anlamalarını ve her
zamanki gibi bankların üzerinde yerlerini almalarını bekleyemezdim
onlardan ancak bazı şeyleri düşünebilmem için onların buruşuk
suratlarına ihtiyacım vardı. Hatta ben, o bildiğin ben;
insanoğlunun genellikle sevimli bulduğu ve “çocuk” adını vererek
(Dikkatini çekerim, kelimenin son cümlesindeki “cuk” hecesi
sevimlileştirme çabasının belirgin yansımasıdır. Sevimsiz bir
varlığı sevimlileştirme gayreti… Sen de benim gibi düşünüyor
olmalısın. Hoş, istersen düşünme. Doğru söylüyorum çünkü.) bu
hissiyatını dışa vurduğu o dünyanın en işe yaramaz ve hatta en can
sıkıcı canlılarını bile özler gibi olmuştum o “bir türlü akşam
olmayan akşam” ki bu durumdan hakikaten tedirgindim zira ben artık
ben olmaktan çıkıyorum denilebilirdi bu duruma bakılırsa; bilirsin
ki ben o ço”cuk” denen canlıları sevmezdim.
İşte o “akşamın bir türlü olmadığı akşam” sokaklardan; hani şu
bahsettiğim suratında balgam olan sokaklardan birinde bir adam
öldü. Karısını kuşlara emanet etmiş dediler. Kuşlar ihanet etmiş
adama, kadının gözlerini çalıp denize vermişler; kadın İstanbul’a
aşık olmuş Emirgan kıyılarında. Vapurlar için yas tutup martılara
simit atarmış gece gündüz. Nice hocalara götürmüş adam karısını,
nice dualar okutmuş, temiz sularla paklatmış; nafile. Kadın
erguvanları koklar dururmuş. Diyorlar ki koruda bir sincap
yavrusunu almış koynuna, yağmur cevizlerini alıp kaçırmasın diye…
Adam karısını vurmuş.
Tıpkı bir tayı vurur gibi…
Bacağı kırık bir tayı…
Hem aşk, değil midir ki bir tayın kırık bacağı?
İşte o günün hiç akşam olmadığı akşam… İşte o adamın kuşlara
emanet ettiği ve martılara vurulan, vapurları gözleyip durmaksızın
İstanbul’u koklayan karısını vurduğu akşam… İşte tarihin en büyük
cinayetinin, bir tayın kırık bacağına istinaden işlendiği, aşkın
vurulduğu o akşam… Seni gördüm rüyamda.
Gözlerimi yumsam da nafile.
Rüyalar gözler açıkken görülmezler zaten, değil mi?
Ya da biz öyle zannederiz, gerçekler gözümüzü her kamaştırdığında…
İstiklal’de bir çay içimi zaman geçti geçmedi, kendimi Kafka’nın
öykülerinde buldum. Bir yanımda kafası kopmuş bir ceset ve diğer
yanımda ağlayan iki kaplumbağa yavrusu…
Ben sokakları severdim.
Kaplumbağa yavrularını da…
İşte o balgamlı sokaklardan birine dadanıp adımı unuttuğum ve her
daim koynumda sakladığım gümüş işlemeli kamayı dişlerimin arasına
alıp Elbruz’a tırmanırcasına ter döktüğüm, kalbimi söküp taşlara
vurduğum ve sanki seni özlemiş gibi, sanki seni… Her neyse işte o
akşam, hani gözlerini unuttuğumu zannederken tam, kirpiklerinin
aklıma geldiği ve Laleli’den geçip giden tramvayın Kapalıçarşı’ya
yaklaşırken yoluna giren arabalara çaldığı korna kadar tiz ve ani
bir sesle ürküttüğü akşam beni yüreğimin sesinin…
Hani o tayları vurdukları akşam…
Sana ölecektim ben…
Bırakmadılar…
Ve dedi ki bir martı,
İstanbul kokusuymuş bana bunları yapan… |